Wigtown Wanderers'a Hoşgeldiniz...
Wigtown Wanderers'a Hoş Geldiniz!

Forumumuzda vakit geçirip, role play yapmak lütfen için üye olun.



 
AnasayfaSSSKayıt OlGiriş yap
Taşındık arkadaşlar! www.magusinvicta.com

Paylaş | 
 

 İki Koca Yıl

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Serpent Felis Leo
SFL Lideri
SFL Lideri
avatar

Mesaj Sayısı : 2958
Kayıt tarihi : 20/06/10
Yaş : 26
Lakap : Kaos'un Lordu

MesajKonu: İki Koca Yıl   C.tesi Kas. 09, 2013 4:57 pm

Tık!

Yön değiştiren rüzgarın kopardığı yaprağın savruluşu, kendi ekseni etrafında dönerek alçalışı ve yolculuğunu sıradışı bir noktada sonlandırışı üzerine gülümsedi Freja. Gökyüzüne odaklı gözleri ağır ağır alçalarak kendi omuzuna kadar inmiş, sonrasında ince parmaklarıyla yaprağı kavrayarak ne kadar kuru olduğunu fark etmişti. Kırmamaya dikkat ederek iki avucu arasına aldı, o anda içini titretecek kadar soğuk esip, kısa birkaç anın ardından dinen rüzgarın, limana sürüklüyor olduklarına döndü yeniden. İşlerinden kendilerini ayırmadan Silvanesti'nin gelişimi için uğraşan yoldaşlarının bir kısmı gibi, bu ufak ara gerekli ve heyecan vericiydi. Kimisi işlerini limana taşıyarak geri kalmamayı seçmişti, tıpkı ikiz kardeşi Floja gibi, Demyx'in bir sonraki avının, daha önceden yüzmüş olduğu derisini tuzlayarak kokudan arındırmış, ve kurutmasının ardından giyilebilir olması için çekip çeviriyordu. Kimisiyse tıpkı kendisi gibi doğum iznine sahipti, kucağında yüküyle kendisine doğru yaklaşan Pierretta gibi.

"Erkencisin."

"Buranın manzarasını seviyorum, gel, burayı size ayırdık."

Yanındaki düz kaya, ve yumuşak toprağı işaret etti, bebeğiyle beraber dikkatli şekilde yerleşen porsuk, dağılmış dengesi ve doğasını anlayabilen nadir insanlardandı. Birbirlerinin mucizelerini severek vakit geçirdiler, kış güneşinin tepeyi terk ederek, limanın üzerinde batışına, ilk yelken direği, Pierretta'nın avcılığa yatkın, keskin gözlerine takılana dek.

"Geliyorlar."

"Geliyorlar."

Aynı fısıltı, limanın diğer ucunda, ardına dek açık kitaplara gömülmüş Darciel'ın dudaklarından da dökülmüştü. Genç kadın ayaklandı, kendisini duyarak limana doğru hareket eden Aizen ve Jason ikilisinin aksi yönüne doğru ilerleyerek Silvanost'un merkezine doğru yürüdü. Yıkıntıların arasındaki tarih kokusunu es geçmek zorundaydı, zira elflerin kalıntısı şehirdeki her taşın farklı bi hikayeyi barındırdığının farkındaydı. İlk durağı revirdi.

"İyi akşamlar doktor. Serpent uğradı mı?"

"İyi akşamlar Darciel. Hayır, bugün onu görmedim. Aceleciliğinin sebebi-" Parmakları kar beyazı önlüğünün cebine erişip saatinin kadranını çektiğinde cümlesine devam etti "Ah, elbette. Geldiler."

"Henüz ufuktalar. Teşekkür ederim."

"Ah, Darciel, unutmadan. Yolda Fae'yi görürsen limana gitmeden buraya uğramasını söyleyebilir misin?"

"Tabii. Orada görüşürüz."

---------------o---------------------

Çizimlerinin üzerine dökülmek üzere olan soğumuş kahvesini fondipleyerek tehlikeyi ortadan kaldıran Melodie, kalem kımıldatacak dermanı kalmayan parmak kaslarını esneterek gerindi. Kütürdeyen sırt kaslarından çıkan sesler kendisini dahi şaşırtmıştı, bu kadar yoruluyor olması hayra alamet miydi? Dışarı göz gezdirdi, güneşin neredeyse batıyor olduğunuysa o an fark etti.

"Lanet olsun, geliyorlar."

"Melodie Riley, sen hala burada mısın?"

Yerinden sıçrayan kızın kapıya dönen gözlerine erişen sapsarı bukleler tedirgin, gergin ve öfkeliydi.

"Saat kaç?"

"Güneşe bak, bi önemi var mı? Hadi, gidiyoruz."

Dışarı çıktılarında, baştan aşağı silahlanan yalnızca ikisinin olduğu gerçeği rahatsız ediciydi, buna rağmen Serpent'ın emirleri kesindi ve karşı gelmek mantıksızdı.

---------------------o--------------------------

"Gelenler misafirlerimiz, esirlerimiz değil."

Halk arasında, yıkıntıların içindeki en kıymetli taş blokları olan tiyatral ovaldeydiler. Serpent'ın hoşuna giden kısımsa, mekanın ufak çaplı da olsa bir arenayı anımsatmasıydı, elbette elfler için arena kavramı barbarlığın daniskasıydı, ve bu beklentiyle inşa edilmiş olmaları imkansızdı. Yine de ses dağılımı, başına gelen tüm felaketlere rağmen kayda değecek derecede iyiydi, bu sayede genç adamın fısıltıvari sözcüklerini, alanda toplanmış olan herkes duyabiliyordu. "Pasifliğimizin her birinize -sonunda- mantıklı gelmiş olması beni mutlu ediyor. Bu gün için bekliyoduk, bize muhtaç kalacakları, düzenimizi anlayacakları ve içerisinde yaşamak zorunda kalacakları gün için, ve o gün geldi kardeşlerim."

Ateş sıcaktı, ortamsa uzun süredir gergin olan bekleyişin sonunda sonlanacak olmasının getirdiği huzurla dolu. Euterpe'in Aethra'yı nehir kenarında bulamaması, ve Yıldızlar Kulesi'ne yönelmesi üzerinden tam on sekiz saat önceydi, fakat genç kadının aklı hala o konuşmadaydı. Bekleyişe katılmaktansa, kendi düzenlerinde huzurla yaşamanın tadını çıkaranlardandı, sıkıntılı dönemin başlangıcı olarak kabul ettiği gün batımındaysa, huzuru her daim bir şekilde bulabilmeyi başarabildiği kuzenine doğru gidiyordu. Yıldızlar Kulesi'ne tırmanışın birkaç zorlu dakikasını atlatmasının ardındansa, parmaklarıyla tıklatacak olduğu kapının ardına dek açık olduğunu fark etti. "Aethra? Orada mısın?" İlerledi, ve mütevazi şekilde, yalnızca gerekli olan alet edevatlarla dizilmiş salonda ikiliyle buluştu. Sırtı bir kargı misali dik, tepeden tırnağa zümrüt rengine bürünmüş şık cüppesiyle lordu, ve bacaklarına uzanarak uyuyakalmış olduğu belli, aynı şıklıktaki Yunan Kızı karşısındaydı. Karşılarındaysa, dudaklarının kenarında ufak bir gülümsemeyle dışarıyı izleyen Sunset vardı. Euterpe diz çökerek reverans yaptı.

"Lordum."

"Euterpe, hoşgeldin. Vakit geldi mi?"

Soruya yanıt vermesine ramak kala lafı ağzına tıkarcasına içeri giren Darciel, ikiliyi görür görmez bakışlarını yere indirerek tek dizi üzerine çökmüştü.

"Lordum, ufukta göründüler."

Kuru ve taze yapraklar, bir arada, mütevazi ve şaşalıydılar. Parmağındaki kan taşının düştüğü noktayı karıştırmaya devam etti, bulamayışının sebebi suyun berraklığı değil, yüzüğünün ucundaki mücevherle aynı rengi paylaşmasıydı. Garipliği o an fark etti, gerileyerek Than-Thalas'ın kan kırmızısı akıyor olduğunu idrak etti.

Aethra, tam da o anda, parmaklarında gezinen parmaklar tarafından uyandırıldı. Bilinci yerine geldiğinde yaptığı ilk şey yüzüğünü kontrol etmek, ve kan taşının güven verici köşelerini okşamak olmuştu. Uyuyakalmıştı, başını hafifçe kaldırdığındaysa bekledikleri vaktin geldiğini anlayarak doğruldu.

"Sıradışı bir rüya gördüm."

Beş beden, halihazırda limana ulaşmış olanların ardından bomboş kalmış Silvanost'un soğuk sokaklarını adımladı. Birkaç dakika sonra onlara katılan, platin saçlı büyücünün silahlanmalarına müsaade ettiği Fae, Melodie, ve yanlarındaki yarı tutsak, yarı gönüllü şifacıları Aaron, yürüyüşlerinin tempolarına katılmıştı. Malcolm, beraberinde Llesenia ve Absentia ile şehrin dışındaki orman tarafından geldiğindeyse, SFL'e adım atmış herkes olması gereken noktadaydı. Neredeyse batmış güneşe rağmen net bir şekilde seçilebilen, ve meşale ışıklarına ulaşmasına birkaç ufak an kalmış üç gemilik firkateyn'in, dolunay ve pençeyle süslenmiş flamaları gururla dalgalanmaktaydı.

İki yanına sarılmış Freja ve Pierretta, Serpent'tan ayrılarak ilerlediler, onları Floja'nın çığlığı ve Sunset'in kahkahası onları takip etti. Yay misali gerilmiş ortamın koparak yerini neşeye bırakmasının sebebiyse, çok uzun süredir görmemiş oldukları iki eski dostu, fena halde değişmiş biçimde görmüş olmalarındandı. Flamalar arasında, başında bir kurtla süslenmiş olarak farklılaşan ve en önde ilerleyen gemi demir atmış, ön kısmından karaya erişen tahta parçasının üzerinde, üstü her daim çıplak olan, lâkin göğsüne kadar erişen, ucu tokalanmış sakallarıyla neredeyse giyinik görünen, ve buzdağının görünmemiş kısmı misali henüz fark edilmemiş, beline dek uzayan saçlarıyla Jacob Liam Winchester, koluna taktığı kraliçesi, kürklere bürünerek kaybolmuş Spring Righelli, karşılarındaydı.


Neredeyse herkesin giriş rpsi burada yazılı, uğraşmayın diye nelere katlandım, yazının başındaki şarkıyı dinleyerek okuyun ödeşelim. Konuk olarak belirtilenler, varmış olan gemide değil, arkasındaki, hala kıyıya yaklaşıyo olan iki gemide. Kısa yazalım, eğlenerek yazalım.

Ayrıca ikinci gemidekiler, SFL dışında herkes olabilir. Geçen iki yılda felaket felaket üzerine geldi (detaylarını rpde belirticem) ve Hogwarts içi-dışı insanlar Silvanesti'ye sığınmaya geliyorlar. Diğer gemileri, ilk gemideki hoşbeş bittikten sonra yanaştırıcaz haberiniz olsun.

_________________


It's all about Littleflair:
 




En son Serpent Felis Leo tarafından Paz Şub. 02, 2014 12:43 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Floja Feodora
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 2826
Kayıt tarihi : 16/10/10
Yaş : 22
Lakap : Kötü Kurt.

MesajKonu: Geri: İki Koca Yıl   C.tesi Kas. 09, 2013 6:48 pm


Denizden gelen yosun kokusu ciğerlerini doldururken gözlerini kapattı ve gülümsedi. Aklına ailesiyle geçirdiği yaz tatilleri gelmişti. Deniz kıyısında büyük kayaların üzerine oturur, denizin kokusuyla beraber gün batımını seyrederdi. Şimdi ise, ailesinden geriye kalan tek kişi ikiziydi. O da kendine bir aile kurmuştu ve Floja kendini hiç olmadığı kadar yalnız hissediyordu. Gülümsemesi dudaklarından silinirken, gözlerini araladı ve parmaklarının arasındaki derinin son işini de halletti. Bundan sonra başka bir işi yoktu. Ayağa kalktı ve ve az ileride, kumların üzerinde oturan Freja ve Etta’nın yanına doğru yol aldı. Yanlarına vardığındaysa minik bedenlere bakarak gülümsedi. Yumuduk elleri sıkı sıkıya kapalıydı. Etta’nın yanına oturdu gülümserken.  Ellerini üzerine sildikten sonra işaret parmağını minik bebeğin avuç içine uzattı. Oldukça güçlüydü.

“Çok güçlü olacak galiba, tuttuğunu bırakmıyor.”

Dedi, parmağı hala bebeğin parmağının arasında. Birkaç dakika öyle oyalandıktan sonra önüne dönmüştü. Kendisine doğru çektiği bacaklarının üzerine kafasını koydu ve ışıklandırılmış onlara doğru gelen gemilere baktı. Spring gitti gideli eğlencesiz kalır olmuştu. Ve şimdi tekrar aralarına dönüyordu. Özlemişti. Garipti, daha önce hiç tanımadığı birini kısa sürede sevmiş ve alışmıştı. Onu tekrar görecek olması, Floja’yı mutlu ediyordu.

Mavi gözlerine yansıyan ışıklar büyürken ilk gemi oldukça yakındaydı şimdi. Diğerleri de yavaş yavaş kendini gösteriyordu. Euterpe’yi gördüğü zaman ayaklandı ve yanına doğru ilerledi. İlk günden beri yanından bir an bile olsun ayrılmayan dostuydu Euterpe. Artık dosttan da öte olarak görüyordu. Hayatındaki yeri o kadar büyüktü ki, tüm her şeyini onunla paylaşmıştı bunca zaman. Üzüldüğü zaman da yanındaydı, mutlu oldu zaman da. Cadının yanına vardığı zaman elini sıkıca tuttuğu zaman, Euterpe’nin elini sıkı sıkı tutması birbirlerine olan bağın bir nevi göstergesi gibi geldi cadıya. Gözleri Syrinx, Serpent, Sunset ve Darciel’in üzerinde gülümseyerek gezindikten sonra geminin demir atmasını beklemeye başladılar.

Birkaç kısa andan sonra nihayet demir atan geminin ön tarafından uzatılan tahta yolun üzerinde Spring’i görür görmez attığı çığlık neredeyse tüm Silvanesti’de yankılanmıştı. Yüzünde gizleyemediği sırıtışı yüz metre öteden bile fark edilir derecedeydi. Spring’in yanına doğru ilerlerken, kahkasını bastırmakta biraz güçlük çekiyordu. Minyon bedeni kürklerin içinde iyice kaybolmuştu ve kafasından başka hiçbir yeri görünmüyordu. Ve tabi ki Jacob, saç ve sakalları içinde kaybolmuş yüzüyle fazla değişmemiş gibiydi.

Gemiden inenler karaya adımlarını attıkları an, Floja hızlıca ilerleyip Spring’in boynuna atılmıştı. Ağzına burnuna giren kürkün tüyleri ve kalınlığı ellerinin arkada birleşmesine biraz engel olmuştu o kadar. Yüzündeki sırıtışla geri çekildiğinde, hemen söze girişti.

“Bir an seni kurtlar yedi sandım Spring! Sadece kafan görünüyor. Şu haline bak. Seni çok özlemişim.” Ve Floja, Spring’e bir kere daha sarıldı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Aizen Németh
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 532
Kayıt tarihi : 03/03/13
Yaş : 24

MesajKonu: Geri: İki Koca Yıl   C.tesi Kas. 09, 2013 7:51 pm

Sirenlerin söylediği şarkıların erkek cinslerini etkilediğini duymuştu. Ama daha önce hiçbir Siren'in şarkı söylediğine tanıklık etmemişti. Oturduğu kayalıklara vuran denizin sesinden öylesine etkilenmişti ki bir an için bunun bir efsaneden ibaret olduğunu ve insanı asıl etkileyenin bu ses olduğunu düşünmüştü. Hafif bir rüzgar yukarıda duran güneşe isyan edercesine esiyordu. Elleri paltosunun cebinde ufku seyrediyordu Aizen. Dudaklarının arasından sallanan sigara sönmeye yüz tutmuştu. Serpent ve diğerleriyle birlikte büyük bir olayın gerçekleşmesine tanıklık edecekti. Sayılı saatler kaldığını biliyordu fakat kendisinin burada ne yaptığını anlayamıyordu. Neden bu insanların arasına katılmıştı? Bu zamana kadar örgütte kendinden daha kötü insanlara hizmet etmişti. Ama Serpent'ın potansiyeli olduğunun farkına varmıştı. Belki de bu sebepten ona katılmayı tercih etmişti. Vitaly ile birlikte örgütü çökertebilecek güçte olduklarını biliyorlardı ama Vitaly'nin bu olaylardan elini eteğini çekmesi üzerine bu olay sadece bir konuşmadan ibaret kalmıştı. Etta'nın seslenmesi üzerine olduğu yerden kalkıp limana doğru yöneldi. Korsan gemilerini andıran bir sürü geminin onlara doğru geldiğini fark etti. Gelen adam hakkında bir bilgisi yoktu ve fazla ilgisini de çekmiyordu. Serpent ile aralarının nasıl olduğunu bilmiyordu bu sebeple olası bir şeye karşı tetikteydi. Fazla bakımlı olmayan gemilerden en öndeki dikkatini çekmişti. 

Örgütten ayrılıp Hogwarts'a gelmesinin ardından fazla geçmemişti ve insanların aralarındaki ilişkiyi tam olarak bilmiyor, insanları daha doğru dürüst tanımıyordu. Jason'a baktı göz ucuyla. Ufak bir tebessüm belirmişti adamın suratında. Gelen misafiri tanıyor ve seviyor olmalıydı. Aynı şey Aizen için söz konusu değildi ama. Üzerlerinde kürk bulunan bir dişi ve bir erkeği seçti gözleri. Adam oldukça iri yapılıydı yanındaki kadın çocuğu gibi kalıyordu adamın yanında. Gemiler limana yaklaşırken Aizen olayın içine pek karışmak istemeden duruyordu. Sadece herhangi bir tehdide karşı gözlerini dört açmıştı. Onun dışında kendisini ilgilendiren pek bir şey yoktu.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Syrinx Aethra Rouvas
Cadı
Cadı
avatar

Mesaj Sayısı : 1986
Kayıt tarihi : 21/06/10

MesajKonu: Geri: İki Koca Yıl   C.tesi Kas. 09, 2013 9:02 pm


Bir kedi gibi uysal, fırtınalı bir deniz gibi hırçın hissediyordu. Böylesine zıt, böylesine çelişkilerle dolu duygu kırıntılarını aynı anda yaşamak için ne yapmıştı? Elleri altında yumuşak kumaş, bunu hak ettiğini söyler gibiydi. Sanki tüm bu duygu karmaşası onun için bir ceza ve aynı zamanda bir lütuftu. Ellerini cübbesinden uzaklaştırıp kulenin penceresine iyice yaklaştı. Sert taş duvara dokundu. Ufak ufak aldığı solukların tekrarı gibi kulenin etrafındaki ağaçların üzerinden başladığına inandıran gökyüzüne baktı. Solukları, bakışlarının eylemleri ile örtüştü. Aethra için gökyüzü, kendi uzuvlarından çok daha önemliydi. Bulutsuz gökyüzü için yorumu başı çeken kişinin kendinin olmak istememesiydi. Düşüncesinin daha da gerisindeki nedeni sorguladı. Bulamadığı cevap için düşünmekten hızlıca vazgeçti. Pencereye sırtını dönüp, Serpent’e doğru yaklaştı. Yanına oturup, büyük bir yorgunluk omuzlarına çöktüğünde başıda yavaşça aşağıya kaydı. Yeni yıkadığı saçlarının kokusu burnuna dolarken gözlerini huzurla yumdu.  
Çıplak ve kirli ayakları sert toprağa adım attığında önce bir irkildi. Çamurun ardından ayakları altına serilen yaprakların tazeliği cadıyı gülümsetti. Bir yaprak koparma isteğiyle tanımadığı bir ağacın yapraklarına doğru uzandı. Bir hayli yüksekte kalan dala tutunduğunda gergin bedeni daha fazla dayanamadan gevşedi. Ağacın sert dalı parmakları arasından sert bir şekilde kayıp, kendini kurtardı. Parmağından da hızla düşen yüzüğün yokluğunu ilk anda hissedildi. Ufak bir sus sesi ile yerini belli eden yüzüğü aramak için eğildi. ‘Kan Taşı!’ Anlamı, Aethra için her şeyin başlangıcı, anı ve sonuydu. Elini tereddüt etmeden suya daldırdı. Heyecan ve korku ile gözleri bir an göremedi. Parmak uçları çamurlu zemini tararken suyu saran al rengin nedenini yüzük sandı. Yüzüğü bulamayınca endişesi öne çıktı. Kaşları hızla çatılırken geriledi. Than-Thalas Nehri kan kırmızısı akıyordu…
Nefesi boğazında düğümlenip uyandığında gözleri hızla parmaklarına yöneldi. Eli üzerine örtülmüş, başka bir elin varlığını yadırgamadan yüzük parmağını aradı. Ellerini birleştirip, Kan Taşı’nın yerini parmağından çıkarmadan oynatırken rahatladı. Hâlâ alev alev parlıyor olması içinin iliklerine kadar ısınmasına neden oldu. Bakışları ile birlikte hareket eden bedeni hızlıca gitmeye hazırlandı. "Sıradışı bir rüya gördüm." Kime söylediği tam olarak belirsiz olan, salonun ortasına atılmış gibi sahipsiz cümlesini düşündü. Görüsü üzerinde yoğunlaşmanın hiç sırası değildi belki ama zihninin büyük bir bölümünü meşgul etmeye hızla başladı. Gözleri Euterpe ile buluştu. Biraz önce kurduğu cümle üzerinde onunda düşünüp, düşünmediğini algılamaya çalıştı. Rahatlatıcı bir şekilde cadıya gülümsedi. Zaman gelmiş gibi gözüküyordu.
Limana vardıklarında kolaçan ettiği tek şey denizdi. Gözleri ufuk çizgisini bozan gölgeye iyice dikilmişti. Ağır veya hızlı ne derece seri hareket ettiğini çözemediği geminin direkleri algılanana kadar gayri ihtiyari gözlerini kısmıştı. Çok geçmeden gemi limana yanaşıp, içindekiler belirginleştiğinde Aethra’nında gözleri de irileşti. Çığlıklar ve kahkahalar ortamı doldurdu. Cadının yüzünde gülümseme içten bir şekilde yer alırken, gözleri Spring’e sarılan cadılarda dolandı. Özlemin kokusu havaya salınmıştı. Sonrasında heybeti ile göz dolduran Jacob’a yanaştı. Konuşulanların arasından sıyrılan Aethra, büyücüye yaklaşıp açıkta kalan kolunun dirsekten aşağısına dokundu. Dikkatini çektiğinin farkında olan cadı, Jacob ile gözgöze geldi. Kaybolmayan gülümsemesi ile Spring’i göstererek konuştu. "Ona çok iyi bakmışsın." Kürklerin içinde kaybolan Spring'in yüz ifadesi görülmeye değerdi. 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Freja Feodora Lloyd
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 5690
Kayıt tarihi : 09/10/10
Lakap : Buz Kraliçesi.

MesajKonu: Geri: İki Koca Yıl   C.tesi Kas. 09, 2013 9:31 pm



Gerçekten ne ara bu kadar olgunlaştığını, omuzlarına daha önce hiç eşi benzeri olmayan sorumlulukları yüklediğini anlamamıştı. Evlenmişti, tam da hayallerindeki gibi bir düğünün eşliğinde hem de. Her şeyiyle ait olduğu adamın karısı olmuştu. Ve belki de hiç beklemediği bir zamanda küçük bir Lloyd doğurmuştu. Onun minik ellerinin kendi parmağını kavradığını hissettiği her an yüzünde oluşan tebessümü daha önce hiç tatmadığına yemin edebilirdi Freja. Hafızasına öyle net bir şekilde kazımıştı ki her şeyini, bazen buna şaşıp kalıyordu. Sadece iki senedir hayatında olan bu küçük varlığın, her hareketini ezbere biliyordu artık. Gözlerinin ardındaki masumiyeti, dudaklarının hafifçe kıvrılışını, kulaklarında çınlayan sesini... Böylesine güzel bir şeyi hak edecek ne yaptığını düşünmeden edemiyordu. Küçücüktü, her geçen gün biraz daha büyümesine rağmen Freja'nın gözünde bu değişmiyordu bir türlü. En önemlisi masumdu. Kendisi ya da babası gibi günahlarla süslü bir hayata merhaba dememişti. Korunmaya muhtaç, sevgiye açtı. Ve bunu en güzel uykusunda hissettiriyordu.

Tahtadan yapılmış beşiğin kenarına yaslanan cadı istemsizce esnedi. Uzun zamandır uykularının katledildiği göz önünde bulundurulduğunda bu hareketi oldukça doğaldı. İkinci yaş gününe birkaç ay kalmasına rağmen hala geceleri huysuzluğundan ödün vermiyordu. Şüphesiz bunun en büyük nedeni beşiğinden hiç hoşlanmıyor oluşuydu. Babası olsun ya da olmasın her gece kendisiyle yatmak istiyordu fakat daha şimdiden ipleri koparmak akıl karı olmazdı. Hele ki bir erkek, hele ki bir Lloyd yetiştireceksen... Yine de çoğu zaman dayanamayıp onu yanına alıyordu. En az babası kadar sıcaktı, keza küçük bir kurt olduğunu tahmin etmek zor değildi. Bu her ne kadar içinde büyüyen endişeleri körüklese de şimdilik düşünmemeyi yeğliyordu. Hafif bir mırıldanma kulaklarında yer edindiği esnada bakışlarını beşiğe doğru indiren Freja, karşılaştığı manzara karşısında gülümsemeden edemedi. Kendininkilerin birebir kopyası olan mavi gözlerinde gördüğü ışıltı uykudan nasibini almış olduğunu vurguluyordu adeta.

“Sütü sevdiğin kadar uykuyu da sevsen her şey daha güzel olacak, Luke.”

Doğrulup kollarını oynatan oğlunu kucakladıktan sonra dikkatli adımlarla çadırdan ayrıldı. İlerlemeye devam ederken gitmek istediği yeri ezberlediğini belli ediyordu adımları. Küçük Lloyd'un mırıldanmaları yol boyunca devam ederken halinden bir hayli hoşnut olduğunu anlamak güç değildi, zira ormanda gördüğü her şey bir çocuk için adeta nimetti. Karşısında eşsiz bir manzara haline bürünen kıyıya vardığında aşina olduğu kayalıklardan birinin üstüne oturdu. Hafif bir rüzgar teninin titremesine sebebiyet verdiği esnada iç güdüleri kollarını biraz daha sıkı bir şekilde oğluna dolamasını sağladı. Bakışları kısa bir süreliğine gökyüzüne odaklandığında ise ağır ağır süzülen kuru yaprak iki avucunun tam ortasında yerini aldı. Tebessüm ederek kucağındaki erkeğe gösterdi sonbaharın neredeyse bitiyor oluşunu simgeleyen yaprağı.

“Erkencisin.”

Etta'nın sesini işittiğinde yüzündeki gülümseme biraz daha genişlemişti.

“Buranın manzarasını seviyorum, gel, burayı size ayırdık.”

Yanını işaret ettiğinde birbirlerinin kucaklarında bulunan miniklerle vakit öldürmeye başlamışlardı. Floja'nın da yanı başlarında yerini almasıyla beraber zamanın akıp gitmesine şahit olmuşlardı. Ve bekledikleri an sonunda gelmişti. Gemiler yanaşıp ait oldukları yere çapa attıktan sonra içine büyük bir rahatlama duygusu yayılmıştı. Dudaklarına memnuniyetini simgeleyen bir tebessüm yerleşti. Gördükleri karşısında şaşkınla irileşen gözleriyle etrafı süzen oğluyla birlikte Jacob ve Spring çiftine doğru ilerledi.

“Sizi özleyen yalnız ben değilim,” derken Edmund'un küçük ellerinden birini kavrayıp merhaba dercesine havaya kaldırdı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Melodie Riley
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 2640
Kayıt tarihi : 25/06/10
Yaş : 22

MesajKonu: Geri: İki Koca Yıl   C.tesi Kas. 09, 2013 9:47 pm

Uzun, uzun bir süredir her şey korkutucu derecede yolunda gidiyordu.

Başlangıcını seçemediği, anılarında ne kadar gerilere giderse girsin ucunu yakalayamadığı bir zaman dilimiydi bu. Ne zamandan beri zaman bulduğu her an kaçabildiği, iki dünyası arasında bir kapı hâline gelmişti kudretli ormanlar? Artık bir avuç kutsal ağaç olarak bile bakamaz olmuştu oraya, Silvanesti adı, dudaklarından en son ne zaman çıkmıştı? Eğer yeterli gücü olsaydı, bilmek istediği bazı cevaplar vardı kızın. Her adımını karış karış gezdiğine yemin edebileceği topraklarda ayak basmadığı bir yer kalmış mıydı? Yardımlarına muhtaç kalan misafirleri geldiğinde ne olacaktı? Bu kadar süre boyunca üzerlerine düşen sessizlikten sonra onları nasıl karşılamalılardı, nasıl karşılanmalılardı? En sonuncusu ve en önemlisi; gözlerine bir damla uyku sokmayan rüyaları, karmakarışık görülerine ne kadar güvenmeliydi?

Ani bir hareketiyle düşer gibi olan kupayı kaptı ve üzerinden geçen zamanı hesaba katmayarak dudaklarına götürdü ve tek bir yudumda içini boşalttı, buz gibi olmuş kahveyi yuttuktan sonra elinde olmayarak gözleri kısıldı ve yüzü ekşidi. Vücuduna düşen yorgunluğun hesabını bile yapabilecek durumda değildi, önünde uğraştığı haritalar bir kenara, aklını yoran bir ton konu vardı. Kendi düşüncelerinden sıyrıldığı anda etrafına bakındı ve herkesin neredeyse hazır olduğu bekleyişi fark etti, hızlıca başını kaldırıp yapraklardan kendisine ulaşabilen güçsüz ışıklara baktı, zaman gelmiş miydi? 

Eritheia'nın parlayan, anı bekleyen gözleri ile beraber vücuduna dolan adrenalin, pili bitmiş hâlinin üzerini kapattı kısa bir süreliğine, geceye yaklaştıkça bu uykusuzluğun acı vermeye başlayacağını biliyordu, ancak şimdilik elde ettiği enerji ile devam edebilirdi. Aylardır yapmıyor muydu?

"Merak ediyorum..."
"Biliyorum. Kimler gelecek,"
"...ve gelmeyecek."

Jacob karşısındaki her bir kardeşini süzerken dudağının kenarı yavaşça kıvrıldı. Sarılmaların ardından etrafta oturan sıcak havaya tezat bir biçimde kuşanmış iki kız, bir süre uzaktan izledi sadece, isim veremedikleri duyguların ağırlığı altında.

_________________

I knew that you would scream 'THANK YOU' from the bottom of your heart until the
very end. Holding back your tears & smiles while saying goodbye is kind of lonely, isn't it?

why so cute, rouvas:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Jacob Liam Winchester
Kral Kurt
Kral Kurt
avatar

Mesaj Sayısı : 818
Kayıt tarihi : 21/06/10
Lakap : The Incredible Hulk

MesajKonu: Geri: İki Koca Yıl   C.tesi Kas. 09, 2013 10:41 pm

"Yırtılma riski var, tamamen indirmezsek direği de kaybedeceğiz."

"Kral oraya zamanında varamazsak derimizi yüzer!"

"Direk kırılırsa yüzmez mi sanıyorsun? Lanet yelkenleri indirmemiz gerek."

"Çenenizi kapatmazsanız hakkında endişelenmeniz gereken bir deriniz kalmayacak."

Sırılsıklam güvertede, bir o kadar sırılsıklam olmuş kıyafetleriyle, burunlarının ucunu görmeye çabalayan tayfa, tek hamlede, mızrakları kadar dik hale geldiler.

"Kralım."

"Bugüne kadar kimin kellesini mantıksız bir sebepten aldım asker?"

"E-efendim-"

"Olası bir ikilemin içine düştüğünüz açık, bir karar verilmesi gerekiyor ve verilecek de. Mantığınız kadar özgürsünüz, anlaşıldı mı?"

"Evet efendim, anlaşıldı efendim."

"Yelkenleri yarıya indirin, direğin gerilimine düzenli olarak göz gezdirin. Kırılacağını hissettiğiniz an gerekeni yapın, o sınıra erişmezse fırtına dindiğinde tamamen açmak üzere hazır edin."

Tebaası sırılsıklam olurken kamarasının sıcaklığı iğne iğne sırtına batmıştı, bunu fark ettiğinde, yanından usulca ayrıldığı Spring'in üstünü örttü, üzerine geçirdiği kürkleriyle yukarıya çıkarak gidişatı izledi. Diğer iki geminin tayfaları büyüsel olmayan yollarla haberleşmeye, verdiği kesin emirle başlamıştı. Silvanesti topraklarının oldukça yakınındalardı, ve ne olursa olsun ormanı kışkırtmak niyetinde olmayan Jacob, asaları da kaldırtarak işi garantiye almıştı. Adım adım dolaştı, her kurdun kendisini hareket halinde görmesini tek tek sağladı, yeri geldiğinde sorular sorarak disiplini sıkı tuttu. Harcadığı vaktin ardından yeniden kamarasına girdiğindeyse, sırılsıklam olmuş sakallarını sıktığı lavabonun aynasında kendisiyle yüzyüze gelmişti. Ne kadar da değişmişti! Gülümsedi, gülümsemesinin yıllar önceki çocuksuluğundan çok daha farklı olduğunu hüzünlenerek de olsa idrak etti. Silvanesti'den ayrıldığında hala bir çocuktu, yalnızca Spring'in gelişi üzerinden iki yıl, kendisinin gidişinin ve Lycan'ı fethedişinin üzerinden neredeyse üç buçuk yıl geçmişti. Her ne kadar tebaasına Lycan'ın her daim yurdu olacağını söylese de, içten içe söylediği yalanın farkındaydı, ve bu yalana inanamıyordu. Ortaya çıkan ve ormanını, kurduğu medeniyeti yıkıp geçen buhran ekmeğine yağ sürdüğündeyse heyecanını hissettiği kalbi ağzına dek yükselmiş, uzun süre sonra, Spring'le paylaştığı yatağın getirdiği huzur dışında bir mutluluğu damağında çevirerek tadını çıkarmıştı. Jacob, ele geçirilmiş Hogwarts'ın ve kadim Esean'ın köpekleriyle beraber kabilelerin bir tuttuğu dünyadan, kendilerine kapılarını açan tek çıkış noktasına kaçıyor, aynı anda da yuvasına, Silvanesti'ye dönüyordu. Hasreti taşıması ağırdı, en sevdiği yanı başında usulca nefes alsa bile, yarım hissettiği ruhu tamamlanamamıştı. Silinmeye yüz tutmuş çehre gözlerinin önüne bir kez daha geldi, aynada baktığı yansımasının uzun ve kara saçları kısalarak platine döndü. Kolu, sadakati, işareti sızladı, ya da o an Jacob'a öyle geldi, emin olamıyordu. Emin olduğu tek şeyse, lorduna, yoldaşına, liderine dönüyor olduğuydu.

Serpent Felis Leo'ya.

Tuzlu rüzgarı ciğerlerine çektiğinde, gözleri dolu dolu olan kıymetlisine eğilerek uzun uzun öptü . Sarmalanmış bedenine baskı yapmamaya özen gösterdi, parmakları boynundan karnına kayıp geçti, mızrağını kavradı. Floja'ya sarılıp, Pierretta'yı kucaklamak, Freja'yla şakalaşmak ve çocuklaşmak istiyordu, Fae'nin mağrur bakışlarıyla gözgöze gelmek, Melodie'nin kaliteli espri anlayışıyla kahkahalar atmak istiyordu. Fakat şu an değil, şimdi değil.  Ardında duran, ve her bakışında dizleri titreyen ordusunun önünde değil.

Demir şapırdayarak düşüp derinlere daldı, indirilen kalın tahtanın üzerinden dik bir biçimde ilerledi, kavradığı parmaklar adımlarına eşlik etti, ve uzun, çok uzun bir aranın ardından, Jacob Winchester, vatan toprağına adım attı. Diğer iki gemi kıyıya yanaşana dek birkaç dakikaları vardı, ve o dakikalar sürecinde ailesiyle başbaşaydı. Spring'e sarılan Floja'yı gördü önce, kendisine sarılmasına sevgiyle karşılık verdi. Freja'ysa bambaşkaydı, ve yanında Jake'in şaşkınlıkla kaşının kalkmasını sağlayan bir misafirle gelmekteydi. Önce ona, sonra küçük Edmund'a sarıldı. Diğerleri nerdeydi? Kalabalığın arasından sıyrılarak yanına dek erişen Aethra'yı gördüğünde yüreği hopladı, Serpent'ın da onun yanında olacağını düşünmüştü. Sözcüklerini işittiğinde, tok sesli yanıtının yeterince sıcak olması için ciddi anlamda çabalamıştı. Sonuçta genç kadın ve Jacob arasındaki ilişki geçmişe ve nice çetrefile dayanıyordu, öyle değil mi?

"Evet. Ona da, Aethra'ya da iyi bakmaya özellikle gayret ettim."

Kendisine anlam veremeyerek bakan dişi üzerine ufak, ve sessiz bir kahkaha attı, gözleri baharına dönmüştü.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Spring Winchester
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 743
Kayıt tarihi : 11/01/11

MesajKonu: Geri: İki Koca Yıl   C.tesi Kas. 09, 2013 11:23 pm

Sunset, Etta, Serpent, Syrinx, Fae, Floja, Malcolm, Freja, Melodie, Euterpe ve diğerleri... Her birinin suratı, mimikleri ve kahkahalarıyla beraber Spring'in aklında devasa bir yer kaplıyordu ve düşünmeyi sevmeyen cadı bundan hiç mi hiç şikayetçi değildi. Onlara tek tek sarılıp kemiklerini tuzla buz edene kadar sıkacağı o an için arsızca sabırsızlanıyordu. Ayrı kalmak zorunda oldukları iki koca yıl boyunca aldığı haberlerin ne kadar doğru olduğunu bilmiyor ve bir türlü öğrenemiyordu Righelli. Zira, Jacob'ın kötü haberleri cadıya vermekten kaçındığından adı gibi emindi. Keza, kurt bu aralar sevgilisinin üzülmemesi için fazladan çaba harcıyordu. Spring de bu yüzden fırsat bulabildiği her an Floja'ya özenle yazılmış mektuplar gönderiyordu. Kendince cadının doğru haberleri vereceğini düşünüyordu. Fakat, epey yüzeysel olan haber faslından ziyade dedikodu dolu mektup alışverişi sağlanıyordu aralarında. Hatta öyle ilerletmişlerdi ki aralarındaki bu mektuplaşma işini, Spring Floja'ya Kötü Kurt adıyla hitap etmeyi kendine görev edinmişti. Günler, her ne kadar özlem dolu olsa da sevdiğinin yanında hızlıca geçip gitmişti Righelli için. İtalyan cadı, sevgilisiyle beraber dostlarının arasına döneceğini öğrendiği an havalara uçmuştu. Evine dönecekmiş gibi hissediyordu. Jacob ile sonsuza kadar mutlu yaşardı elbette ama Jacob ve dostlarıyla beraber olmanın ayrı bir tadı vardı. Zaten Spring'in medeniyetten uzakta yaşamaya alışması fazla zamanını çalmıştı. Bu uzaklıktan sadece Jacob dizinin dibindeyken şikayetçi değildi. Fakat, onun olmadığı zamanlar yalnız başına onun dönmesini beklerken, o hayata katlanmak işkence gibi geliyordu. Nihayet, ilk kez, buz denizini aşarken içinde yer eden korku yerine sevinç vardı.  Heyecandan kusacaktı, neredeyse. Dizlerinin bir karış üzerine kadar uzanan kürke iyice sarılmıştı. Yakalarındaki tüyler kızarmış yanaklarına değip gıdıklanmasına sebep oluyordu. Belki, içindeki sevinçten ziyade bu yüzden de sürekli sırıtıyordu cadı.

Limana yanaşan geminin demir atmasını beklerken neredeyse çatlayacaktı. Parmakları Jacob'ın avcunda kaybolmuştu. Elini tutan genç adama döndü. Sevgilisinin karışmış olan sakallarına yöneldi kürkünün yakalarını bir arada tutan eli. Bir kaç ufak rutuşun ardından uzun ve sıcacık bir öpücük koparabilmişti cadı iri cüsseli adamdan.

Ve, karaya ayak bastıklarında kopan çığlığın kime ait olduğunu görmek için gözlerini sesin sahibine çevirmesine gerek yoktu; çünkü, biliyordu. Floja Feodora, saniyeler geçmeden boynuna dolayıvermişti kollarını. Spring de cadıya sardığı kollarını iyice sıktı. Üzerindeki kürk yüzünden biraz sıkıntı yaşamış olsa da özlem gidermek için onu çıkarmayı bekleyemezdi. Kendisinden bir anlığına uzaklaşan cadının sesini nasıl özlediğini fark etmişti kulaklarına dolan tiz ses dalgasıyla. Spring, neşeyle  kahkahasını Floja'nın kahkahasına karıştırdı. Gözleri Jacob'ı işaret ederken "Bu sözün manası üzerine fazla düşünmek istemiyorum." kıkırdadı ve cadıya tekrardan sarılırken hüzne kapılmayı engelleyemedi. "Ben de seni çok özledim." Sesinin çatladığını fark etmiş miydi acaba Floja? Neyse, ondan çekinecek hali yoktu. Dost dediği, her haliyle kendisini bilendi zaten. Kollarını cadının bedeninden ayırdı ve kucağındaki bebeğiyle beraber kendilerine yaklaşan Freja'ya imrenerek baktı. Şaşırmamasının sebebi, bunu zaten Floja'dan öğrenmiş olduğuydu. Daha da duygusallaşıyordu ama ağlamayacaktı tabii. Anne ve minik Edmund'a doğru yaklaştı. Kendisine korkuyla bakan bebeğin avcuna parmağını yerleştirdi ve kendisinin canavar olmadığını anlamasını bir kaç saniye boyunca bekledi. Bu sırada Freja'nın yanağına bir öpücük bırakmıştı. "Yakışıklıyla tanışmak için sabırsızlanıyordum." Edmund bu sırada Spring'in işaret parmağını kavramıştı. Cadı, dudaklarını sarı saçlarının arasına değdirdi. Sarı saçlar gözlerine iliştiğinde, Serpent'ın nerede olduğu sorusu dolanmaya başlamıştı aklında. Fakat, etrafı kolaçan eden gözleri ne zaman geldiğini görmediği Syrinx'e takılmıştı. Onu da çok özlemişti. Edmund'un minik elinden kurtardı parmağını ve Jacob'ın yanına iki adımla ulaştı. Aethra'dan mı bahsediliyordu? Sıcacık bir gülümseme yerleşti cadının suratına. Utanmadığını söylese, yalan olurdu. Göğsünün üzerindeki ilikli düğmeyi ağır ağır çözdü. "İkimize de çok iyi baktı." Gözleri, aşığım ve mutluyum diye bağırıyordu o an. Aralanan kürkün ardında kırmızı bir elbise vardı ve o elbisenin altında koca bir göbek. Spring elini ağır ağır özenle göbeğinde gezdirdi. Aethra May Winchester'ın dünyaya gelmesine yalnızca iki ay kalmıştı. Floja'nın dudaklarından kopan çığlık bu sefer kulak zarını patlatacak kuvvetteydi.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Malcolm Mourier
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1112
Kayıt tarihi : 06/09/10

MesajKonu: Geri: İki Koca Yıl   Paz Kas. 10, 2013 9:05 am


"Llesenia, yanındaki otu da alır mısın? Yayvan yaprakları olup üzerinde benekler olanı. Evet o, teşekkürler."

Boylu boyuna uzanan ağaç türlerinin arasında peşinden hareket eden Llesenia ve Absentia'yla beraber birkaç şifalı ot ve odun ihtiyaçlarını sağlamak üzere şehir dışındaki ormandaydılar. Aralarındaki tek; ama işinin en iyisi doktor Aaron'un dahi parmakları, birkaç etkili ot olmadan çaresiz kalabiliyordu. Bekçilik yapmak, pek hoşuna gitmese de, hava değişikliği ve daha doğrusu ormanın arınmış havasına ihtiyacı vardı. Zihnindeki düşünce kalabalığının gereksizliğinin bilincindeydi; lakin elinde değildi. Önemsemek, kendisi için birçok değer sembolize ediyordu. Bu yüzden düşünmek zorundaydı. Yaptığı hataları bir daha yapmanın sonuçlarına katlanmak ne demek, çok iyi bildiğinden ötürü bu kez katbekat daha dikkatli olmak zorundaydı. Kendisi ve ailesi için. Düşünmesi gereken kişi sayısında bir artış olmuştu. Emilié. Gözlerini Etta'dan, saçlarının rengini ise babasından alan poğaça yanaklı bir bebekti. Sesinin tonundaki masumiyet ve yarım yamalak kelimelerinden itibaren işittiği o iç okşayıcı tını Mourier için kırılma noktası olmuştu. Kendi canını onun için adamaya her zaman hazır bir görünüşü vardı ve öyleydi de. Keza insan, her ne kadar değişse de bu değişimden sağ kalarak değişmeden çıkan parçalarda vardı ve Malcolm Mourier, buydu... Gün batışı, ağaçların arasından kızıla yakın bir tonda ışınlar saçarken, ormanın artık dışındaydılar. Rastgele, gözleri ufuktaki kızıllığın üzerindeki siyah lekeye takıldı Malcolm'un. Bulundukları yerin ötesine doğru ilerleyip, limanı seyredebilen bir pozisyona geldiğinde gözlerini hafifçe kısarak görüşünü netleştirmeyi amaçlamştı. Bu bir gemiydi. Her geçen dakika daha da yaklaşan gemiler, tanıdık olmamasına karşın; beraberinde kimleri getirdiğini Silvanesti'deki herkes çok iyi biliyordu ve bu, Mourier'in dudaklarının hafifçe gerilmesine sebep olmuştu.

"Geliyorlar."

Büyücünün ellerindeki ağır odun parçaları, sağlam denge sağlamak için muazzam bir fırsat yaratıyordu ve Malcolm, bunu geldiği günden beri bunu aleyhine kullanmıştı. Geldikleri yoldan geri dönerken, ara ara kurulan kısa süreli diyaloglar dışında yol sükunet içinde sonlanmıştı. Şehrin merkezine döndüklerinde Llesenia ve Absentia, doktoru bulup istediği şifalı otları götürürken; Malcolm, odunları depoya taşıdı. Derin derin aldığı nefes ile vücut dengesini sağlarken yanan ciğerlerini dinlendirmek üzere birkaç dakika olduğu yerde bekledi. Akabinde ay ışığının altında yürüyerek limana doğru ilerledi.

Limana vardığında henüz gemilerin varmamış olduğunu; lakin neredeyse herkesin eski dostları karşılamak üzere olduğunu gördüğünde rahatlamıştı. Adımlarını doğruca Etta ile Freja'nın arasına adımladı. Freja'nın kucağındaki bebek, babasına tamamen benziyordu. Yana doğru eğilerek genç cadının kulağına fısıldadı.

"Uyutmuyor değil mi?"

Edmund ile Freja arasında mekik dokuyan gözleri, cevap almadan uzaklaşmak zorunda kalmıştı. Keza dalgalanan bayrağın sesinin çok yakından geldiği, barizdi. Bedenini doğrulttuktan sonra Etta'ya yanaştı. Limana demirleyen kızıl flamalı bayrağın altından ifşa olup karaya basan iki bedeni görünce şaşırmamış değildi. İki yıl, karşısındaki ikiliyi bu kadar değiştirmiş olamazdı. Şaşkınlığını ört pas ederek, Floja'nın ileri atılmasıyla düşüncelerinden arındı. Eski iki dost, farklı rütbelerde ve görünüşlerde karşılarındaydı. Onları bir tebessüm ile karşılayıp önce Spring'e sonra da içtenliğini dostlarıyla paylaşan Jacob'a baktı. Fizikleri değişmiş olsa dahi, kendilerinden parçaları kaybetmemeyi başarmış kudretli ve kurt kral ve kraliçesini içten takdir etti. Ardından iki yıl önce henüz yeni tanışmış olmalarına karşılık gayet iyi anlaştığı Righelli'ye tekrar döndürdü gözlerini. Karnındaki şişliği ifşa edişiyle, Floja'nın şaşkınlık ve sevinç dolu nidasını işitti. Annesi gibi hırçın ve babası gibi güçlü bir Winchester kızı. Tebessümü yayılmıştı. Bu sefer Jacob'a dönmüş ve mutluluklarına ortak olmayı amaçlamıştı. "Baba olmanın sana yakışacağından eminim dostum." Dedikten sonra elini sıktı. Eski dostlar, kıymetliydi.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Pierretta Qixinâ
Hufflepuff VII. Sınıf
Hufflepuff VII. Sınıf
avatar

Mesaj Sayısı : 6885
Kayıt tarihi : 04/09/10
Lakap : Nemesis, goddess of revenge.

MesajKonu: Geri: İki Koca Yıl   Salı Kas. 19, 2013 3:30 pm

İki yıl, dile kolaydı.
Onca şey yaşanmış, açılan her yara zamanla kapanmış, yerine yenileri eklenmiş, Silvanesti'deki yaşam kolaylaşmış, insanların arasındaki bağ hiç olmadığı kadar sağlamlaşmış ve SFL ailesine yeni üyeler katılmıştı. Bunlardan biri, Etta'nın kucağında, uykusundan yeni uyanmış, yeni yeni konuşmaya başlayan, turuncu saçlı, yeşil gözlü, ekmek yanaklı bebek Emilié'ydi. Diğeri, Freja'nın kucağındaki, birebir babasının kopyası olan küçük Lloyd bebeğiydi. Silvanesti'ye adeta neşe kaynağı olmuştu iki bebek. Bazılarına umuttu belki, bilinmez. Kimisi günün yorgunluğunu dahi unutup bebeklerle vakit geçirmek istiyor, kimileri ise akşam yemeklerinde bir araya gelindiğinde tüm dikkatiyle iki bebeğin yaptıklarına kahkahalarla gülüyordu. İki bebek de birbirinden sevimli, birbirinden kurnazdı. İkisi de kendisini sevdirmeyi çok iyi biliyordu.


Güneşin ten okşayan sıcaklığına kollarını açan porsuk, bütün gece ağlayan Emilié yüzünden uyuyamamış ve bu güzel günün de tadını çıkaracak hali kalmamıştı. Kızı doğduğundan beri, ki bu yaklaşık bir yıllık bir süreydi ama Pierretta'ya birkaç yıl daha uzunmuş gibi geliyordu, kendisiyle ilgilenmeyi unutmuştu sanki. Çatlayan dudaklarının ne kadar kuru olduğunu her zamanki alışkanlığı olarak; diliyle onları ıslattığında fark etmişti. Koyu yeşil mataranın dolu olup olmadığına baktı ilk önce. Mataradaki suyu Emilié'ye içirip içirmediği konusunda emin değildi. Şanslıydı ki, mataranın neredeyse yarısı doluydu. Suyu tek dikişte bitirmişti. Yüzüne düşen saçlarını dağınık bir şekilde topladı ve yiyecek bir şeyler bakmaya gidecekken Emilié'nin gün ağarmak üzereyken yatakta ağladığı sırada etrafa fırlattığı oyuncaklardan birine basmıştı. Yaptığı hatayı saniyenin yarısı kadar kısa bir sürede fark eden Qixinâ kızı, parmaklarıyle iki kaşının üzerini ovmaya başladığı sırada, aslında duymak için her şeyini verebileceği sesi işitmişti.

''Ann-ne!''

İstemsiz olarak yüzü gülmüştü porsuğun. Emilié, babasının kızı, ilk önce “baba” dese bile birkaç hafta önce Etta'nın bitmek tükenmek bilmeyen çabaları sonucunda nihayetinde “anne” demeyi de öğrenmişti. Kızının ağlamasına dayanamadığı için hemen yanına çöküp, kollarıyla sarmalamıştı onu. Mamasını da hazırladıktan sonra, havanın güzelliğine dayanarak onu kayalıklarda deniz manzaralı bir yere götürmeyi planladı. Şansına, Freja da gideceği yerdeydi. Floja'nın da aralarına katılmalarıyla, omuzlarındaki yükün hafiflediğini hisseden Pierretta, Malcolm'u merak etmişti. Dün akşamdan beri görmemişti kocasını. Kocası... Bu kelime bile midesindeki uçuşan canlıları harekete geçiriyordu. Malcolm Mourier, Emilié'nin babası ve Pierretta'nın kocası. Yüzündeki tebessüm gözle görülebilir bir şekilde büyümüştü. Emilié'den birkaç saniyeliğine ayırdığı gözleri, ufka yöneldiğinde gördüğü karşısında sevinci ikiye katlanmıştı.

''Geliyorlar.''

Dudaklarından dökülen kelimeyi yarım yamalak tekrar etmeye çalışan kızına bakarak kıkırdadı gecenin kızı ve Emilié'ye kimin geldiğini anlatmaya başladı.

Limana yanaşan gemiden inen bedenler özlemle sarıp sarmalanırken, kucağındaki bebeği nedeniyle biraz arkada kalan Etta, Jake ve Spring'in yanına gidem Malcolm'un peşine takıldı. Spring'in verdiği müjdeli haber nedeniyle gözlerinin dolduğunu hisseder gibiydi. Pierretta da farkındaydı ki; Emilié'den sonra çok duygusal olmaya başlamıştı. Kızını yere bırakmış, Spring'in şişkin karnına rağmen, onu rahatsız etmeyecek şekilde, ikisinin de boynuna aynı anda uzanmıştı. ''Ah, koca bebekler sizi! Kendinizi çok özlettiniz...'' Devam etmedi. Küçük kahkahalar karşılık verdi Etta'ya. Her zamanki samimiyeti ve sevgisini özlenen ikiliye sunduktan sonra, ayağa kalkmasına rağmen Etta'nın bacağının arkasına saklanan Emilié'yi ortaya çıkartmak için yeniden kucağına almıştı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Emilié Q. Mourier
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 11
Kayıt tarihi : 17/10/13
Lakap : Jr. Etta.

MesajKonu: Geri: İki Koca Yıl   Salı Kas. 19, 2013 3:32 pm

Kendisine tamamen yabancı dünyanın, tanıdık yüzleri arasından sıyrılıp, yeniden bambaşka yabancı yüzlerle buluşmak Emilié'yi ürkütmüştü. Güveni tattığı annesinin ardına saklanmış, açığa çıkmak istemiyordu. Her istediğinin olmadığını o zaman öğrenmişti Emilié; çünkü tüm kaçışlarına rağmen kendisinden katbekat güçlü annesi onu kucağına almış ve yabancılara yeni gelen yüzü sunmuştu gülümseyerek. Büyük gözleriyle incelediği iki yabancıdan da aynı tepkiyi almak şaşırtmıyordu onu. İnsanların bebeklere verdiği tepkilere alışıktı küçük cadı. Annesi onların Jake dayı ve Spring yenge olduğunu söylese de, Emilié'ye bunlar bir şey ifade etmiyordu. Yüzünü annesinin omzuna gömdü ve saklanmak istedi kumral cadı. Yine başarılı olamamıştı. Annesi onu yeniden ayaklarının dibine bıraktığında, bu sefer kocaman açılan gözleri Spring yengenin karnındaki şişliği hedef almıştı. Uzanmaya çalıştı ama başarısızlıkla sonuçlanmıştı bu küçük eylemi. Fakat hareketliliği annesinin dikkatini çekmişti ki, güzeller güzeli annesi Spring yengenin karnındaki şişliğe yaklaştırmıştı onu. Parmakları yumuşak tene değdiğinde kıkırdadı Emilié. Gülen gözleriyle iki yabancıya çevirdiğinde kafasını, artık yabancı değildi ikisi de ona. Tekrar dokundu yavaşça karnına ve bu sefer gülmek yerine annesinin ona öğrettiği kelimelerden birisini kullandı.

''Cici.''

Dudaklarından dökülen tek kelime herkesi güldürmüştü. Ne olduğunu anlayamamıştı küçük kız. Annesine ve babasına çevirdi kafasını. Bu kez kendisi de gülüyordu herkesle beraber.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Llesenia Martinéz
SFL
SFL


Mesaj Sayısı : 30
Kayıt tarihi : 21/07/13

MesajKonu: Geri: İki Koca Yıl   Cuma Kas. 22, 2013 5:46 pm


Bakmaktan her daim kaçındığı bacaklarını nemli çarşafın soğuk kollarından kurtardı, cilası sökülmüş tırnaklarını iç bulandıran lekelerin ve tepeciklerin üzerinde gezdirip bin yaşında bir adamın bin yıllık dertlerini hazmedişi gibi vakur bir şekilde iç çekti. Kabullendi ve boğazından kekremsi bir his bırakarak aşağı inmesine izin verdi. İzin vermese, gırtlağında büyümesine izin verse de boğazından her gün daha da fazla şişen bir balon varmışçasına onu boğmasını tercih etmeliydi. Ya da patlamasına müsaade etmeliydi. Tüm lanetli hislerini ruhuna döküp, kendini toprağın onlarca kat altındaki bir mezara diri diri gömmeyi tercih etmek yapılacak en mantıklı şeydi belki.
Kendini nemli yataktan odasının duvarına eğreti bir biçimde monte edilmiş lavaboya savurup normalde ayna olması gereken ama şu an sökülmüş çivilerin deliklerinin gözüktüğü kirli betona dikti gözlerini, pastan kırılacak gibi duran musluktan akan soğuk suyu yüzüne çarparken her zamankinden farklı olarak duvarı patlatmayı düşünmedi. Ya da kendini ekmek bıçağıyla doğramayı. Çok başka, çok önemli şeyler geçti zihninden. Kendinden, aciz mutsuzluklarından, kırılmış umutlarından çok daha önem arz eden fikirleri vardı artık. Planları. Çevresini onu yalnız bırakacak biçimde sarmış olsalar bile, yanında birileri olacağını hayal etti. Kapüşonunu asla indirmeyecek olsa bile.
Dağda geçirdiği iki yıl yüzünden mi yoksa işe yaramazın teki olduğunu düşündüğü için mi onu ot ve odun toplamaya yolladığını bilmiyordu. Şu an, bu ışık almaktan bile aciz ormanda tek bildiği, peşinden gittiği, hakkında ismi dışında hiçbir şey bilmediği Malcolm’un söylediği otun yakılınca güzel koku vermekten başka bir işe yaramadığıydı. Ona çok benzeyen kardeşlerinden biri oldukça faydalıydı aslında. Yine de parmaklarını bitkinin sapına kenetleyip köküyle birlikte söktü. Dünya hakkında bildiği çok az şey vardı, bunlardan biri de topraktan fışkıran her şeyin ne olduğunu sanki nefes almayı bilir gibi bilmesiydi. Şehir merkezine adım attıktan sonra, o benekli yaprağı elindeki çuval bezi keseden çıkarıp yere attı. Botunun tabanıyla ezdi. Kimse onlardan güzel kokacak bir şeyler istememişti, illa öyle bir şey yapılacaksa tütsü yakarlardı olur biterdi işte.
Limana vardığında birbirine sarılan bedenleri, sevinç çığlıklarını ve hepsinin arasındaki neredeyse elle tutulur aile hissini duyumsayınca görünmez bir kalkana çarpmış gibi geri sıçradı. Llesenia ile onların arasındaki sınır işte buradan başlıyordu. Yüzünün sol kısmını kaplayan kızıl saçlarından ve teki görünen ve gören yeşil bir gözden başka bir şey olmayacaktı onlar için. Daha fazlasını da beklemeyecekti zaten. Henüz hepsi öğrenciyken, hepsini tanırdı. Haklarında üç beş şey bilir, bir yerde karşılaştıklarında konuşurlardı. En azından adı ve cismi olan biriydi onlar için. Hatta bir tanesinin arkadaşı. Sonra her şey bir yerde patladı ve sonu işte burada, hepsinden geride, ellerine sinmiş yasemin kokusuyla dikilip hayatlarını güzel bir romanı okur gibi iştahla izlemeye kadar geldi. Yüzünü örten siyah kapüşonu düzeltip görünmez kalkanı geçebilmek için sert bir adım attı ileri doğru. Onlara hem yakın hem de uzak denebilecek bir yerde izlemeye koyuldu.
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: İki Koca Yıl   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
İki Koca Yıl
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Wigtown Wanderers'a Hoşgeldiniz... :: Silvanost :: Liman-
Buraya geçin: