Wigtown Wanderers'a Hoşgeldiniz...
Wigtown Wanderers'a Hoş Geldiniz!

Forumumuzda vakit geçirip, role play yapmak lütfen için üye olun.



 
AnasayfaSSSKayıt OlGiriş yap
Taşındık arkadaşlar! www.magusinvicta.com

Paylaş | 
 

 Salvation Lies Within

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
Sayfaya git : 1, 2  Sonraki
YazarMesaj
Matthew Wood
KSKS Profesörü & Slytherin Bina Sorumlusu & ZAY Lideri
KSKS Profesörü & Slytherin Bina Sorumlusu & ZAY Lideri
avatar

Mesaj Sayısı : 2126
Kayıt tarihi : 14/06/10
Yaş : 26

MesajKonu: Salvation Lies Within   Salı Şub. 04, 2014 9:06 pm

Düzenlenecek

_________________
Spoiler:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Malcolm Mourier
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1112
Kayıt tarihi : 06/09/10

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Salı Şub. 04, 2014 10:11 pm


Üç yıl sonra yeni bir darbeyle sarsılmıştı Dünya. Soğuk. Duydukları, tüyler ürperticiydi. 6 ay öncesi, her gözünün önüne geldiğinde aynı duyguları tekrar tekrar yaşıyordu. Yaralı insanların Silvanost'a sığınışı, yüzü kaskatı kesilmiş bir annenin çocuğunu göğsüne bastırarak ısıtmaya çabalaması ve daha birçok göz yaşartıcı manzara... Kurtulmayı, kaçmayı başaran ve yaşam mücadelesini sürdürmek isteyen herkes kendisini Silvanost'ta bulmuştu. Öte yandan ise, Serpent ve yandaşlarının kaosu yarattığını savunanlar, soğuktan tir tir titremenin akabinde bir heykele dönüşüp tüm organları buz olup gitmişlerdi. Artık taraf diye bir şey söz konusu değildi. Doğa öcünü alana kadar durmayacaktı. Vampirler dahi soğuğu hissediyorlar ve Silvanost'a sığınıyorlardı. Hiçbir şey eskisi gibi değildi; keza asla da olmayacaktı.

Malcolm, altı ay içerisinde gelenlere yardımcı olmak konusunda elinden geleni yapmıştı. Birçok çadır kurmuş, Pierretta yaralılarla ilgilenirken ona elinden geldiğince yardımcı olmuş ve ailesini asla yalnız bırakmamıştı. Emilié, çok hızlı büyüyor ve gitgide Etta'ya benziyordu ve bu genç adamın hoşuna gidiyordu; çünkü tanıdığı en güçlü cadılardan biriydi o. Malcolm, kızının adını Emilié koymak konusunda ısrarcı olmuştu; çünkü annesinin adıydı Emilié. Hayattaki direnci ve ailesine olan bağlılığı temsil ediyordu onun için bu isim. Pierretta, tereddütsüz kabul etmişti. O da tanıyordu Malcolm'un annesini, ailesini... Çoğu zaman maziyi anıyor ve özellikle Malcolm, annesinin bir türlü unutmadığı tınısını zaman zaman işitir gibi oluyordu. Bu dudaklarında bir tebessüm açmasına sebep olurken, kızına olan sonsuz sevgisine sonsuzluk katıyordu...

Malcolm, gömleğinin yakasını düzeltirken, içeri teşrif eden eden anne ve kızına gözlerinin kaymasıyla birlikte gözlerinin kamaşması da bir olmuştu. Her ne kadar kısıtlı kıyafetleri olsa da pür güzellikleriyle ve birbirlerine benzemeleri sebebiyle dudakları yay gibi gerilmişti. ''Harika görünüyorsunuz.'' Ardından gözlerini kızına çevirmiş ve çömelmişti. ''Kızım, prensesler gibi olmuşsun.'' Küçük tatlı kız, babasının boynuna sevgiyle sarılmış ve bırakmak bilmeyince, Malcolm onu kucağında taşımayı tercih etmişti. Tekrar doğrulurken, gözleri genç kadın ile buluşmuş ardından yanağına bir buse kondurmuş ve ona da iltifatını etmeden duramamıştı. ''Sen de her zaman olduğu gibi, eşsiz gözüküyorsun.'' Sevgilisinin elini sıkıca tutmuş ve çadırlarından ayrılırken, ciddiyete bürünmeden önce mutluluğun tadını çıkarmıştı.

Amfitiyatroya vardıklarında, ortadaki uzun ve geniş masanın üzerindeki av yemeklerinin kokusu etrafa buram buram yayılırken, etrafta açlıktan karınları guruldayan insan sayısının ne kadar arttığını fark edince şaşkınlığını gizleyememişti. Kuru gürültü ortama hakimdi. ''Baba, ben inicem.'' Kızı sağ salim yere indirdikten sonra, dikkatli olmasını söylemeden kız fırlamış ve pek uzaklaşmadan da olsa etrafta koşturmaya başlamıştı bile. Çocuk sayısının artmasıyla beraber oynayacak kişi sayısı da artmıştı ona göre. Ufak bir kıkırtıyla beraber sevgilisine döndü Malcolm. ''Ben Emilié'ye bakıyım, gözden kaybolmasın.'' Bu sırada buz gibi bakışlar saçan genç bir cadıyı fark ettiğinde, bir zamanlar ki ruh halini cadıda görmüştü. ''Tamam ben de birazdan yanınıza gelirim.'' Sevgilisinin yanından ayrılıp genç cadıya doğru ilerlerken karnının gurultusunu da bastırmayı amaçlıyordu. Amfinin en üst katına vardığında kızın karşısında durup dudaklarına nazik bir tebessüm yerleştirmişti. Pierretta'nın uyarısı üzerine insanlara karşı olabildiğince nazik olmaya çabalıyordu. ''Merhaba, oturabilir miyim?''(Vera)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Aizen Németh
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 532
Kayıt tarihi : 03/03/13
Yaş : 23

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Salı Şub. 04, 2014 10:31 pm

Kaşkolunun tüyleri soğuktan buz tutmuş bir şekilde yaşamak zorunda kaldıkları sığınağa geri dönmüştü. Nasıl olduğunu dahi anlayamadan kendilerini bir buzul çağının içinde yan karakterler olarak bulmuşlardı. Hazırlıksız yakalanmış, elde avuçta ne varsa acımasız soğuğa teslim etmek zorunda kalmışlardı. Kemikli parmaklarıyla taşı kavrayıp başını usulca eğmişti. Zira kaldıkları yerin tavanı alçakta kalıyordu içeride de ayağa kalkmak zor oluyordu ve hareket imkanları kısıtlanıyordu. Saç tellerinde kristal parçacıkları oluşmuş kız ellerini birleştirmiş, başını dizlerine dayamış, eski bir battaniyenin altında ısınmaya çalışıyordu. Aizen belirli bir süre bu şekilde idare edebilmek zorunda olduklarını bildiği için sağdan soldan erzak aramaya gidiyordu. Terkedilmiş dükkanlar, kafeler, barlar... Neresi olursa. Kapısı muhtemelen rüzgarın tokatlamasıyla kırılmış olan kafeden içeriye girdiğinde arka tarafa doğru yönelip çekmecelerden bir kaç parça ekmek ve yiyecek bir şeyler bulmuştu. Paltosunun altına sakladığı yiyecekleri kardeşine uzattığında kız, bakışlarını usulca yerden kaldırıp Aizen'e bakmıştı. Genç adam yiyecekleri uzatırken adeta soğuğa inat tüm sıcaklığıyla gülümsemişti kardeşine. "Biraz daha dayan lütfen. Bugün gideceğiz buradan Serpent muhtemelen bizi bekliyor olmalı." Kardeşi yiyeceği aldığında Seryna'nın yanına oturup usulca kendisine çekti. Yemeğini bitirmesini beklerken bir yandan da genç kızın üşümemesi için sarılmıştı. 

Sığınaktan dışarı çıktıklarında gidecekleri istikamet belliydi. İngiltere üzerinden kara yoluyla Misrule'a, Misrule'un doğusundan da gemiyle Silvanosta gideceklerdi. Kar tanesinin düşmediği, her şeyin buraya nazaran kesinlikle daha güzel olduğu bir yere... Gemiyle açıldıklarında etraflarında gördükleri buz kütleleri işin ciddiyetini biraz daha arttırmıştı ta ki Silvanosta gelene kadar. Limana yanaştıklarında kardeşini kucağına alıp usulca indirmişti. Gözleri Serpent'ı ararken örgütün şifacısı Etta ile karşılaşması tamamen büyücünün sevineceği bir şey olmuştu. "Ah, Pierretta özür dilerim. Ben Serpent'ı bulana kadar mümkünse kardeşimle ilgilenebilir misin? O kıyametin ortasında çok fazla zorluk yaşadı." Kardeşini usulca Pierretta'nın gösterdiği çadıra yatırdıktan sonra sıcak havanın bir anda vücuduna gelmesiyle hissettiği gerginliği fark etti. Bir kaç adım ilerledikten sonra arkasına dönüp cadıya seslendi. "Serpent'ın nerede olduğunu biliyor musun acaba?" Etta'dan cevabı alıp ilerlediğinde gözüne kestirdiği Malcolm'ı daha sonra konuşmak için hafızasına almıştı. Serpent etrafındaki insanların kalabalığından görülemeyecek derecedeydi fakat Aizen kalabalığı yarıp geçmiş, büyücüyle karşı karşıya gelmişti. Soğuktan çökmüş bedeni, canlılığını yitirmiş gözleri Serpent'ın gözleriyle buluştuğunda ortamı keskin bir sessizlik kaplamıştı. İnsanlar ne olacağını merak edersen Serpent konuşan taraf olmuştu. 

"Doğruyu söylemek gerekirse sağ çıkacağını düşünmüyordum, Aizen."
"Öldürülmesi zor bir adam olduğumu söylemiştim sana yanılmıyorsam."

İkilinin de kesik gülümsemeleri ortamdaki gerginliği alırken birbirlerini bileklerinden kavrayarak selamlarını vermişlerdi. Amfitiyatroda kurulan masa bir yemeğin göstergesiydi. Uzun zaman sonra ilk defa bir şey yiyecekti. Hem kendisi hem de kardeşi için güzel bir fırsattı. Serpent'ı geride bırakıp kardeşinin yanına döndü. "Teşekkür ederim ilgilendiğin için Etta. Bundan sonrasını ben halledebilirim sanırım." Mağara gibi yerde geçirdiği zamanın ardından tekrar tanıdığı simaları görmek Aizen'i sevindirmişti.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Chryseis Lea Ruthvell
Tılsım Profesörü & Hufflepuff Bina Sorumlusu & Admin
Tılsım Profesörü & Hufflepuff Bina Sorumlusu & Admin
avatar

Mesaj Sayısı : 1559
Kayıt tarihi : 21/06/10
Yaş : 24

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Salı Şub. 04, 2014 10:46 pm

Bulunduğu noktadan kolaylıkla seçtiği birçok kalabalık düşünce, gözlerini Lea'nın yüzüne temas ettiren insanların saklamak istediği rahatsız edici iç sesleriydi. Masada yerlerini alanlar da, herkesten uzaklaşabilmek için boşluğa öylece serpiştirilen birkaç biblo gibi sessizce duran soğuk insanlar da en az kendisi kadar samimiyetsiz hissediyor olmalıydı kendini. Yıllar önce yuvalarına, evlerine ve onları yetiştirenlere ihanet ederek kaçak namını alan dünün çocuklarının, şimdi evlerinde misafir ağırlarmışçasına temiz bir rahatlıkla oradan oraya koşturuyor, herkesi aralarına dahil etmeye çalışıyor oluşu şok ediciydi. Merak ettiği Leo'ydu. Bir gün sahip olacağını iddia ettiği tüm kudretin en büyük desteği, bu vaziyette topraklarına 'buyur' adı altında kabul ettiği topluluktan gelecek olan minnetti. Etkilenmişti, fakat itiraf etmeyecekti.

Derin bir nefes alıp kızının peşinden koşturan Qixinâ'ya sabitlediği şaşkın gözlerini yanındaki Matthew'a çevirdiğinde Pavel Stepanov ile başladıkları sohbete dahil olamayacak kadar yorgun hissetti kendini. Yüzlerini göremediği iki kişinin yanından ayrılırken önlerinden geçen Melodie'nin gülümsemesine, onu ve hemen arkasındaki Sunset'i başıyla selamlayarak karşılık verdi. Salona yeni giren Feodora'nın da kucağında taşıdığı ufaklıktan saç tellerini kurtarmaya çalıştığını fark edince nefesini tutup Matthew'un dirseğini dokundu.

"Tüm bunların sana da biraz garip geldiğini söyleyerek beni rahatlatabilmen mümkün mü, Wood?"

Kendisine bakıp gözlerinin etrafındaki derin çizgiler bir araya gelip kırışıncaya dek gülümseyen diğer adamın cümlesini yarıda kestiğini sonra idrak etti.

"Özür dilerim Pavel, ne yazık ki ortama sizin kadar ısınamadım."

Gülerek gözlerini kaçırırken tam çaprazında oturan ilk kez rastladığı kumral bir cadının yanına kurulmuş, gözlerini kapatan saçlarını geriye atan Aizen'e odaklandı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Melodie Riley
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 2640
Kayıt tarihi : 25/06/10
Yaş : 22

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Salı Şub. 04, 2014 10:48 pm


"Evet Dorian, her zaman seveceksin beni. Çünkü ben senin işlemeyi göze alamadığın tüm günahları simgeliyorum."

Rüzgârsız mekanın tam ortasında saçlarını ahenkle savuran Aizen taraflarına bakındı, kalabalığın ortasında kalmış, gözleri ileriye odaklanmıştı. Akşam yemeğine kadar olan zaman diliminde, uzun süren tembelliğinin cezasını çeker gibi koşmadığı yer, el atmadığı iş kalmamıştı. Amfitiyatroya dolmuş kalabalık, üzerinde statik bir enerji taşır gibi çıtırdıyor, kulak vermeyi bekledikleri ev sahiplerini duymadan önce kendilerini güvende hissedebilmek adına birbirleri ile fikir alış verişi yapıyorlardı. Dert yoldaşı olmak için değil, sıraları gelince konuşabilmek için dinliyorlardı. Omuzlarına çökmüş yorgunluk, Melodie'ye unutmaması gereken bir şeyleri her daim hatırlatmak ister gibi oradaydı, kıpırdadıkça sızı ile doluyordu vücudu. Ancak ileriye bakındı bir kere daha, hayatını geçirdiği yer artık o kadar kötü bir durumdaydı ki bu insanlar başka bir yere, sığınak bulabilmek amacı ile gelmiş, her şeylerini geride bırakmışlardı. Felis'in hayatına etki etmiş olduğu insan sayısının bir kitleye ulaşmış olabileceği fikri zihnine uğruyordu, aynı anda arkasında hissettiği baskı ile beraber ileriye doğru itildiğini hissetti. Arkasına döndü ve kocaman açmış gözleri ile kendisini izleyen ufaklığa baktı, yüzünü sarmış suçlu korku ile beraber alnına düşen saçlar gözlerine giriyordu. Kızda bırakmış olduğu izlenim için pişman oldu ve gerilmiş dudaklarını gülümsetmeye çalıştı, derin bir nefes alarak kızı aniden kucakladı.

"Canavar görmüş gibi bakmasana."

Kıza dil çıkardı ve biraz olsun ürkekliğini kırdı, Malcolm'a gözleri kilitlendiği an o tarafa yöneldi ve arkalarda, kaşlarının ortasında tanıdık çizgisi oluşmuş olan Fae'yi gördü. Dikkatini kalabalığa vermiş, gözleri ileriyi tarar gibi çizgi haline gelmişti.   

"Bak, şuradaki sarışını görüyor musun?" İleri doğru bir parmağını uzattı ve kızın dikkatini çekti, Emilié'nin Fae'den büyülenip ona bakakalması saniye bile almamıştı. "İşte o henüz bisiklet süremiyor."

Kıza göz kırptı, ancak kendisine attığı garip bakışı anlamlandırdığı an derin bir nefes alarak çocuklarla iletişim bile kuramadığını fark etti üzülerek. Emilié kutsal Silvanesti'nin çocuğuydu ve henüz bir bisiklet bile görmemiş olabilirdi. Derin bir nefesle ilerledi ve gördüğü yüzle beraber gidiyor olduğu yeri değiştirdi, daha sonra adımlarını hızlandırmaya gayret ederek kalabalığa doğru ilerledi. Pamelia, keyfinden memnun bir biçimde karşısında oturuyordu. Emilié'yi tek bir kelime etmeden birden kızın kucağına bıraktı ve dikkatini kendisine çekti. Karşısındakini gördüğü an suratındaki ifade ölümüne tanıdıklaştı ve Melodie o an, geçmişin henüz eteklerinden düşmemiş olduğunu fark etti. Sızı artık sadece omuzlarında değildi, sızı şakaklarına uzanmıştı.

"Burada olmak istemediğini o kadar belli etme." Parmağının ucuyla kızın başına dokundu ve gülümsedi. Melodie'nin SFL ile bağlantısını anlamaya başladığı zamanlarda kendisine karşı ne kadar soğuduğunu hatırlıyordu kız, arkasını döndü ve Fae'nin yanına ilerledi. Birkaç saniye yüzüne baktı ve orayı terk etmek isteyen o ifadeyi aradı, ancak iyi saklanmıştı.

"Kaç kişiye rastladın? Kaç kişiyi görmezden geldin? Kaç kişiyle özlem giderdin? Karışık bir ortam."

_________________

I knew that you would scream 'THANK YOU' from the bottom of your heart until the
very end. Holding back your tears & smiles while saying goodbye is kind of lonely, isn't it?

why so cute, rouvas:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Pamelia Cauas
Simyager
Simyager
avatar

Mesaj Sayısı : 3168
Kayıt tarihi : 14/05/11

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Salı Şub. 04, 2014 11:14 pm


Pamelia, Jesus'un kolunda amfitiyatroya sakin sakin yürüme seremonisini daha fazla kaldıramayacağına karar verdi. Sabırsızlığına bir kere daha yenik düşmüştü. Silvanost'a geri döneli yalnızca bir hafta olmuştu ve beş ay kadar önceki kısa ziyaretinde kimseye selam dahi verecek vakti olmamıştı. Bu yüzdendir ki heyecan içinde, kibar olmaya pek de dikkat edemeyerek kolunu Jesus'unkinden kurtarıp kendisini öne attığı ve koşmaya çabaladığında, ayaklarında topuklular olduğu konusunda adeta ufak bir hatırlatma gibi yere yapışmaktan son anda kurtuldu. Dengesini tekrar sağladığında önce sırtındaki siyah cübbeye çeki düzen verdi, ardından da burnunun ucuna kadar kayan gözlüğünü yukarı itti. Bu sırada yanına yetişen Jesus ve Spring'in kıkırdamaları karşısında yanaklarını sinirle şişirip ikisini de görmezden gelmeye karar verdi. Ayakkabılarının el verdiğince hızlı adımlarla amfitiyatronun ortasındaki devasa masaya ilerlerken çenesinin bir parça düştüğünü söylemek yanlış olmazdı. Çünkü, Merlin'in evcil kimerası aşkına, büyü olmadan bu kadar büyük bir masayı nasıl hazırlamıştı bunlar? Yaklaştıkça tanıdık yüzler görmeye başlıyordu cadı. Tanıdık yüzler gördükçe dudaklarının kenarları kulağına doğru birer muazzam yol çiziyorlardı. Daha önce hiç görmediği binlerce insanı saymazsa, bunu bir Hogwarts yemeği olarak bile görebilirdi. Attığı her adım ile cebindeki asayı çıkarıp ayakkabılarının topuklarından kurtulamayacak olmasına ve tabii bir de böyle bir ayakkabı seçimi yaptığı gibi gerçeklere lanet ediyordu. Kendi kendine söylenirken çoktan yemek masasının yanına gelmiş ve kalabalığın merkezine atılmıştı bile. Masanın kenarında bir yerlerde gördüğü Profesör Wood'a kısaca eğilerek selam verdi ve "İyi akşamlar, profesör." diye seslendi yanından geçerken, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle. Masanın üzerinde gördüğü bir buket çiçek arasından mavi olan her şeyi topladıktan sonra yoluna devam etti. İlerlerken gözüne tanıdık gelen simalar ile neredeyse gözlerinin dolduğunu hissedebiliyordu, cadı. Yanlarından fazla dikkat çekmemeye çalışarak geçtiği, her biri kendi aralarında muhabbete dalmış eski Ravenclaw üyelerinin hafifçe omuzlarına dokunup, ceplerine binalarının iki renginden biri olan mavi çiçekleri bırakıyordu. Çiçekleri bitmeden önce Melodie ve Sunset'e birer tane ulaştırabildiğinden ve ikisinin de kendi yüzünü gördüklerinden emin oldu. Öğrencilik yıllarındaki Pamelia'nın yapacağı gibi ikisinin de boynuna atlamamak için kendini zor tutmuştu. Gözleri Jaiden'ı aradığı sırada keşke durup ikisiyle de daha fazla sohbet edebilseydim diye düşünmekten kendini alamıyordu, ancak araya giren uzun yıllar nedeniyle pek de rahat hissedebileceğini sanmıyordu. Yoluna devam etti. Ve bir ara Vera Vlonjati isimli yılanı gördüğüne emindi. Ne var ki, o ara masadaki her yerin dolu olduğu ve dönüp dolaşıp yine o yılanın yanındaki tek boş yere geleceği pek de aklına gelmezdi. 

Cadı gerekli tüm selamları verip Jaiden'ı da bir kenarda uyuklarken bulduktan ve uyandırmamayı seçtikten sonra gözleri Jesus ve Spring'i aradı. Ancak ikisi de ortalarda görünmüyorlardı ve bu koskoca masanın bütün çevresini dolaşmaya niyetli değildi. Oturacak bir yer arayıp bulamadığında söylene söylene kendisini Vera'nın yanına sürükledi. Vera'nın diğer tarafındaki Malcolm'a yerine oturmadan önce hafifçe el sallayarak selam verdi. Poposu sandalye üzerindeki yerini bulduktan sonraki ilk beş dakika Vera'nın Malcolm ile sohbeti arasında kendisini tanıması ve iki tarafın da selam verme girişiminde bulunmamasıyla geçti. Fakat yemeğin geri kalanı boyunca böyle kaskatı duramayacağını kavradığında çevrelerindeki gürültüye rağmen, Malcolm ile Vera'nın konuşmasından yakaladığı ilk boşlukta Vlonjati'nin de duyabileceği biçimde boğazını temizledi ve "O nerede?" diye sordu. Bahsettiği üçüncü kişinin Vitaly Orlov isimli eski bir harem ağasından başkası olmadığını anlamak için bir Ravenclaw olmak gerekmiyordu. Aldığı cevabın ardından kaşları kalkmış, göz kapakları gözlük camlarının ardında hayli açılmıştı cadının. Yüzüne anında yayılan gülümsemeyi durdurmayı beceremedi. Kıkırdamaya başladığı sırada kucağına bırakılan ufak cisim dikkatini dağıttı cadının. Önündeki ufaklık başını kendisine çevirdiğinde güzel mi güzel bir kız çocuğu gördü. Ufaklığın hatları hayli eskilerden de olsa birilerini çağrıştırıyordu. Ancak Pamelia kim olduğunu hatırlayamadan, minik kollarından nazikçe kavradığı küçük kız Vera'nın olduğu tarafa dönüp babasıyla annesine seslenmiş ve ileriye atılmıştı. Emilié diye seslenen bir bayan sesi kulaklarına ulaştı ve Malcolm'ın diğer yanına kaydı cadının gözleri. Kız kollarında kıpırdanırken Pam hayret içindeydi. Çünkü bu ufaklığın annesi eski Hufflepuff öğrencilerinden, Pierretta Qixinâ'dan başkası değildi. Pam bir kez daha sıcak gülümsemesi çehresini bulurken, adeta bir refleks gibi kucağındaki çocuğun yanaklarını mıncıklamaya başlamıştı. Çocuğa iyice bir kez daha baktıktan sonra başını tekrar kaldırıp Etta'ya, "Yüce Merlin, aynı sana benziyor!" diye seslendi. Yeterince mıncıkladığını düşündüğünde küçük kızın kollarından kaçmasına izin verdi ve onu yere bıraktı. Ufaklık adeta bir ruh emicinin elinden kurtulmuş gibi ailesinin yanına kaçarken, Jesus'a iki yıl önce evet cevabını vermiş olsaydı kendisi de benzer bir durumda olur muydu diye düşünmekten kendini alamıyordu. Kafasını saçmalama dermiş gibi iki yana salladı ve gülümsemeye devam etti.

_________________

No one ever said it would be this hard.
yo:
 


En son Pamelia Cauas tarafından Salı Şub. 04, 2014 11:25 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Jinx Tethys
Vampir
Vampir
avatar

Mesaj Sayısı : 62
Kayıt tarihi : 23/04/13
Yaş : 22
Lakap : Hannibal

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Salı Şub. 04, 2014 11:53 pm

Kemikleri iliklerine kadar, hücreleri her bir organeline kadar donar, mosmor dudakları titremekten uyuşurdu ölümün azizliğine ulaşmamış olsaydı bedeni. Aciz bir ölümlünün, hiddetli fırtınaların ve her uzvunu işlevsiz hale getiren ölümcül soğuğun üstesinden gelmesi, hele hele aç ve susuzken, zordu. Bu zorluğu tahmin edebiliyordu; günlerce birbirinden leziz canlılarla bir arada yolculuk yapmıştı ve sivri dişlerini onların şah damarlarına geçirmemek ve bunun akabinde Serpent ile papaz olmamak için o sivri dişlerini her an sıkmak zorunda kalmıştı. Huzursuzdu, susuzdu. Savaşı ve canlı olan her şeyi kavuran soğuğu zerre umursamayacak kadar gözü dönmüştü. Zaman, ince delikten tane tane düşen kum taneleri gibi sakin ve durağandı günlerce. Fırtınanın azdırdığı kızgın suları aşıp Silvanesti'ye ayak basmak bazen yıllar kadar uzaktı sanki susuz vampir için. 

Insanın düşünen bir hayvan olduğunu bilirdi, zaten bariz bir hayvanda da kendisini üstün ırk ilan etmiş insan. Ne var ki soğuk, nimetleri götürmesinin yanında, yaşamı sayılı hayata şans vermesi konusunda zorlamıştı. Dünya, insandan daha insaflı değildi, sanki Hades Persephone'u sonsuzluğuna kitlemişti de Güneş yüzü görmek olmuştu yeryüzü. Buzul Buhran, canlı olan her şeyi yok etmeye yemin etmişçesine hem ölümcül soğuğunu canlı bedenler üzerinde işliyor, hem de kaynaklarını bir bir tahrip ediyordu. Azalan kaynaklar, kardeşi rakip etmişti. İnsan insanlığını bırakıp hayvan olmuştu, doğası buydu. Bencilliği ve yaşama arzusunu damarlarında atarken üstün olamazdı, bir avuç buğday için kan kanı götürürdü. Ne de olsa açlık ve hayatta kalma iç güdüsü; tüm erdemli duyguların yerine bencilliği koyabilecek güçlü bir karabüyüydü. Savaşlar çıkarır, kardeşi kardeşe düşman eder, isterse Okyanusları kan kızılına boyayabilirdi. Jinx bunlara tanık olmuştu. 

Kara bulutlar yerini yavaş yavaş Güneş ışıklarına bıraktığı anda daha da huzursuz oldu Jinx. Bembeyaz bir inci gibi sırıtıyordu teni cılız Güneş ışıklarının altında. Üzerine kömür siyahı şalını aldı, mavisini Okyanustan çalmış saçları hafif bir rüzgar esintisiyle yüzünü örtüyordu. Hafi bir rüzgar? Silvanesti yakınlarına gelmiş olacaktı ki haşin fırtınalar ve gaddar soğuğun yerini ılıman bir okyanus havası ve arada seyiren hafif esintiler almıştı. 

Bilinci sis perdesinin ardındaymışçasına bulanıktı. Karaya ayak bastığında bedenini sendelemeden alamıyordu. Nedense bembeyaz tenini şalına gizleme gibi bir ihtiyacı doğmuştu birden. Etrafına bakındı, tanıdık herhangi bir türdeşini göremedi. Simalar beyninde birbirine benzer oldu, dişlerini sıktı. Darmadağın olmuş masmavi saçları ve gözlerinin altında ucube halkalar oluşturan morluklarla bir hortlağı anımsatıyordu. Yılları geride bırakan uzun geçmişine baktığında, hayatında hiç bu kadar kansız kalmayı tecrübe edilmediğini fark etti. Sadece hareket eden renklerden ibaretti Silvanest'e adım attıktan sonraki hali. Hareket eden tonlarda renk... Kalabalıktı sanki, bir çok ses beyninde yankılandı defalarca. Bir çok konuşmayı aynı anda dinleme işgencesini çekiyordu, adeta kulaklarını kapayıp Yeteeer, susun artık! Susadım ve bir saniye kadar daha bir yerlerden kan bulamazsam burada rezillik çıkacak diye haykırmak geliyordu içinden. Güçlü olmaya çalıştı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Vitaly Orlov
Simyager
Simyager
avatar

Mesaj Sayısı : 815
Kayıt tarihi : 29/01/13

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Çarş. Şub. 05, 2014 6:31 am

Üç Yıl Önce

İnce parmaklı ellerini suratına sertçe bastırdı, gözünün önüne düşen tek tel saçın rahatsız edici kaşıntısını işaret parmağıyla geçirip, anlık materyal tatmini hissetti. İçtiği üçüncü büyük kupaydı, kafeinin verdiği enerji ilizyonu gözlerini faltaşı gibi açık bırakmıştı, fakat mental olarak hissettiği yorgunlukla düştüğü zıtlık odaklanmasını tamamen engelliyordu. Arkasına yaslandı, hafifçe yaylanan koltuğunun sırt kaslarına yaptığı baskı az da olsa rahatlatıcıydı. Parmaklarındaki sülfür kokusuna alışmıştı, buna rağmen aradan geçen birkaç saniyenin ardından yüzünü açığa çıkarıp, hafif bir dumanın sindiği odanın havasını ciğerlerine çekmek durumunda kaldı. Asası hemen yanında, komidinvari alet çekmecesinin üzerindeydi, aslına bakılırsa çevresinde büyücülüğüne dair görünen tek kanıt gibi duruyordu. Beline bol gelen pantolonunu sıktığı kemeri, sırtını sarıp başını kapatan kukuletalı kazağı, göz hizasındaki mikroskobu, kapının ağzında bekleyen çöp torbasındaki muggle gıdalarının paketleriyle Vitaly Orlov, daha önce hissetmediği kadar sıradan hissediyordu.

"Pekâla, bir kez daha deneyelim."

Gözlerini kısarak alete dayadı, sıkıntıyla iç çekerek damlalığının içine çektiği büyük bir damla kanı, her seferinde farklı varyasyonlarda, dikkatlice hazırlamış olduğu solüsyon örneğinin üzerine damlattı. Reaksiyon öncekilerle benzer hareket ettiğinde, kendini bir başka çıkmaz sokakta bulduğunu düşünmüştü, ulaşmaya çalıştığı gayesinin üzerinde günlerdir çabalıyor olduğunun getirisi alışılmış çaresizlik hissi de bu düşünceye destek olur nitelikteydi. Alnında biten soğuk ter damlaları, belki de bu işi fazla ileriye götürüyor olduğuna işaretti, yine de Vitaly bu işaretleri inatla görmezden gelmeye devam etmişti, tam da şu anda yapıyor olduğu gibi.

O an, beklenmedik bir şey gerçekleşti, ve Vitaly, göz çevresini günlerdir sızlatan alette, en sonunda, aradığı ipucunun ilk, ve en önemli kısmına ulaştı. Tahrip edici doğasıyla bugüne dek her karışımını yok edip eriten vampir kanı, solüsyonuyla bütünleşerek farklı bir çözelti haline gelmişti. Kısa bir süre sonra çalışması, olağandışı şekilde buharlaşarak havaya karıştı ve Vitaly, neredeyse bir kedi kadar çevik şekilde çevirdiği sandalyesiyle beraber dönerek yazı masasına erişti. Harıl harıl yazdığı notları arasında farklı sözcükler çiziktiriyor, şematik açıklamalarının kiminin üstünü çiziyor, kimininse altını sertçe çizerek, yırtma pahasına önemini vurguluyordu. Formülünün tamamını temize çekerek iki farklı kopya yarattı, birini deri ceketinin iç cebine atıp, diğerini çalışma masasının üzerine bıraktı. Gerçekten de düşündüğü kadar yakın mıydı? Yeniden denemeliyim. Yeniden gözlemlemeliyim, buharlaşmasını engellemeli ve uygulamada test etmeliyim. Kaç saattir uyumuyor, beslenmiyordu?

Ayaklandı, sedyesine uzanan bedenin serumuna erişerek kapattı, aradan geçen birkaç saniyenin ardından sersemliğini atarak bilinci yerine gelen dönoruyla göz göze geldi.

"Uyan Jinx, daha fazlasına ihtiyacım var."

"Benim de öyle."

Sol kolunu sertçe sıyıran oğlan, halihazırda tutuyor olduğu lastiği dirseğine sıkıca sararak damarını ortaya çıkardı. Plastiğini dişleriyle sıyırdığı enjektörün, neredeyse ezber ettiği hareketlerle havasını boşaltarak koluna batırdı, fakat kanını çekemeden durduruldu. Kadınınkilere temas edene kadar, kendi parmaklarını soğuk sanırdı. Yanılmıştı.

"Anlaşmıştık Vitaly. Bu noktadan sonrası benim arzum yönünde ilerleyecek."

"Her neyse."

Çekip çıkardığı kullanılmış ekipmanını seri parmaklarla poşetine tıkıştırarak çöp yığınına doğru fırlattığında, hafifçe eğmiş olduğu boynuna giren dişlerle beraber irkilmişti. Soğuktu, çok soğuk.


İki Ay Önce

Bu titremeyi hatırlıyordu.

Kafasının en kıyak hallerinde başlayan krizlerinden farksız titremesi vücudundaki laktik asit birikmiş her kası deli gibi sarsıp sızlatırken düşünebildiği tek şey, yürümeye devam etmesi gerektiğiydi. Korunacak her delik, her sığınak sıkı sıkıya kapatılmışken hayatta kalmayı istemek optimistlik, hayatta kalmayı beklemekse aptallıktı. Nerde olduğunu kestiremiyor, belirlediği bir yönden yoksun halde yalnızca ilerliyor, gözünün eriştiği her ev, apartman, dükkan girişine bakıyor ve her birinin sıkı sıkıya kapatıldığını görüyordu. Karşısından esen rüzgar yön değiştirdiğinde hissettiği anlık rahatlama, buz tutmamış açılarının da donmaya başladığını fark ettiğinde yok olmuştu. Kalıplaşarak genişlemiş telefon direklerinin yanından geçtiği her seferde sağına bakmaya devam etti, kısa bir süre sonra sığınabileceğini düşündüğü ilk arasokağa doğru yöneldi. Attığı ilk adımla beraber zınk diye durmuştu, zira karşısındaki manzaraya hayret ve mide bulantısı arasında gidip gelerek bakakalmakla meşguldü.

Üç adam ve bir kadın, kıyafetleri yağmalanmış ve kuvvetle muhtemel donmadan önce öldürülmüş yaşlı bir adamın bedeninin yanında diz çökmüştü. Ayaz dahi bu dehşet havasını silip götürmekte zorluk çekiyordu, ağzı hafifçe açılan Vitaly'nin büyüyen göz bebekleri, kısa süre sonra fark ettiği ve günlerdir bastırdığı açlığının kamçılandığını fark ettiğinde kapanmıştı, ve devam ediyor olduğu doğrultuda ilerlemeye devam ederek olay yerinden olabildiğince uzaklaşmaya niyetliydi. Birbirimizi yiyebilecek kadar çaresizleştiğimiz noktaya bu kadar çabuk erişebileceğimizi beklemiyordum. Kar fırtınası yetmezmiş gibi şahit olduğu manzarayla kanı tamamiyle buz kesen genç adam, odaklanabildiği tek görüntüyü gözlerinin önüne getirerek dayanmaya devam etti. Hissiyatını dahil nadiren hatırlayabildiği, bir parça ateş.

Korunaklı sayılmasa da en azından rüzgardan kurtulabildiği bir sokak arasına sığındığında, en karanlık noktasına çökerek titrerken aklında yalnızca küçük bir parça ateş vardı. Biraz olsun ısınabileceği, huzurla ölmeden önce biraz olsun gevşeyebileceği ufak bir ateş. Yıllar boyunca otlarını tüttürdüğü çakmağının ucundaki ateş.

Ateş.

Zihninde bir şimşek misali çakan ve kaybolan Vera'nın gözleri.

Gördüğünden dahi emin olmadığı imgenin gelip geçmesi, ardında bıraktıklarını düşünmesine sebep oldu. Bu dürtüyü görmezden geliyor olmasının sebebi, aklında sahnelediği tiyatrodaki tipik veda sahnesinden kaçınıyor olmasıydı, fakat an itibariyle ulaştığı noktada, çaresiz insanların midesine inecek, veya inemeden katılaşacak bir et yığınından farksız vaziyetiydi. Aptallıklarının ardı arkası kesilmediği Hogwarts'tan alabileceği çok fazla şey vardı, yaptıklarıysa zaman öldürmek, kalp kırmak, domine etmek ve tatminini damağında gezdirmekten başka bir şey değildi. Her biri geçici olan materyal zevklerin ardından baki kalansa yorgun bedeni, kaçırılmış fırsatlarıydı. Son olarak, rüzgarı kesen ara sokağı.

Ayaklarını sürüye sürüye kendisine yaklaşan silüeti çok geç farketmişti. Farketse de gardını almazdı, nitekim kabullenişi bedenine veba hızıyla yayılmış haldeydi. Ardında yayıyor olduğu ak ışık, ziyaretçisinin kim olduğu konusunda net bir izlenim veriyorken, buğulu gözlerini ovuşturacak enerjiyi kendinde bulamayan Vitaly, sessizlikten çatallaşmış ses tonuyla, neredeyse fısıldamıştı.

"Devam et. Yaklaş."

Silüet cevap vermedi, olduğu yerde durmaya devam etti, ve sonunda, dizleri üzerine düşerek Vitaly'nin ayaklarının dibine yığıldı. Tıkanmış idrak yolları ve kırık dökük bilgi kırıntıları yavaşça açılır ve toparlanırken, gözünü alan ışığın bir kaynaktan geldiğini, ve bir şekle sahip olduğunu fark eden genç adam, bunun kendisi için gönderilmiş bir patronus olduğunu anlamıştı. Bir Naja yılanı...


Günümüz

Bir gün ve iki gece, kardan ziyade çimenlere basarak yürüdüğü, yıkım halinde dahil zarif ve bir o kadar da hüzünlü görünen bu elf şehrinde geçirmiş ve dışarıya bir adım dahil atmamıştı. Kontrolsüz titremeleri ve dur durak bilmeyen titreme nöbetleri her geçen anda etkisini kaybediyor, hala gençliğinin baharında olan bedeni kendini yenilerken, hala yaşıyor olduğu gerçeğine kendini alıştırmaya çalışan zihni de ağır ağır iyileşmekteydi. Neredeyse tamamını uyuyarak geçirdiği günün ardından ilk defa, bulutların arasından zorlukla da olsa sıyrılan gün ışığının, pencere pervazından içeri girerek omzunun üzerine düştüğünü görmüştü. Gülümsedi. Etrafına bakınmak üzere ayaklandığında fena halde acıkmış olduğunu fark etti, ardındansa bir sonraki odada, el yapımı olduğu bariz olan ahşap bir sandalye, bir masa, ve üzerinde hazır bekleyen kahvaltısıyla tanıştı. Bir sıçrayışta eriştiği gıdaları, kelimenin tam anlamıyla çıkmış olduğu kıtlığa inat ağzına tıkıyordu. Bu kadar çeşidi bir arada nasıl bulunduruyorlardı? Kaynağı neydi? Umursamadı. Kendi kendine, inanamaz halde fısıldadı.

"Tanrım, hala rüyada olmalıyım."

"Yalnızca bir ay, sonrasında buranın ne kadar sıkıcı olduğunu fark edeceksin. Ah lütfen, yemeye devam et, gıdaya ihtiyacın var."

Kısa sarı saçlı, uzun boylu, kendisinden bir hayli olgun görünen silüeti gördüğü anda refleksle ellerini masadan çeken Vitaly, göz ucuyla adamı süzmeye devam ederek - tabağının kenarında duran çatalı fark edip - beslemeyi sürdürdü. Bu o muydu? Her şeyi yakıp yıkarak giden, yakalanamayan, tespit dahi edilemeyen, her ülkenin bakanlıklarının ayrı ayrı peşine düştüğü örgütün elebaşı mıydı? Lanse edildiği kadar acımasız terörist, Serpent Felis Leo.

"Ne düşündüğünü biliyorum" İşittiği sözcükler üzerine neredeyse boğulacak olan Vitaly, Orlov'luğunun getirdiği ve yalnızca artıklarına sahip olduğu kibarlıkla ağzını koluyla kapatarak öksürdü, ve karşısındaki zihnefendarın son sözcüklerini duymamış olduğunu diledi.

"Ve cevabım hayır genç dostum. Son birkaç haftadır bununla karşılaştığımdan, bakışını yorumlamam zor olmadı. Aaron Svensson, seni ölümün ellerinden çekip kurtaran doktorun. Sen de?"

"Ah, elbette. Adım Vitaly, Vitaly Orlov."

"Memnun oldum Vitaly. Önümüzdeki birkaç gün içerisinde gözetimim altında olacaksın, seni her sabah ziyaret edip durumunun stabilliğine bakacağım. Oldukça iyi görünüyorsun, yaptıklarım yalnızca rutin kontroller olacak."

"Teşekkür ederim Bay Svensson."

"Saygıdeğerliğe lüzum yok, yalnızca Aaron demen yeterli. Buradakiler otorite sembolleriyle akıllarını kaybetmiş durumda.

"Elbette, Aaron. Tam olarak neredeyiz?"

"Kadim Silvanesti diyarında, Yeni Deniz'in güneydoğusundaki adada, SFL'in evindeyiz."

Rotası değişerek sürüklenen geminin sihirsel bir yolla çekildiğini, deposunda farelerle beraber saklandığı gemide fark etmiş olan Vitaly, hangi yöne gittiklerini bir türlü kestiremediğini hatırladı. Sormak istediği çok fazla soru olmasına rağmen, karşısındaki adamın hala ayakta olduğunu ve kısa süre içerisinde gitmeye niyetlendiğini fark etmişti.

"Kahvaltın bittiğinde dışarı çık ve kaybolmadan güneşin tadını çıkar Vitaly, şimdi gitmem gerekiyor."

"Teşekkürler doktor. Yalnızca son bir soru sorma niyetindeyim. Neden doktor, şifacı değil?"

"Asan odanda değil ve öğrenmek istediğin şey bu mu? Merakını daha etkili kullanmalısın dostum. Akşam yemeği amfitiyatroda olacak, dışarı çıktığında sol tarafında kalıyor, katılman gerekli."

Ardını dönüp giden adamın geride bıraktığı onlarca soru içerisine asasının lokasyonu da eklense de, doymuş bir karnın verdiği tatminin tadı damağında kalmaya devam etti. Kıyafetlerinin yıkanmış ve katlanmış halde, odanın köşesinde durduğunu gördüğündeyse, şaşkınlık içerisinde üzerine bakmıştı. Oldukça sade, el yapımı olduğu aşikâr bir cüppe giyiyordu, bu ve eski kıyafetleri dışında da, kuvvetle muhtemel akşam yemeği için pencerenin kenarına bırakılmış bir cüppe daha vardı. Vitaly ayaklandı, karşılıksız olarak verilmiş bir başka cisim olan zümrüt yeşili kumaş, odadaki her şeyden daha fazla dikkat çekiyordu. Yanına eriştiğinde askıdan alarak göz hizasına getirdi, ön kısmını çevirdiğindeyse özlem ve hüzünle, göğsüne iliştirilmiş bir Slytherin rozeti olduğunu gördü. Dikkatle kullanılmış ve muhafaza edilmişti, en acemi gözler dahi bunu fark edebilirdi. Vitaly'nin fark edemediği şey ise, pencerenin birkaç metre ötesinde yürüyen kızı gördüğünde dağılan dikkatinin kaçırdığı, platin rengi teldi.

"Pamelia, yaşıyor! Burada! Tanrı'ya şükürler olsun! Peki ya Vera? Anabelle? Wilma?" Yükselttiği ümidini anında düşürerek, onların burada olmama ihtimalini kabullenmeye çabaladı, bu süre zarfında aklı Pam'deydi. Kargaşa ortamından ayrılma vakti geldiğinde gözlerinin her köşede aradığı kızı bulamadığını hatırladı, ve bu gerçeği kızın nasıl karşıladığını merak etti. Onu bırakıp gittiğini düşünüyor muydu? Haksız sayılmazdı, bunu düşünmesi doğaldı, zira Vitaly'nin hayatı terkediş ve terkedilişlerle doluydu. Dışarı çıkıp ona koşmamasının tek sebebiyse çok uzun süredir yalnız olması, ve bu yalnızlığın süreceğine dair hissettiği korkuydu. Yatağına devrildi. Her nasılsa, o lanet olası ara sokaktakinden çok daha çaresiz hissediyordu.

Kendini gösteren güneş ağır ağır kayboldu, bulutların ardından battı, ve karanlık teşrif etti.

Üzerine geçirdiği cüppenin omuzlarını, penceredeki yansımasına bakarak düzeltmesinin ardından saçlarına son bir kez çeki düzen veren Vitaly, ilerideki günlerde evi olacak taş bloğundan çıkıp, kapısını ardından kapamıştı. Amfitiyatro büyüklüğüyle dikkatini çeken ilk şey oldu, hemen ardındansa yanındaki yüksek kuleyi görmüştü. Şehirdeki her ev, her yapıt, uzun ağaçların tepesinde harap haldeki kuş evlerinin dahi mimarisi, belirli bir göz zevki bahşediyordu, ve bu göz zevki, içeride genel olarak birbirini tanımayan, ve bariz şekilde tanışan insanların oluşturduğu kalabalığın tepesindeki ışık kaynaklarını gördüğünde ikiye katlanmıştı. Oval camlar içinde ateş böcekleri...

Kendisini gözü bağlı halde dahi tek bir okla mıhlayabileceğini bilmediği Melodie'nin yanından geçip, ufaklığıyla uğraşan, fakat defalarca can alıp, ondan fazla can kurtarmış olduğunu bilmediği Pierretta'ya göz gezdirdi. Dönoru olduğuna dikkat etmediği, tanınmaz haldeki vampirin sağından geçti, kabile reislerine benzer saç örgüsü ve devasa boyutlarıyla ortama yaklaşan adamı gördüğünde, Pam dışında birini daha tanıyor olduğunu görerek duraksadı. Eğer gazetelerin, Leo'nun görüntüsünü yakalama konusunda başarsızlıklarını bastırmak adına boy boy bastırdığı resimler doğruysa, ünlü kurtadam Jacob Winchester'a bakıyordu. Masaya giderek yaklaşıyor, yaklaştıkça sırt kasları geriliyor ve kendisiyle iletişime geçen ilk insana kekelememeyi umuyordu. Ayaktaki bedenleri geçerek masanın uç kısımlarını görebilir hale geldiğinde önce hayret içinde kalarak Matthew Wood'u, sonrasında Ruthvell'i, Sonechka'nın babası olduğunu bildiği Stepanov'u gördü. Lanet olsun, geri dönmeli ve o kulübeden çıkmamalıyım. Bakışları ilerledi, tek başına oturan doktorunu, ve göz ucuyla baktığı sarışın cadıyı gördü. Son olarak, yıllardır görmediği, bir kardeş gibi büyüdüğü eski dostu Aizen'i, çaprazındaki Pamelia'yı, ve yanındaki Vera'yı görmüştü. Derin bir nefes çekerek rahatladı. Hayattalar, ve her biri onları terk ettiğimi düşünüyor. Direk gibi dikildiği yerde, elinin uzandığı ilk boş sandalyeyi çekerek oturdu. Her birini deli gibi özlemiş olsa da, yargılanmak istemiyordu, bugün değil.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Matthew Wood
KSKS Profesörü & Slytherin Bina Sorumlusu & ZAY Lideri
KSKS Profesörü & Slytherin Bina Sorumlusu & ZAY Lideri
avatar

Mesaj Sayısı : 2126
Kayıt tarihi : 14/06/10
Yaş : 26

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Çarş. Şub. 05, 2014 4:20 pm

Altı Ay Önce

Kemiklerinin ısınmasının verdiği tatmin, nefes almada çektiği zorluğun getirdiği rahatsızlığı mağlup ediyorken, ağır fakat sağlam adımlar atan bineğinin kemerine kapanmış parmaklarını kımıldattı. Gülünç haldeydi, orta yaşlarına erişmiş bir adama kıyasla edindiği tecrübelerin kendisini her duruma hazırlayabileceğini düşündüğü zamanları da aynı oranda gülünçtü. Matthew Dean Wood, bir devenin üzerindeydi, soğuk lâkin dondurucu olmayan rüzgarların estiği bir çölün ortasındaydı, dengede durmasını sağlayan her kası sızlıyordu, yıllardır parmaklarının arasında tuttuğu liderlik flamasını elinden almış bir adamın ardından gidiyordu. Sağında uzun bir süre haber alamadığı ve insanlığın ortak kurtuluş noktası olan Silvanesti'de yeniden buluştuğu eski dostu Pavel Stepanov vardı, bakışlarından rahatça anlaşılabildiği gibi içinde bulundukları durumdan o da memnun sayılmazdı. Kızından uzun süredir haber alamıyor olmasının getirisi gerginliği çizgilerini belirginleştirmiş, çenesini kilitlemiş, adamı hem yormuş, hem de yaşlandırmıştı. Solundaysa Lestrange'in baskınından beri yanında bulunmuş, yaralarıyla gece gündüz ilgilenerek Matthew'ı ayağa kaldırmış ve harekete geçmelerini sağlamış Valeria vardı. Hala yaşıyor olmasını kadına borçlu olduğunu biliyordu, zira düşmüş melek, alçakgönüllülüğün ne demek olduğunu zor yoldan öğrenenlerdendi. Gururunun yıkımı, kehribar gözlerin laneti olduğu günler, yalnıca geçmişinden ibaretti.

Üç devenin takip ettiği aygır yavaşlayarak durdu, kendi eğer kemerini çeken Matthew, yük olduğu hayvanın ağır ağır oturmasına müsaade edip, tıpkı diğerleri gibi kuma adım attı. Türbanla sarılı başı, olağandışı şekilde geniş cüppesiyle beraber, aniden bastıran rüzgarla dalgalanmaya başladığındaysa, bir şeyin yaklaşıyor olduğunu idrak etmemesi mümkün değildi.


Günümüz

Kaldırdığı baltasını şiddetle vurarak ikiye böldüğü son odunları da toplayıp, ahşaptan kapısını gıcırtıyla kapattı. Şöminesinin yanına stokladığı yakıt birikintisine son parçaları da bırakıp penceresinden dışarıyı gözlemledi. Sonsuz gibi görünen bulutların arasından kaybolan güneş yerini karanlığa, ve birkaç gündür hazırlıkları süregelen yemeğe bıraktığındaysa, had safhada olan gerginliği, zamanın sonunda gelmiş olmasıyla azalmıştı. Mağlubiyetini kabul etmesinin yanısıra, kendi elleriyle yetiştirdiği öğrencisinin evine muhtaç kalması, kollarındaki tüm gücün çekilmiş olmasının ana sebebiydi, ve gökyüzünden çıkıp gelen Castiel'a bir kez daha beden olsa dahil, bu durumu değiştirebileceğini düşünmüyordu. Odaklanabildiği tek şey hayatta kalmak, ileriye bakmak, ve belirli bir düzene sahip olmaktı, buna fena halde ihtiyacı vardı.

Amfitiyatronun önünde buluştuğu Pavel'i başıyla selamladı, ikisinin de tek kelime edecek durumu olmadığı aşikârdı. Verilmiş olan kibar davet ve altında yattığı bariz olan talebe icabet ederek içeri girdiklerinde Matthew, gördüğü ortamdan etkilenmekten kaçamamıştı. Çoğu tanıdık olan yüzlerin yanısıra, kurtulmayı başarıp adaya erişen yeni yüzler de umut vaat ediyordu. Mekan neredeyse büyülenmişcesine Büyük Salon'u andırıyordu, ilerleyen saatlerde aynı sıcaklığı barındıracağı şüpheli olsa da oldukça olasıydı. Koyu kahverengi gözleri büyükçe masayı bir uçtan diğer uca taradı, Her Şeyi Değiştiren henüz teşrif etmemişti.

"Etkileyici."

"Haklarını vermeliyim, kesinlikle öyle."

Eski öğrencileri tarafından özellikle boş tutulduğu belli olan kesime doğru ilerleyip, uygun gördükleri sandalyelere oturdular. Sabırsızlık, sakin ruhlu doğasını içten içte tırmalarken ifadesizliğini koruyan Matthew, Ravenclaw olduğunu hatırladıklarına mavi renkli çiçekler dağıtan, ve kendisini fark edip selam veren Pamelia'ya hafifçe gülümsedi. Ruhunu vuran özlemi tanımlaması zordu, an itibariyle yaşıyor olduğu huzurun zehirli olmasını içten içe istiyor olduğu gerçeğini inatla görmezden gelmeye devam etti, zira bunu kabullenirse, Silvanesti'yi yeni evi olarak kabullenmek zorunda kalacağını adı gibi biliyordu.

Tam da o anda, kafasındaki düşünce bulutunu dağıtarak ortama katılan, ve her daim olduğu gibi güzelliğini bariz şekilde öne çıkarmış Lea, kurtarıcısı olarak öne çıkmıştı. Matthew zorlukla konuştu, derin fısıltısındaki ses tonu herhangi bir ifade taşımıyordu.

"Uç derecede garip, saçmalık derecesinde samimi ve sıcak. Hoşgeldin Lea, Valeria'nın seninle birlikte gelmesini bekliyordum."

Gözlerini çevirdiğindeyse kendisine odaklanmış ikiliyi görmemesi mümkün değildi. Bakışlarına karşılık verdi, tıpkı genç Gryffindor Jacob'ı arenaya kapattığı gün verdiği derste verdiği gibi.

_________________
Spoiler:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Pamelia Cauas
Simyager
Simyager
avatar

Mesaj Sayısı : 3168
Kayıt tarihi : 14/05/11

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Çarş. Şub. 05, 2014 6:08 pm


Cadı yerinde oturmuş, dudaklarının kenarlarından dökülmeye çalışan salyalara engel olmaya çalışıyordu önündeki yemekleri seyrettikçe. Öyle açtı ki bir pegasusu dahi mideye indirebilirdi. Pegasus mu? dedi kendi kendine, bütün iştahı kaçıp yüzü kafasından geçen düşünceler hakkındaki rahatsızlığını bildirecek kadar buruşurken. Tek elini memnuniyetsizce guruldayan midesine götürdü. En azından artık ağzı sulanmıyordu. Tekrar yemeklere odaklanmak yerine, belki bu sefer Jesus'u görebilirim düşüncesiyle çevresine bakındı. Tam o sırada gözleri kendisinden biraz daha ileride oturan, bitkin görünümlü bir adamı yakaladı. Cadı, upuzun ve pek de derli toplu durmayan saçların ardına saklanmış, çıkık elmacık kemikleri ve kirli sakalın kapladığı çene yapısını tanıdığından emindi. Büyücünün düzgün burnu ve gölgede kalan mavi gözlerini ayırt edebildiğinde artık şüphesi kalmamıştı. Eski ışığını kaybetmiş o mavi gözler, hiç de kendisine yakıştıramayacağınız bir nevi dingin ifadesi ve dimdik duruşunu kaybetmiş adam; o eski harem ağasından başkası değildi. Vitaly Orlov. Pamelia yakın arkadaşını kim bilir ne zamandır görmediğini düşündü. Okul bittiğinden beri, koskoca iki yıldır... Eli anında cübbesinin içinde tuttuğu ufak çantaya gittiği ve masanın altında çantayı karıştırmaya başladı. Saptanamaz genişletme büyüsüyle içinde kişisel notlarını, araştırmasıyla ilgili bir yığın defteri ve bir iki de önemli kitabı tuttuğu küçük çantadan bir parça parşomen çıkarıp üzerine hızla yakın zamanlarda araştırmakta olduğu konuları karaladı. Kimeralar, Felsefe Taşı, Unicorn kanı ve daha niceleri. Üzerinde ismi, 'Pamelia Cauas, Simyager', ve Jaiden ile daha yeni derledikleri laboratuvarın adresi yazan, büyüleyemedikleri için muggle yapımına benzeyen zavallı kartlarının bir kopyasına üzüntüyle baktı. Parşomeni rulo yapıp kartı da arasında doğru düzgün durması için büktükten ve ikisini birlikte kahverengi bir kurdeleyle bağladıktan sonra yerinden kalktı. Uzaklaştığı sırada kimsenin boş sandalyesini kapmaması için Rowena Ravenclaw'un ruhuna dilekler gönderiyordu. Bir yandan da Vera'nın fazla dikkatini çekmemeye özen göstermeliydi. Orlov'a yaklaştıkça, Melodie ve Sunset'ten sonra bir kez daha o koşup sarılma dürtüsünün belirdiğini fark etti içinde. Ve bu isteğini nazikçe elinin tersiyle iten Pamelia, ne yeri, ne de zamanı diye hatırlattı kendine. Sonunda Vitaly'nin sandalyesinin arkasına geçtiğinde yavaşça, elleri arkasında büyücünün kulağına eğildi "Cehennemin dibinde olduğunu sanıyordum. Eh, neyse burası da onun yalnızca bir iki kat üstü zaten." Kendisine dönen büyücünün sesini tanıyıp tanımadığından emin değildi. Kendisi yılanın sesini çoktan unutmuştu çünkü. Sırtını dikleştirip eğildiği yerden doğruldu ve iki eliyle siyah, kemik gözlüğünü kenarlarından tutup çıkarttı. Gözlüğü Vitaly Orlov'un saçlarının arasından geçirip kulakları ve burun kemiğinin üzerine nazikçe bıraktı. Büyücünün irkilmesine pek de şaşırdığı söylenemezdi, ne de olsa uzun zamandır görmediğin birinden gelen fiziksel temas her zaman bir tehtid olarak algılanabilirdi. Vitaly'nin tedirgin bakışları karşısında sadece gülümsedi. İçten bir gülümseme. "Umarım hala simyaya ilgin vardır," dedi cebine sıkıştırdığı parşomen rulosunu uzanıp Vitaly'nin önüne bırakırken "Ziyafetin tadını çıkar." Gülümsemesini bir iki saniyeliğine özlem dolu bir bakışın bölmesine izin vererek arkasını döndü ve Vitaly'nin yanından uzaklaştı. Büyücüyü birkaç gün içinde göreceği gibi güzel bir his vardı içinde. Eh, ne de olsa parşomenin en altında bir yerlerde sıkışık da olsa belirttiği gibi o gözlüğe ihtiyacı vardı. 

Kendi yerine geri döneceği sırada birilerinin kolundan yakaladığını hissetti cadı. Kaşlarını merak içinde çatıp arkasına döndüğünde Jesus'u gördüğü için dört büyük binanın kurucularına şükranlarını sundu kısaca. Ve daha Pam ağzını açamadan sevgilisi, uzun zamandır onu aradıkları ve ona da bir yer ayırdıkları konusunda bir iki cümleyi endişeli tonuyla dile getirdi. Pamelia gülümseyip Jesus'un kendisini, Spring ve Jacob ikilisiyle, ne yazık ki, paylaşacakları yerlerine götürmesine izin verdi. Masanın yanından ilerlerken gördüğü eski tılsım profesörüne, aynı Matthew Wood'a yaptığı gibi kısaca selam verdi "İyi akşamlar, Bayan Ruthvell!" Yola devam. Masanın karşı tarafında, saçlarını mütemadiyen geriye atma alışkanlığından belli ki kurtulamayan Aizen Németh'i fark ettiğinde Jesus'un önden gitmesine aldırmadan masaya uzandı ve tabaklardan birinden yakaladığı yeşil zeytinin yarısını ısırıp diğer yarısını da büyücüye fırlattı. Zeytin Aizen'in kulağına çarpıp dikkatini dağıttığında kendi kendine kıkırdayarak Jesus'un ardından koşmaya başladı. Sevgilisine yetiştiği sırada masanın en ortası diyebileceği çıkıntının önündeki sandalyeye çevirdi başını, kim o yüce noktaya oturma şerefine layık görüldü acaba diye düşünerek. Ancak baktığı tarafta hayli parıldayan kuvvet-i muhtemel platin renkli bir cisim sebebiyle gözleri kamaşmış, görüşü bozulmuştu... Ah, diye düşündü, işte Serpent Felis Leo ve işte parıldayan saçları.

_________________

No one ever said it would be this hard.
yo:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Pierretta Qixinâ
Hufflepuff VII. Sınıf
Hufflepuff VII. Sınıf
avatar

Mesaj Sayısı : 6885
Kayıt tarihi : 04/09/10
Lakap : Nemesis, goddess of revenge.

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Çarş. Şub. 05, 2014 7:23 pm


:: Bir Önceki Gece ::

Bir türlü uykuya dalamayan kumral cadı, Silvanost'un büyülü topraklarının üzerindeki gerginliği çekmesini umarak, gecenin karanlığında ve ormanlık alanda çıplak ayakla gezinmeyi bir çözüm yolu gibi görmüştü. Ne var ki, temiz havaya ve zihninden uzaklaştırmaya çalıştığı düşüncelerinin hafiflemesine rağmen pek başarılı olamamıştı. Diğerlerine ne olduğunu düşünmeden edemiyordu. Silvanost'a gelen herkes harap haldeydi. Bütün günü, yaralı insanlara yardım etmekle ve o yaralıların arasında ikizini veya kuzenini bulma umuduyla geçiyordu. Bir yandan onları yaralıların arasında bulmak istemezken, diğer yandan her ikisi de Silvanost'a varamazsa kaçınılmaz sonla karşı karşıya kalacaklarını bilmek Etta'nın canını yakıyordu. Ailesinden yana hiçbir istediği olmamıştı şu zamana kadar. Henüz 5 yaşına bastığında, doğum günü partisi Leydi tarafından gönderilen anne ve babasının ölü bedenleriyle sona ermişti. Büyüdüğünde Fransa katliamında ikiz kardeşlerini ve teyzesini kaybetmişti. Bilmemesi gereken şeylere tanıklık ettiği için kuzeni September'ı öldürmek zorunda kalmıştı ve kuzeni, Pierretta'nın öldürdüğü ilk insandı. Silvanost'a gelmeden önce zarar görmemesi için ikizini Obliviate büyüsüyle olması gerektiği kişi haline getirmişti. Melisande'den haber alamamış ve kuzeni Mel ile ikizi dışında hayatta kalan tek akrabası Penthesilea halası tarafından da hayatı üzerine tehdit almıştı. Tabii ki Penth sadece tehdit etmekle kalmamıştı; Malcolm ve Etta'yı ayırmak, dahası henüz doğmamışken Emilié'ye zarar vermek için hepsine büyü yapmış, zamanı geldiğinde bu büyüyü geri almış ve umduğunu bulamamıştı. Etta'yı Malcolm'dan ayırmaya gücü yetmemişti. Malcolm, Qixinâ kızına ihanet etmiş olsa bile. Zamanla bu yaralar da sarılmıştı elbet ama akıl işte, unutmuyordu... Yine kiminin keyifle, kiminin huzursuz bir şekilde daldığı uykunun yokluğunda hatırlanıyordu hepsi tek tek. Derin bir nefes aldı gecenin kızı ve düşündükçe canının daha çok sıkıldığını anladığında, melekler gibi uyuyan Emilié'yi kontrol ettikten sonra Malcolm'un yanına döndü. Üzerine sinen gecenin soğukluğu Mourier'in yanına sokulduğu anda onu da uyandırmıştı. Uykulu gözlerini ovuşturan büyücünün bu haline gülümseyerek, göğsüne doğru uzandı cadı. Böylece kendini güvende hissedecekti. ''Neyin var?'' Malcolm'un endişeli ve uykulu sesi huzurunu yeniden kaçırmıştı. ''Bir şeyim yok. Sadece Melisande ve Jacquetta'yı merak ediyorum. Yarın belki de limana varan son gemiyle birlikte gelen tanıdığımız veya tanımadığımız neredeyse herkes burada olacak, ve onlar...'' Devam etmek istemedi porsuk. Endişeli bakışları söylemek istediği her şeyi ortaya döküyordu zaten. Malcolm sıcacık parmaklarıyla yanağını okşadığında kumral cadının çehresinde hüzünlü bir gülüş belirdi. ''Merak etme, eminim buraya gelmenin bir yolunu bulmuşlardır.'' Dudağını ısırdıktan sonra ikna olmuş gibi kafasını aşağı yukarı sallayan Qixinâ kızı, daha fazla konuşmak istemediğinden gözlerini yummuş ve kafasını büyücünün omzu ve boynu arasındaki boşluğa gömerken, Malcolm'un da kollarıyla onu sarıp sarmalamasına izin vermişti. İkna olmamıştı, inanmamıştı Malcolm'un sözlerine ama inanmak istiyordu. Sessizliğe gömüldü ve gecenin bir an önce bitmesini dileyerek gökyüzündeki yıldızların bir bir kaybolmasını, yerini günü aydınlatan sonsuz ısı kaynağına bırakması izledi. Güne ilk başlayan her zamanki gibi Emilié olmuştu. Tiz sesiyle bağırarak ve kıkırdayarak babasının ve annesinin yanına koşmuş ikisini de yeni güne uyandırmıştı.


:: Şimdi ::

''Anne, neden Aldrich'i de yanımıza alamıyoruz?''
''Diğerleri ondan korkabilirler, tatlım.''
''Ama Aldrich kimseye bir şey yapmaz ki!''
''Biliyorum, ama seni onu seviyorsun diye diğerleri de onu sevmek zorunda değiller, Emilié. Belki bir köpeğe alerjisi olan vardır, Aldrich'in orada olması onlar için güzel bir şey olmaz değil mi?''
''Hayır.''
''Onu bu gece Amfitiyatro'ya götürmek yok o zaman, anlaştık mı?
''Peki anneciğim.
''Aferin benim güzel kızıma.''

Saçını iki yandan bir tutam alarak arkada birleştirirken uzun ve salaş elbisesinin kuyruğunu çekiştiren, kendisiyle aynı model ve aynı renkteki elbisesiyle kendi saçının da yapılması için sabırsızlanan küçük kızı Emilié, Pierretta'yı aceleye getirerek, telaşlandırıyordu. Gülümseyerek dizlerini yere dayadı ve kızını yanına çektikten sonra kendisiyle aynı şekle soktu yumuşacık saçlarını. Kendi saçlarından farklı olarak Emilié'nin saçının birleştiği yere, elbiseleriyle aynı renkte, açık morla grinin bir araya geldiği çiçeği yerleştirdi. İşleri bittiğinde bu geceye özel düzenlenen, büyük ihtimal bütün SFL'lerin ve Silvanost'a gelen herkesin katılacağı yemek için Amfitiyatro'ya doğru ilerlediler. Çadırlarından çıktıklarında onları karşılayan Malcolm'un iltifatlarını kabul etmiş ve gülümseyerek karşılık verdikten sonra kalabalığa karışmışlardı. Kocasının -bu kelimeyi söylemeye bayılıyordu, ama hiçbir zaman belli etmiyordu- fazla rahat hallerine nazaran Qixinâ'nın Emilié'nin peşinden sürekli koşması alışılmadık bir durum değildi. Küçük kızının peşinden koşarken, sürekli yeni birilerini görüyor, çoğuna selam vermek veya gülümsemek zorunda kalıyordu. Emilié'yi kaybetmeden hemen önce Aizen ve kardeşini görmüştü. Kardeşinin daha iyi olduğunu görmek Etta'yı sevindirmişti çünkü daha o sabah Aizen onu yanına bıraktığında durumu çok daha kötüydü. Onlara gülümseyerek ayaküstü ufak bir muhabbet girişiminde bulunmuştu. ''Kardeşin çok daha iyi görünüyor, verdiğim karışımı mutlaka her gün içmesini sağla, Aizen. İyi eğlenceler.'' demişti ve yanlarında ayrılırken Aizen'in teşekkür ettiğini duyar gibi olmuştu. Kalabalık, gürültü demekti. Bu yüzden ne dediğini tekrar anlamak için arkasını dönmüştü ki Aizen ılık rüzgarda saçlarını savurarak arkasını dönmüş ve kardeşiyle birlikte Amfitiyatro'nun ortasındaki masaya doğru ilerlemişti. Pierretta da omuz silkerek kızını aramaya devam etmişti. Onu son gördüğünde Melodie'nin yanındayken, şimdi baktığında orada yoktu. Endişelendi ama yüzüne yansıtmadı. Olduğu yerde sürekli dönerek etrafına bakınıyordu sadece. Emilié yoktu hiçbir yerde. ''Emilié!'' diye seslendi boşluğa, hiçbir yanıt alamadı. Malcolm'a haber vermeye karar verdi. Masanın köşesine, Malcolm'u son gördüğü yere çevirdi bakışlarını ve Emilié'nin de orada olduğunu gördü. Rahatladı, derin bir nefes aldı ve hızlı adımlar ona gülümseyen insanlara gülümseyerek oyalandığından masada onun için ayırtılan yere iki kat daha yavaş varmıştı. Bu sırada Pamelia Cauas ve Vera Vlonjati'nin de orada olduğunu gördü. Pamelia'yı gördüğüne sevinmişti, Vera'yı ise pek tanıdığı söylenemezdi. Hogwarts'tan mezun olmadan önce onu birkaç kez görmüştü sadece. Yine de ismini biliyordu çünkü Etta okulda olduğu sürede herkesi tanıyordu ve isim hafızası da bir hayli kuvvetliydi. İkisine de gülümseyerek Malcolm'un yanına oturdu ve Emilié'yi tekrardan kucağına aldığında bütün endişesinin yok olmasına izin verdi. Ardından Pamelia'ya bu tatlı sözleri için teşekkür ettikten sonra Malcolm'a imali bir bakış atarak kıkırdadı. Emilié doğduğunda hangisine daha çok benzediği konusunda birçok kez muhabbet etmişlerdi ve gün geçtikçe, Emilié büyüdükçe annesine daha da çok benziyor oluşu, Pierretta'yı sevindiriyordu. Dişleri meydana çıkana kadar içten bir gülümseme yayılırken suratına birkaç insanın ardında hiç sevmediği insanla göz göze geldi. O an bütün neşesi yok olup gitmişti çünkü karşısında bu dünyada en çok nefret edebileceği tek insan dikilmiş, utanmadan sırıtarak yanlarına geliyordu. Qixinâ kızının yüzündeki gülümseme dağıldı ve ateş püsküren bakışları Penthesilea Qixinâ'yı hedef alırken kafasını 'gelme' anlamında iki kere sağa ve sola salladı. Malcolm, halasını orada görürse bütün geceleri mahvolacaktı ve bunun olmasına izin vermeyecekti. Bunun olmasını istemiyordu. Ailesini o cadıdan ve o cadının yapabileceği her şeyden koruyacaktı. Öfke dolu bakışlarını yumuşatarak dikkatini tekrar diğerlerine verdi. Bu sırada henüz konuşma fırsatı yakalayamadığı cadıya nazik davranmaya çalıştı, her ne kadar ününü bilse de. ''Aramıza hoşgeldin, Vera. Ben Pierretta Qixinâ.'' Gülümsedi, ona samimiyetsizlikle gülümseyen bakışlara. Pamelia'nın yanlarından ayrılışını izledi ve bakışlarındaki hoşnutsuzluğu yakalayan Malcolm'a iyi olduğunu da söyledikten sonra yanlarından ayrılmak, diğer çocuklarla oynamak isteyen Emilié'yi yerine oturttu. ''Yemek bitene kadar yanımda ayrılmak yok, küçük hanım. Yoksa Aldrich'le bir hafta oynayamazsın.'' Suratını asan küçük meleğinin ekmek içi kadar yumuşacık yanaklarına öpücük kondurdu. Bu onun da, kızının da gülümsemesine yardımcı olmuştu.

_________________
:: cold winds of hate begins to storm ::
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Malcolm Mourier
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1112
Kayıt tarihi : 06/09/10

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Çarş. Şub. 05, 2014 8:30 pm


''Malcolm. Ben de memnun oldum.'' Nazikçe tebessüm ettikten sonra, kızın bir nebze olsun rahatladığını sezebiliyordu. Sohbete dalacaktı elbetteki; lakin biraz bekledi. Ortamdaki garip kargaşa ve kuru gürültü sebebiyle etraftaki nem ile hissedilen arasındaki uçurum olduğu acı bir gerçekti. Nefes almak her geçen saniye daha da zorlaşıyor iken henüz ortama yabancı kalan kızı sıkmak istemiyordu. Bunun için çevreye göz gezdirmek üzere harekete geçti. Bir sürü tanıdık simayı bir arada görmek, şaşırtıcı ve bir o kadar da hoştu. Profesör Wood ve Profesör Ruthvell'da ortama teşrif etmiş ve bir zamanlar gözlerinde hain olan öğrencilerin bir nevi hayatlarının kurtuluşunu sağladığını düşünüyor olmalıydılar. Profesör Ruthvell'i her zaman sevmişti. Malcolm Mourier, henüz üçüncü sınıftayken kendisiyle uğraşan bir grup basit yılan grubunun saldırısını kucaklamasına ramak kala araya girişi geldi gözlerinin önüne. O günkü Malcolm'dan en ufak bir eser yoktu. O gün kendisiyle uğraşan yılan grubundan tehlikeliydi artık. Hayatın genç büyücüyle oynadığı oyun, destanlara konu olabilecek nitelikte olduğundan hiçbir şey imkansız gelmiyordu artık. Yine de şaşırıyordu. İstemsizce kıkırdadı.Başını çevirmesiyle birlikte, profesörle göz göze gelmiş ve gülümsemişti. Ruthvell, öğrencisinin bu denli değiştiğini bakışlarından anlamış ve büyücü de bunu gözlerinden okumuştu.

Kafasını tekrar çevirdiğinde yanındaki kızı neredeyse unutuyordu. Sohbet etmek için bir boşluk yakalamıştı ve dudaklarını aralamıştı ki yanlarına ilişen ve sima olarak olduğu kadar ismen de hatırladığı Pamelia Cauas'ı gördü. Vera'ya bir çocuğu sormasının akabinde aldığı cevabın sertliğini yaşıyordu ki, dikkatini üzerine çekmeyi başardı. ''Pamelia Cauas, büyümüşsün. Silvanost'a hoş geldin.'' O gece hiç etmediği kadar tebessüm edeceğinin bilincinde teslim etti bir kez daha kendisini. ''Malcolm! Sen... Yaşıyorsun.'' Uzun hikaye. Gülümseyip geçerken Malcolm, kızının Melodie Riley'nin kucağından Pamelia'nın kucağına inişine tanıklık etmişti. Melodie ile olan dostluklarını nasıl tarif edeceğini bilemiyordu. Yıllar önceki ikili, büyümüş ve değişmişti. Buna rağmen birbirlerini güldürmeyi halen başarabilmeleri, zamana göre büyük başarıydı. Melodie, Emilié'yi bıraktıktan sonra Malcolm'a doğru ilerlemiş ve büyücüyü hazırlıksız yakalamak istercesine atağa geçmişti ki, büyücü kıvraklıkla kızı bileğinden yakalamış ve oyununu alt üst edince sızlanarak yanlarından ayrılmasına neden olmuştu. Yıllardır beraber yaşadığı bütün insanlar, kendisini evinde hissettirmeye yetiyordu. Birbirlerine duygusal olarak da bağlı bir aileydiler ve bu gurur vericiydi. Sevgilisi, karısı Pierretta Qixinâ'da yanlarına gelince Malcolm, rahatlamıştı. Pamelia'nın az önce söz ettiği çocuğu görüp yanına gitmesiyle annesinin ve babasının yanına koşan Emilié Mourier'da yerini alınca sonunda Vera ile konuşacak fırsatı yakalayabilmişti. ''Kendini burada bulmayı beklemediğinin farkındayım, alışman zor olacaktır; ama nasıl, çadırını beğendin mi?'' Yine tebessüm.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Eritheia Fae Hyxest
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1551
Kayıt tarihi : 21/06/10
Lakap : Venus.

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Çarş. Şub. 05, 2014 9:07 pm

Birbirlerinin hayatlarına kıymetli başlıklar atmış bir kalabalığın içten samimiyeti, yıllar öncesinde kurulan dostluklara duyulan özlem mekandan yükselen tüm gürültünün kaynağıydı. Silvanesti'nin ihtiyar meşe gövdeleri varoluşundan bu yana bunca farklı tınıyı işitmemişti belli ki. Fae'ye oraya gelişinden beri en çok aitlik hissini tattıran unsur ise birkaç ayını doldurmuş insanların birbirlerine alışma çabasına şahit olmaktı. Memnuniyeti sorgulanırdı, zira uzunca bir süredir herkesin yaşam koşullarını iyileştirebilmek; daha doğrusu herkese yetebilmek için çalışıyorlardı. Silvanesti'ye kabul edilen herkes kısa bir zaman sonra her birine sırtlamak zorunda oldukları görevler düştüğünü fark ediyordu.

Öylesine uzun bir zaman geçmişti ki aradan, şimdi birkaç yılın sığ çizgilerin ötesinde derin izler bıraktığı yüzlere bakarken değişimlerini akla uygun göremiyordu. Yere indirir indirmez tekrar kucaklanmak isteyen küçük, beyaz tenli çocuğuyla dikkati dağılmış Freja'nın kat ettiği yolu, ona doğru gülerek ilerleyen Sunset'in ardında bırakmak zorunda kaldıklarını, Etta ve Malcolm'ın her şeye rağmen birbirlerine tutunabiliyor oluşunun güzelliğini... Her birini biriktiriyordu sanki aklında. Birkaç dakika önce içeri giren Aethra'nın mütevazı egosunun yerini alçakgönüllü bir kraliçenin hükmetme arzusuna bırakışını, ve güzel cadıyı belinden kavramış Felis'in neredeyse on yıl öncesinde tanıştığı o genç adamdan nasıl bu denli farklılaştığını. O an dikkatle bakmaya başladı büyücüye, zümrütün derinliklerine takdir edilesi bir başarıyla gizlediği memnuniyet Fae'yi gülümsetti. Devam ettiğinde, Hogwarts'tayken eğilimi olan tarafa dair şüpheler barındırdığı, fakat buraya alışabilmesini en çok dilediği kişilerden biri olan Vera'yı gördü. Yanından uzaklaşan güzeller güzeli Pamelia'ya kısa bir bakış atıp dikkatini başka yöne vermeye başlamıştı bile. Gece bitmeden onunla konuşmayı aklına not etti. Aralarına epey geç teşrif eden Aizen'i ve onda neredeyse gözle görülür değişikliklere yol açan kız kardeşini selamlamayı unuttuğunu fark ettiyse de, buna vakit bulamadan buğday teni iyice kavrulup yakıcı bir esmerliğe dönüşmüş kurdu seçti. Ensesinden uzanan kalın örgüsü, iri gövdesinin yüzeyine eklenmiş; dağlanmış yaralar ve küçük kesik izleri ile öylece duran Jacob'ın değişimiydi belki de, o aradan geçen zamanın özeti. Yakışıklı çehresine oturmuş koyu renkli bir şeyler vardı artık, vahşetin ağır kokusu gibi; daimi açlığın keskin tatminsizliği gibiydi. Fae'nin yüzüne dökülen acı bir tebessüm vardı şimdi, sebebi ise onunla aralarına giren mesafenin nasıl bu denli büyüdüğünü bilememekti. O an yanına ilişip bu tebessümü dağıtan Melodie'den kaçırmaya zahmet etmdi bu üzüntüsünü. Şimdilerde bakışlarını yakaladığı anda seçtiği, kaynağı belli olmayan daimi burukluğunun başlangıcını; burada, onlarla olabilmek için hayatı boyunca arayışını sürdürdüğü yeganesini dahi riske edebilecek birine dönüşmesinin hikâyesini biliyordu genç kızda ise. Aradan geçen uzun zaman, onun şimdiki benliğiydi belki.

“Özlem giderdiğim kişi sayısı bir elin parmağını geçmez. Pamelia'yı gördüğüme memnunum, listemdeki ilk isimse Vera. Şu köşedeki, Vitaly, onu da merak ediyorum. Tethys her zamanki gibi uzakta duruyor gibi. Şimdilik tespitlerim bu kadar.”

Zaman, en az Eritheia'yı değiştirmişti. Olduğu yere, yaptığı işe, içine çektiği yeni havaya dahi alışıyordu da insan, olduğu kişiyle yüzleşirken tökezliyordu. Yıllar önce yüreğine çöken ağırlıktan tatlı bir şikayet duyan, lâkin asla yorulmayan; adımlarını bir nebze yavaşlatmış bir cadıya dönüşmüştü. Daima mantıklıydı, daima önündeki sisi dağıtabilmek için savuruyordu da ellerini, yine de karanlık tükendiğinde isle kirlenmiş ellerine bakıp olduğu yere çakılıyordu sanki. Yokuş yukarı çıkarken en kıymetli parçaları eteğinden yere dökmüş, öfkenin onları dönüştürdüğü yakıcı ve kırıcı kişilere hayret ederek devam ettirmişti yolculuğunu. Durup geriye baktığında kusursuz denmese de güzel bir hayatı vardı, lâkin arayışlarla, koyu renkli hatalarla ve yanlış anlaşılmalarla doluydu. Derin bir nefes alıp son kez etrafa bakınırken daima suskun kalmak zorunda olmamayı diledi.

“Hâlâ eksik var.”

Manasını Melodie'nin anlayabileceği cümleyi bir tebessümle bitirmek istemişti, fakat gözleri kendileri için ayrılan yere oturmuş olan büyücüye kilitlendi. Daima cüretkarlığını koruyan gözlerindeki o kesiksiz bakış tanıdıktı, hatırladıkları ise Fae'nin içinde nahoş bir öfkeyi kıpırdatmıştı. Her şeye rağmen Wood'a renk vermeyerek başını hafifçe eğerek onu ve yanındaki ikiliyi selamladı. Aralarına katılan insanların bir kısmına Silvanesti'nin mümkün olduğunca hızlı kucak açmasını istiyor, geri kalan kısmına ise yalnızca tahammül ediyordu. Aniden aklına masada yerini çoktan almış olan doktor geldi, kasıtlı bir biçimde ona bakmamaya gayret ediyordu. Stepanov'un tam arkasında ayakta bekleyen, şüphesiz ki birilerini arayan Floja'yı görür görmez yüzündeki ifadenin yumuşadığını hissetti. Sol elini biraz kaldırıp kızın dikkatini çektiğinde tekrar Melodie'ye döndü.

“Floja geldiğinde yerlerimizi alsak iyi olacak. Felis'in bir an önce başlamasını istiyorum.”

_________________

“I love the ground under his feet, and the air over his head, and everything he touches,
and every word he says. I love all his looks, and his actions, and him entirely and altogether.”


₰ my love, my Christ:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Freja Feodora Lloyd
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 5690
Kayıt tarihi : 09/10/10
Lakap : Buz Kraliçesi.

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Çarş. Şub. 05, 2014 11:02 pm



“Seni o koca yerde tek başıma bıraktığım için özür dilerim.”

Garlyn'in tutku dolu bakışlarıyla buluşan buz mavisi gözleri birkaç saniyeliğine seyre dalmıştı. Şüphesiz bunun nedeni bu hisse olan zaafıydı. Günler büyük bir hızla akıp geçerken onun aşkının hatta tutkusunun eskimediği aksine büyüdüğünü her fark edişinde dudaklarında peydahlanan tebessüme engel olamıyordu Freja. Ufak adımlarla kocasının tam karşısında boy gösterdiğinde ise ince kollarını onun boynuna doladı ve dudaklarını araladı. “Belki fazlasıyla geç oldu ama senin küçük kopyan yanımdayken bunu aşmayı öğrendim, sonunda.” Alnında hissettiği buse yüzündeki tebessümü bir kat daha arttırırken ikilinin kulaklarını dolduran patırtı bir anda dikkatlerinin dağılmasına sebebiyet verdi. Küçük Lloyd'un tahta kılıcıyla yine iş başında olduğunu anlamaları pek uzun sürmemişti. Derin bir iç çekişin ardından kocasının kollarından kurtulan cadı, çadırın oğlu için ayrılan köşesine doğru ilerlediğinde gördüğü manzara karşısında kahkaha atmamak adına dudaklarını ısırdı. “Bunun sebebi sensin,” dedi hemen arkasında biten büyücüye. Son bir kez daha buz mavisi gözlerini onunkilerle buluşturdu ve gülümseyişi titrek bir alev misali ağır ağır sönmeye başladığında tekrar araladı dudaklarını. “Hadi, seni görmeden git artık. Yoksa tüm gün mızmızlanacak.” Dediklerinde haklıydı; Her ne kadar Freja alışsa da bu küçük Edmund için de geçerli diye bir kaide yoktu. Küçüktü ve sevgiye açtı. Sadece anne sevgisi yetmiyordu, en az annesi kadar babasınınkine de ihtiyaç duyuyordu. Ve daha şimdiden onun birebir kopyası olduğu belliydi. Gerek inatçılığı ve kararlılığı, gerekse sevgiye mest oluşu.

Tahta kılıcın çıkardığı gürültü dolu ses hala kulaklarında yankılanmayı sürdürürken biraz önce yanında bulunan adam yerini boşluğa bırakmıştı. Haliyle Freja da Edmund'un yanında dizlerinin üzerine çöktü ve oğlunun minik kılıcına el koydu.

“Seninle ne konuşmuştuk küçük bey?”
“Ama anne, onu bana babam verdi. Yanımızda yokken seni koruyacağım.”
“Pekala, küçük Lloyd ama bugün için bir tehlike yok. Baban her yeri kontrol ettiğini ve güvende olduğumuzu söyledi, yine. Her zaman olduğu gibi... Yani bu demek oluyor ki, tahta kılıcını saklayacaksın, anlaştık mı?”
“Anlaştık.”
“Öyleyse kılıcını yerine bırak ve akşam yemeğine gidelim olur mu? Hem Emilié sensiz sıkılıyordur.”

Kafasını düşünceli bir edayla sallayan küçük oğluna gülümsemeye devam ederken derin bir nefes verdi. Babasının küçük oğlu daha şimdiden seni korumanın peşinde... İç sesinin fısıldadığı kelimeler sayesinde düşüncelere dalan genç cadı oğlunun sımsıcacık dokunuşuyla birlikte kendine geldi. Küçük bir kurt adamdı ve bunu hatırladığı her zaman içinde peydahlanan endişe tohumlarını ezip geçemiyordu. Günden güne büyüyordu ve günden güne gelişiyordu. Endişeleri yersiz değil tam aksine bir annenin sahip olması gereken türden doğaldı. Düştüğünde yahut bir tarafını incittiğinde babası tarafından ona bahşedilen bu yeti devreye giriyor, göz açayıp kapayana kadar iyileşmesine neden oluyordu. Belki bu yönden iyiydi fakat yine de bu içindeki endişeleri dindirebilecek kadar güçlü bir sakinleştirici değildi. Daha fazla oyalanmamak adına ayağa kalkıp uzun, beyaz elbisesine çeki düzen verdikten sonra Edmund'un yanağına tatlı bir öpücük kondurdu ve onu da kucaklayıp çadırdan ayrıldı.

Birkaç dakika içerisinde Amfitiyatroya varan cadı kalabalık karşısındaki şaşkınlığını gizleyememenin gafletine düşmüştü. Ardından bakışları tam karşısında duran ve bir zamanlar Hogwarts'ın profesörleri olan üçlü de gezindi kısa bir müddet. Lea'nın kucağındaki ufaklığa takılan şaşkın bakışlarını hissettiğinde ise gülümsemeden edememiş, ardından hepsini başıyla selamlayarak birkaç adım daha atmıştı. Bakışları hâlâ salonun içinde gezinirken sessizce konuşan Fae ve Melodie'yi, ardından Pamelia'yı, Aizen ve yanındaki cadıyı son olarak da isimlerini duyduğu fakat tanışmaya pek lüzum görmediği Vitaly ve Vera'yı seçti. Kız kardeşinin de içeriye adım atmasının ardından kadro tamamlanmıştı.

“Anne Emilié orada bak! Orada!”

Kucağında debelenen oğlunun şakıdığı isim üzerine Etta ve Malcolm'a doğru ilerledi. Kısa bir sohbetin ardından kendi yerlerine ilerlemeleri gerektiğini binbir çaba sarf ederek oğluna anlatan cadı, uzlaşmak için adeta debeleniyordu. “Yemek bittikten sonra istediğiniz kadar oynayabilirsiniz. Ama şu an senin benim yanımda olman gerekiyor, Edmund Luke Lloyd.” Sinirlenmeye başladığında ona böyle hitap ettiğini adı kadar iyi bilen küçük büyücü bakışlarının ardında ortaya çıkan beyaz bayrakla pes ettiğini vurgular nitelikteydi. “Aynı şey senin için de geçerli küçük hanım. Yemekten sonra, anlaştık mı?” Kafasını sallayan cadının saçlarının arasına bir öpücük kondurdu. “Anne olmak için fazla acele ettik sanırım,” diyerek Etta'ya takıldıktan sonra onları bekleyen Sunset ve Lynn'in yanına doğru ilerledi. Sunset'in kestane rengi buklelerinden birini parmaklarına dolayıp oynamaya başlayan Edmund halinden bir hayli hoşnut görünüyordu. “Daha şimdiden ne kadar çapkın olduğunu görüyor musun?” Bitkin bir ses tonuyla bahşettiği kelimelerin hemen ardından bakışlarını Lynn'e çevirdi.

“Umarım bu akşam bizi zehirlemezsin.”
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Aimée Lynn Ruthvell
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1563
Kayıt tarihi : 13/11/10
Yaş : 22
Lakap : Daisy.

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Çarş. Şub. 05, 2014 11:27 pm


“İnsan ateşin varlığını, arkasında bıraktığı küllerden anlar.”

Zihninde yanıp sönen anlık bir cümlenin üzerinde bıraktığı yadsınamaz etkisiyle dudaklarındaki tebessümünü yitiren Ruthvell kızı, okyanus maviliğini buğulu pencerenin görmesine izin verdiği küçük manzaraya çevirerek etrafını saran hatıraların girdabına kapıldı. Öylesine uzun zamandır yoldaydılar ki, bu yolculuğun ne zaman ve nasıl başladığını dahi çoktan unutmuştu. Sessiz sedasız girip yolda onlara eşlik edenler, ardında büyük izler bırakarak aralarından ayrılanlar ve o kaçınılmaz son gelene dek her daim yan yana kalacak olanlar… Sınırları çok uzun zaman önce silinmiş, haritası kaybolmuş sonsuz bir labirentin içinde dolanıp durduğu hissini içinden atmayı başaramazken, çıkabilmek için çırpındıkça kaybettiklerinin omuzlarına yüklediği o ağırlıktan bir türlü kurtulamıyordu. Çok fazla kayıp vardı, çok fazla ölüm. Anılarının karanlığından kaçmak için ne denli uğraşırsa uğraşsın Lestat’ın çok derinlere nakşolmuş varlığının acısı ilk günkü kadar yakarken canını, ılık bir damla gözyaşı süzüldü yanaklarına doğru. Bir insanın yüreği bu kadar acıyı, bu kadar yarayı içinde barındırabilir miydi gerçekten? Ne zaman dayanamayacak duruma gelip kendi kendini zehirleyecekti?

“Ay çöreklerini masaya götürelim mi?”

“Lynn?”

Bonheur ikizlerinin eşsiz bir Fransız aksanına sahip sorularıyla düşüncelerinin arasından kopup gelerek yeniden ayaklarını yere bastığını hisseden cadı, elinin tersiyle hızlıca gözünden akan o yaşı sildi ve onlara bakmadan evet anlamında başını sallamakla yetindi. Yemekleri hazırlama görevine gereksiz bir hevesle atlarken böylesine zorlanacağı aklının ucundan bile geçmemişti ve saat ilerledikçe yetiştiremeyeceği korkusuyla telaşlanıyordu. “Claudia, içecekler hazır mı? Iva, Mia, çörekleri götürdükten sonra gelip şu tavukları alın. Saat kaç? Freja hala gelmedi mi? Vaftiz oğlumu da getirse iyi eder.” Sorularının ve farkında olmadan verdiği emirlerin ardı arkası kesilmezken pencerenin yansımasından Vera'yı her zamanki küçük yemek hırsızlığıyla gördüğünde kaşlarını çatıp ellerini bir bir anne misalini beline koyarak arkasını döndü. "Çek o ellerini Vera! Onlar misafirlerimiz için." Ses tonunun ciddiliğine rağmen muzur bir ifadeyle gülümseyerek güzel cadıya baktığında gözlerinin ardındaki belli belirsiz heyecanı rahatlıkla seçen Lynn, bunun nedenini de bir o kadar iyi biliyordu. Onda bile hala böylesine hislerin barındığını görmenin verdiği şaşkınlıkla harmanlanmış saygısıyla tekrar arkasını döndü ve üzerindeki çirkin önlüğü çıkararak ellerini yıkadı. Mutfakta geçirdiği uzun saatlerin ardından yarattığı eserleri büyük masada görmek için sabırsızlandığını gizleme zahmetine katlanmayaysa hiç niyeti yoktu.

Tozlanmış hatıraları birer birer canlanıyordu gözlerinin önünde orada toplanmış kalabalığı gördükçe. Etta ve Malcolm çifti dikkatini çeken ilk noktaydı; onları böylesine mutlu ve bir arada görmek nedensiz bir tebessümü nakşetmişti dudaklarına. Başıyla hafifçe selam verip yürümeye devam ederken Melody ve Fae'nin her zamanki gibi yan yana oluşunun verdiği alışkanlık hissinin ardından güzelliğiyle bakışlarının odak noktası olan Vera'ya göz kırptı ve hemen arkasından uzun süredir görmediği annesinin yanına giderek kollarını boynuna doladı. Oldukça gergin olduğunu hissetmesine rağmen onu kendi evi gibi gördüğü yerde ağırlamaktan tarif edilemez bir haz alan Lynn, yanağına küçük bir öpücük kondurduğu kadının, iki yıl öncesine kadar yüzünü bile görmek istemediğine dair tonlarca itham sıralayan kızının bu sıcak tavrına şaşıracağına emindi. "Hoşgeldin anne." Üstüne basa basa telaffuz ettiği kelimeden sonra Profesör Wood'a karşı hiç eksik etmediği o aşina saygısıyla selam verdi ve Sunset'le Freja'nın durduğu köşeye doğru ilerledi. Freja'ya duyduğu özlemi sıkıca sarılarak biraz olsun gidermeye çalışan Ruthvell kızı, dikkatlice kucağına aldığı vaftiz oğluna bakarken Lestat ölmeseydi sahip olabileceği hayatı düşünmeden edemedi. Bütün bunlara sahip olabilir miydi peki? Ya da olsa bile bunlar ona hep arzuladığı mutluluğu verebilir miydi?

Buzlar Kraliçesinin alaylı sözlerini işittiğinde umursamaz bir tavırla omuz silkti ve yeni hatırlamışçasına bir yüz ifadesiyle yanında duran iki güzel cadıya döndü.

"Yardım etmek için erken gelmeye söz vermemiş miydiniz siz?"  
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Jaiden A. Mustang
Simyager
Simyager
avatar

Mesaj Sayısı : 52
Kayıt tarihi : 11/07/13
Lakap : Jam.

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Perş. Şub. 06, 2014 12:07 am


Herkesin özlediği ya da özlemediği tüm simaları görmesiyle ortaya çıkan o neşe dolu ses karmaşasıyla arasına karışan soğuk selamlaşmalardan kaçmaya çabalamıştı ancak başaramamıştı. Zira geri dönerse Pam onu laboratuarı temizlemeye devam etmesi için başının etini yiyecek, Jam'in hayat amacını yeniden yitirmesine yol açacaktı. Bir haftadır işittiği tek cümle 'Jam, buraya da el atalım, şununla ilgili olan kitapları buraya koyarız.' idi. İlk başlarda hevesle koşturuyor, Pam'in hayalindeki o mükemmel simya laboratuarına kavuşmaları için tam güç harcıyordu, ancak ilk günlerde çok fazla çalıştığı için artık takati kalmamıştı. Pamelia'nın özel Sebastian'ı olmaktan kaçacak an arıyordu ve bu yemek gelebileceği en güzel ana denk gelmişti. Ortama hakim olan telaştan kurtulup bir köşeye sinmek, biraz da olsa uyuyabilmek istiyordu. Göz gezdirdi ve kendisine bir yer bulması çok sürmemişti. Topuklarını poposuna vura vura gözüne kestirdiği yere gitti. Tekli koltuk rahatsız gözüküyordu ancak umurunda değildi, oğlanın. Bedenini direk olarak oraya bıraktı. Göründüğü kadar rahatsızdı, ama uyumasına engel değildi. Olamazdı da. Yarım saat kadar uyusa kâfiydi, zaten. Gözlerini kapatıp Pam'in gelip onu rahatsız etmemesini diledi.

Pam'in ona seslendiğini işitti. Yine bir şeylerin peşindelerdi, her zamanki gibi. Daha doğrusu Pamelia yine bir şey arıyordu ve Jam onun Sebastian'lığını üstleniyordu. Bir şeye odaklandığında Pamelia'ya söylenen her şey dikkat dağıtıcı özellik taşıyordu ve cırlamasına katlanmak zorunda kalırdınız öyle bir anda. O gibi durumlarda da hizmetkar rolüne geçiş yapıyordu, Jaiden. Felsefe taşıyla ilgileniyordu, galiba. Emin değildi. Rüyasında bile çalışmaya maruz kaldığı için hayattan bezdiğini gösteren o ifadesini takınmıştı. İsminin söylendiğini duyuyordu, etrafa bakındı. Kimse yoktu. Ardında omzundan sarsıldı, gözlerini açmaya çabaladı ancak ilk seferinde zorlandı. İşaret parmaklarının eklem kısımlarıyla gözlerini ovuşturduktan sonra uyandı, ne kadar süre uyuduğunu bilmiyordu. Bir şeyler söyledi Pam ama o an için kulakları işitme eylemini yapmaktan feragat etmişti. "Tamam birazdan yanına geleceğim, o zaman konuşuruz." diyerek Pam'i yaptığı işe devam etmesi için yanında göndermiş oldu. Birkaç dakika içinde toparlanmış, etrafa bakınmıştı. Ravenclaw'dan tanıdığı simaların elinde çiçekler gördü ve bunu yapabilecek tek bir insan tanıyordu. Pamelia Cauas'dan başkası değildi elbette. Yerinden kalkıp yemek masasının oraya doğru ilerledi. Ortamda hala bir telaş mevcuttu. Önce Jesus'ı gördü önce. Sonrasında yanında oturan Pam'i. Yanına gidip kendisini kucağına bıraktı. Kızın zayıf bacaklarının onu taşıyabileceğinden bir an şüphe duymuştu ama orada olmadıkları 5 ay boyunca pratiğini yapmışlardı. "Özledin beni, değil mi? Hey, Jesus sen nasılsın?"
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Jesús Adrian Vargas
SFL & Kurtadam
SFL & Kurtadam
avatar

Mesaj Sayısı : 665
Kayıt tarihi : 19/02/12
Yaş : 26

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Perş. Şub. 06, 2014 12:18 am

Yasak Orman'daki kulübeden çıkıp Silvanesti'ye geleli henüz yedi ay olmuştu. Soğuğun tenine bıçak gibi değdiğini hatırlamakta, onca zaman geçmiş olsa bile zorlanmıyordu Jesus. Nefes borusunun dahi donduğuna yemin edebilirdi. Nasıl yaşamıştı o soğukta onca süre sadece sevgilisinin yanında olabilmek için, kendisi bile hayret ediyordu. Çünkü, ne zar zor yakabildiği ateş, ne üst üste örtündüğü büyülü yorganlar kar ediyordu o dönemde. Aklındaki tek plan ise Pamelia'ya evlenme teklif etmek ve evet cevabını duyduğu anda onu da alıp Silvanesti'ye dönmekti. Fakat, hiçbir şey düşündüğü gibi olmamış; Jesus sadece yediği soğukla bir başına dönmüştü yoldaşlarının yanına. O geldikten sonra da ufak yığınlar halinde insanlar akın etmeye başlamıştı Silvanesti'ye zaten. Kendisinden kısa bir süre sonra da sevgilisi yanındaki ibişle beraber geri dönmüştü; hem Silvanesti'ye hem de kollarına. 

Bir kolunda sevdiği diğer kolunda sevdiği gibi hoş ve iki canlı Spring'le tıngır mıngır ilerlemekte kararlıydı Jesus amfitiyatroya varana dek. Oysa, kanı kaynayan ve bir türlü sakin olamayan sevgilisi sabırsızlığı doruklarda yaşıyor ve Jesus'un yürüme keyfini epey bir baltalıyordu. Tabii, diğer tarafta da yürümelerini iyice zehir eden karnı ciddi manada burnunda olan Spring de hamileliğin verdiği hassasiyetle bir üşüyor, bir terliyordu. Haliyle üzerindeki ince montu bir çıkarıp bir giyiyor ve bunun için de duraksamak durumunda kalıyorlardı. İki kadınla uğraşmak hiçbir zaman bu kadar zor olmamıştı. Sahi, Pamelia başlı başına yüz kadına bedeldi; Jesus'un artık kadınların çekilmezliğine alışması gerekiyordu. Genç büyücü sevgilisinin saçlarının burnuna değmesinden rahatsız olmadan, kokusunu içine çeke çeke, sürekli kulağına onu oyalayabilecek bir kaç kelime mırıldandı o yol boyu. Spring de ikilinin arasındaki ilişkiyi gülen gözlerle izledi ve genel anlamda suskun kalmayı tercih etti. Zira, Pamelia'nın kendisinden pek haz etmediği aşikardı. Sonunda yavaş yürümekten ne kadar sıkıldığını açıkça belli ederek Jesus'un kolundan kopup ceylan gibi sekerek ve tökezleyerek ilerledi Pamelia. Spring'in içinde tutamadığı kahkahası ve Jesus'un koca sırıtışı cadıyı deli etmeye yetmişti. Jesus, gözleriyle Pamelia'yı izlerken Spring'e doğru eğdi kafasını.

"Bakma sen, huysuz ama yakında alışacaksın."
"Ben ona çoktan alıştım. Ama onun biraz daha zamana ihtiyacı-aaay!"
"N'oldu?!"
Jesus, gri gözlerini cadının karnına baskı uyguladığı eli üzerine döndürdü. Surat ifadesi çaresizliğin en hasını yansıtıyordu o an. 
"Tekme attı canım, bir şey yok."
"Senin bu fazla tepkilerin..." 

Gözlerini devirdi ama kendini gülmekten de alıkoyamamıştı. Yürümeye devam ettikleri sırada, amfitiyatroya çoktan giriş yapmışlardı, sevgilisini arayan gözleri cadının kaybolduğunu ortaya sermekte çok da gecikmemişti. Yüzünü buruşturdu ve "Bul şimdi bu kızı bulabilirsen Jesus." diye mırıldandı. Spring sorar gözlerle oğlana döndüğünde Jesus'un kendi kendine konuştuğunu anlamıştı ve mahcup bir gülümsemeden fazlasını yapamamıştı.

Kocaman etrafı dolmaya başlayan bir masa vardı önünde. Ucu bucağı yok gibiydi ve insanlar fıkır fıkırdı. Pamelia'yı orada bulmak, samanlıkta iğne aramakla eş değerdi. Derin bir nefes aldı ve ilk olarak Spring'i rahat ettirmek için onu Pierretta'nın yakınlarında bir yere yerleştirdi. Cadının rahatının yerinde olduğuna inanınca, içi rahat edince yanından ayrıldı ve sevgilisini aramaya koyuldu. Gördüğü yüzleri ona okul yıllarını hatırlatıyordu. Hogwarts'ın çoğu oraya gelmiş olmalıydı. Gözleri Vera Vlonjati'ye değdiğinde aklından geçirdiği ilk düşünce, bu kadar güzel birini daha önce nasıl görmediğiydi ki bunu Pamelia bilse oğlanın derisini yüzerdi. Ardından siyah saçlara sahip sevgilisinin beyaz suratı görüş açısına girmişti. Sonunda onu bulduğuna şükretti ve alaycı ses tonuyla "Bir daha yanımdan ayrılırsan gözlüklerini kırarım." dedi. Pamelia'nın yeni aksesuarlarına hala alışamamıştı Jesus ve her fırsatta da bununla dalga geçmeyi eksik etmiyordu. Pamelia, kaşlarını kaldırarak "Hıııııı!" derken Jesus onu çoktan elinden tutmuş ve Spring'in oturduğu yere doğru çekiştirmeye başlamıştı. Bu sırada gözüne takılan sinir bozucu yılanı da görmemiş değildi. Tam o an beş saniyelik, şok etkili bir duraksama yaşadı Jesus. Az önce bahsi geçen gözlükler Vitaly'nin suratındaydı. Dişlerini sıktı ve hesabını sonra sormak üzere yürümeye devam etti. Spring'in yanına vardıklarında cadının üzerine eğilmiş ve onunla konuşmakta olan Jacob'ı görmüşlerdi. Pamelia'nın tırnaklarını Jesus'un avcuna geçirmesi de aynı saniyelerde gerçekleşmişti tabii. Jesus elini cadının elinden çekip ona döndü ve "Bak, sakın saçma sapan konuşma." diye uyardı. Ardından işini sağlama alıp aynı şeyi bir daha yaşamamak için sızlayan eliyle cadının bileğini kavradı ve onu da Spring'in yanında boş bir sandalye bırakarak diğer tarafa oturttu. Pamelia'nın yanına oturup sonunda rahat bir nefes aldığında Jacob ve Spring'in konuşmalarının bitmesini bekledi; kralı selamlamak için. Bu sırada Cauas'la uğraşmaktan yine kendini alıkoyamıyordu. Etta ve Malcolm'un bebeklerini göstererek "Eminim evlenirsek daha güzelini yapabiliriz." dedi Dünya güzeli bir bebekti ikilininki. Sadece Pamelia'yı gaza getirmeye çalışıyordu evlilik konusunda, her ne kadar yapabileceğinden emin olmasa da.


En son Jesús Adrian Vargas tarafından Perş. Şub. 06, 2014 12:51 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Spring Winchester
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 743
Kayıt tarihi : 11/01/11

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Perş. Şub. 06, 2014 12:44 am

Aethra May Winchester...
Aklındaki tek düşünce herkesin aksine dünyanın üzerine iblis misali çöken soğuk değil; yarın hatta belki yarından da yakın bir zamanda dünyaya gelecek olan kızıydı. Onun, mükemmel bir hayat hak ettiğini düşünüyor; fakat doğacağı hayatın mükemmel olacağını düşünmüyordu Spring. Babasının ve annesinin Aethra'ya duyacağı saf sevgi kuşkusuzdu. Hatta irdelemeden bakınca tabloya, Jacob kraldı ve kızları da bir prenses olarak dünyaya gelecekti. Rahat, huzurlu, keyfi yerinde bir bebek, bir çocuk, bir genç kız olacaktı yani. Fakat, buz dağının ardı öyle farklıydı ki Spring için... Fakat, cadı o kadar boş vakte sahipti ki düşünmek için, artık bilinçaltı korku dolu tezler üretmeye başlamıştı. Uykularını bölen kanlı, delice kabuslar biraz daha devam ederse, yaşlanmasına sebep olacaktı cadının. Şimdiye kadar saçmalama seviyesinin en zirvesinde de, bir defasında Jacob olduğuna yemin ettiği  bir kurtu karnını kemirirken görmüştü cadı rüyasında. Bunun üzerine de iki gün Jacob'la aynı yatağı paylaşamadığı olmuştu. Sevdiği adam ise, sabırla cadının normal bir insana dönüşeceği zamanı bekliyordu ve onun her isteğini yerine getirip durup dururken çıkartığı boş dertlerine çözüm olmaktan yorulmuyordu. Aslında, cadı sadece fazla evham yapıyordu; hepsi de buydu.

Yine o sıra aklına takılan sıkıcı bir tezi irdelemekten sıyrılmasına o an yardımcı olan ses Jesus'un sesi olmuştu. Dalıp gitmiş olan gözleri oğlanın gri gözleriyle buluştuğunda gülümsedi cadı. Yol boyunca Pamelia'nın fıkır fıkır olan haline özenip durmuştu. Aethra'nın karnında koca bir gülle gibi yer etmeden önceki hayatına derin bir özlem duyuyordu. Henüz doğmamış olan kızını Jacob'la baş başa bırakıp eskisi gibi ağaç tepelerinde gezme planları yapmaya başlamıştı bile. Yanlarından uzaklaşan Pamelia hakkında ufak çapta bir kritik yaparken yine aşırı tepkisi yüzünden panikletmişti birilerini. Bu sefer şanslı kişi Jesus'tı. Neyseki onun kaybı büyük değildi. Sadece, Pamelia'yı bulması gerekecekti.

Amfitiyatroya girdiklerinde Jesus, kendisine emanet edilen cadıyı rahat ettirene kadar başından ayrılmamıştı. Spring hamileliğin verdiği gereksiz huysuzluk yüzünden her şeyden bunaldığı gibi fazla ilgiden de bunalmıştı o an. Sonunda dayanamayarak gözlerini belertti. "Lütfen artık sevgilini bulmaya git. Gerçekten çok iyiyim." Jesus uzaklaşırken üzerindeki montu neredeyse yüzüncü kez çıkarmaya yeltenmişti cadı. Bu sırada montunun yakalarını kavrayan ve onu çıkarmasına yardım eden kişiyi göremiyordu fakat minettardı. Koca karnı yüzünden pek hareket edebildiği söylenemezdi. Saçlarının arasına bırakılan öpücükle gülümsemesi yüzünde yer etti ve az önceki memnuniyetsiz halinden eser kalmadı. Montunu çıkarmasına yardım eden kişi tabii ki Kral Kurt'tu. Jacob'ın eğilmesi için elini oğlana doğru uzattı. Parmakları sevgilisinin ensesine değdiğinde onu biraz daha eğilmesi için kendisine çekti ve dışarıdan bakınca oldukça korkutucu görünen kurtu öptü.
"Tekrar kaybolmayacaksın değil mi?"
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sunset Miranda Allison
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 3162
Kayıt tarihi : 02/02/11
Yaş : 23
Lakap : Mirana Nightshade.

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Perş. Şub. 06, 2014 1:48 am


İşin en başından beri olanları takip etmeye çabalıyor, her şeyin planlandığı gibi giderken hiçbir şeyin mahvolmadığından emin olmak istiyordu, sadece. Mükemmeliyetçilik duygusu onu yeniden ele geçirmişti. Görmediği özlediği simalar teker teker gözlerinin önünden geçerken çehresindeki tebessüm biraz daha büyüyordu ama görmek istediği asıl kişiler önünden geçenler değildi, elbette. Fae'yi bulup klasik durum değerlendirmelerini yapıp kendisiyle aynı fikirde olan birini bulduğu için rahatlaması gerekiyordu, önce. Sonra Freja'yı bulup onu küçük Lloyd'un yaramazlıklarından kurtarması ve biraz olsun o annelik telaşesinden sıyrılıp kendine gelmesini sağlamalıydı. Etrafta geziniyor, sadece insanları izliyordu. Bunu yapmayı hep sevmişti. İnsanları izleyip, tepkilerini görmek, onları gözlemlemek bir şekilde iyi olmasını sağlıyordu. Onlarda gördüğü şeyler kendi yaşadıklarının aslında çok da abartılmayacak aslında daha kötülerinin de olduğunu hatırlamasını sağlıyordu. Aizen'in gözünün önüne düşen saçlarının geriye atarken gösterdiği sabrı takdir etmişti, mesela. Kendisi kimi zaman bunalıyor saçlarını kesip o çileden kurtulma fikrinin cazibesine kapılıyordu, kısa süre sonra saçmaladığını kabul edip vazgeçmesini de biliyordu, elbette. Silvanestideki kalabalık artıyordu, bu durumu her ne kadar iyi gibi görünse de cadının bazen endişelenmesine de sebebiyet veriyordu. Her şeyin kötü yanlarını da düşünüp hazırlıklı olmayı alışkanlık haline getirmişti, uzun zaman önce. Yine o karamsar düşüncelerine dalacaktı ki Pamelia'nın yanına doğru yaklaştığını gördüğünde kocaman gülümsemesiyle ona baktı. Bakışlarında ona sarılmak istediğini görebiliyordu, ama kendisini durdurmuştu. Onun için bir sorun yoktu bu konuda, ama irdelemedi de konuyu. Ona verdiği çiçeği alıp koyabileceği bir yer olmadığı için ilk bir süre elinde tuttu, ardından saçlarının arasına sıkıştırıp daha fazla etrafta gezinmeyi bıraktı, masadaki yerine doğru ilerledi. Fae'nin bir şekilde onu bulacağına emindi.

Olduğu yerde yemeklere bakarken Lynn'ın yemekleri yaparken doğru malzemeleri kullanıp kullanmadığına dair şüphelerin zihninde gezinmesine müsade etti. Ona soracaktı ancak öldürülmekten korktuğu için dilini içeride tuttu. Fae ona dilinin kemiği olmadığını söylerdi hep ve şu anda kendisini tuttuğunu bilseydi, ona plaket verirdi, kesin. Zira, bu anlar yok denecek kadar azdı. Birkaç dakika sonra Freja'nın küçük baş belası Edmund'u ona doğru koşarken gördü ve ona ulaştığında kollarını açıp ufaklığı kucağına aldı. "Sunset, annem kılıçla oynamama izin vermiyoooor. Ondan alır mısın? Böylece seni de Xavi'den koruyabilirim." dediğini işitti ve gülmeye başladı. Saçlarıyla oynamaya başlamıştı, bir yandan da. Halinden hiçbir şikayeti yoktu. Onun bu küçük yaramazlıklarıyla ve çapkınlıklarıyla epey eğleniyordu. Babasından aldığı sarı kıvırcık saçlarıyla epey yakışıklı olan ufaklığın onun sahiplenmesini de seviyordu. "Bu dediğini Xavi duymasın. Hem o bizim düşmanımız Luke, ondan istediğimiz bilgileri aldıktan sonra kurtulacağım. Sonrasında ne istersen beraber onu yapacağız. Anlaştık mı?" Halinden epey memnun görünen Edmundla uğraşmaktan yorulduğu Freja'nın gözlerinden dahi anlaşılıyordu. Yaptıklarından yakınırken Sunset babasının oğlu olduğunu söyleyecekti ki, yine kendisini durdurmuştu. O günü milat olarak tarihe geçirebilirlerdi, belki de. Ufaklığı o sırada mükemmel(!) aşçıları kucağına alırken Freja düşüncelerini onun yerine dile getirmişti ancak Lynn'ın cevabını duyduğunda ise yavaş yavaş orayı terk etmek için hazırlanmıştı. "Sana o konuda güvenim  tam Lynn! Hem yemek konusunda başka kime güvenebiliriz ki? Freja, ben Edmund'u yegane düşmanının yanına mı götürsem? Benim için kavga eden birisini görmek hoş olabilir." Sözlerini sonlandırmasına müsade etseler de o ikisinin onun kaçmasına izin vereceğini hiç sanmıyordu.

_________________

&:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Jacob Liam Winchester
Kral Kurt
Kral Kurt
avatar

Mesaj Sayısı : 818
Kayıt tarihi : 21/06/10
Lakap : The Incredible Hulk

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Perş. Şub. 06, 2014 2:25 pm

"Kralım, ısrar ediyorum."

"Kararımı verdim, kendi topraklarımda korumayla gezecek değilim."

"Yanlış düşünüyor olma ihtimalini değerlendirmeniz için size yalvarıyorum efendim. Cephe aldıklarımız yanımıza sığındığında güvenliğin sarsılması kaçınılmaz. Doğu gözcüsü iki aydır sakin, ordan alabileceğimiz bir garnizonu amfitiyatroya yerleştirebiliriz."

"Sınırları gözeten kurtlar, sınırları gözetmeli. İçeride yalnız olmayacağım."

"Jesus'a güveniyor musunuz?"

"Ortak düşman kavramının gücüne güveniyorum. İçerisi kalabalık, adaya gelenler silahsızlandırılmış durumda, ve olası bir olayda çaylak bir kurttan çok daha güvenilir dostlarım orada olacak. Zırhım."

Üstüne geçireceği al cüppenin altında deri tuniğinin giydirilmesine müsaade etti, her ne kadar SFL'in evinde de olsalar, temkinli olmaktan hiçbir zaman zarar gelmezdi.

Amfitiyatroya doğru attığı büyük adımlar kısa süre sonra durağına ulaşmasına olanak verdi. İçeri girer girmez ortamın karışıklığı genç kurdu germişti. Tanıdık yüzlerin sayısı bir hayli azalmıştı, ve henüz birkaç ay önce görüldüğü yerde kellesinin alınması emredilen düşmanları, evi saydığı Silvanost'un sofrasındaydı. Gülünç değil miydi? Serpent'ın yordamlarını bugüne kadar hiçbir zaman sorgulamamış olan Jacob, attıkları bu adımın ne denli doğru olduğu konusunda şüphelere -doğal olarak- sahipti. Karargahları arasında dikiş diktiği zamanlarda birçok kez kılık değiştirerek ordusunun tansiyonunu kontrol etmişliği, hainlik planları yapanları kendi elleriyle öldürdüğü, veya zahmete girişmeyerek boğdurttuğu olmuştu,bu durumun rutine dönüşmeden sonlanmasıysa Lycan'dan ayrıldığı kafileyle Silvanesti'ye erişmesinden hemen önceydi. Kurtlar yeniden konuşmaya başlamıştı, ve amfitiyatroda her ne dönecekse, olanları kesinlikle görmemeleri gerekiyordu. Ortamda kendi dışındaki tek kurt Jesus'tu, sessiz kalacağına inandığı genç teğmeni. Yine de her şeye rağmen, bir gözü her daim adamın üzerinde olmalıydı.

Kalabalığın üzerindeki bakışları, masanın kendisi için ayrılan ucuna oturmuş Wood'u tespit etmesi uzun sürmedi, hemen ardından gözü, yoldaşları Stepanov, ne tarafa sadık olduğunu veya olmadığını hiçbir zaman göstermeyen Ruthvell'i ısırmıştı. Sabrım zorlanıyor. Melodie, Fae, Lynn ve Sunset'e neredeyse bakmadı, kol kaslarındaki gerilmenin sebebi, savaşlardan önce hissettiği içgüdüyle dolu olmasıydı. Sakin ol Jacob, buraya savaşmaya gelmedin. Parçalamak istediği insanları filtresinden geçirdi, aradığı kadını tek bakışta görerek ona doğru yürüdü. Montunu çıkarmak için debelenmesini normal şartlarda tatlı bulurdu, fakat aklı gereğinden fazlasıyla doluydu. Dudaklarına bırakılan buse, bi denli gevşemesini sağlamıştı, dudaklarını araladığında vereyazdığı cevabını da sakin tutmaya niyetliydi.

Lâkin o an, burun deliklerine erişen koku, refleksle, kuvvetli şekilde kükremesine neden olmuştu.

Kararan gözleri kokunun kaynağına doğru döndüğünde fısıltısı, Kral Kurt'un kendisini dahi korkutabilirdi.

"Kaybolmayacağım, yok edeceğim."

Kan kırmızısına dönerek cüppesiyle uyum yakalamış gözleri, Jinx'in üzerindeydi. Durumu anında fark eden Spring'in yapıştığı kolu, sakin olması için korku içindeki fısıldamaları, kükremesinden korkarak sıçrayan iki çocuğun da ağlamaya başlaması, ve neredeyse tüm bakışların kendine dönmesi, saldırmak üzere sırt kaslarını geren kurdu durduramayacaktı.

Dişiye doğru üç büyük adım attı. Peşinden neredeyse sürüklenen eşinin varlığı dahil aklından çıkmıştı, kalıbına sığamayan yaratığın kanlar içinde bırakıp parçaladığı bedeni içten içte kıyıma uğrarken vahşet, geçen her anda artarak su yüzüne çıkmak için Jacob'ın iradesiyle savaş veriyordu. Karşısındaki vampiri tek hamlede yok edebilecek kadar kuvvetli hissettiği bedeniyle, nefesini hissettirecek kadar yaklaştığı kan emiciyle arasına giren yeşiller içindeki aptal çocuğa sert bir yumruk attı. Bir vampiri korumak isteyen hiçbir canlı o an, yaşamayı hak etmiyordu. Gerildi, öldürmek için atılacaktı, eğer göğsüne yapışan küçük bir el olmasaydı.

"Jacob, bana bak. Gözlerime bak Jake."

Öfkenin karartısında görebildiği tek renk lapis lazuliyken duraksadı, diş etlerinden dışarıya fışkırmak isteyen jiletlerin getirdiği acı dolu kaşıntı yavaş yavaş dindi, ve dev adamın göğsü derin bir nefesle şişip, ağır ağır indi. Jesus'un tam ardında olduğunu hissedebiliyor, keskinleşen algılarıyla çevresindekilerinin lokasyonunu bakmadan da kestirebiliyordu. Birkaç an sonra vahşetten kızarmış gözleri alışılageldik kahveye döndüğünde, hala göğsünü tutuyor olan Eritheia'nın parmaklarını kavrayıp aşağı indirdi. Hırıltıyla karışık fısıldamasındaki sabır, ona kesinlikle bir açıklama borçlu olan Serpent'ın planlarına olan saygısındandı.

"Silvanesti'ye hoşgeldin, vampir."
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Floja Feodora
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 2826
Kayıt tarihi : 16/10/10
Yaş : 22
Lakap : Kötü Kurt.

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Perş. Şub. 06, 2014 2:51 pm


Şişkin montuyla amfitiyatroya doğru ilerlerken uzun zaman sonra ilk defa bu kadar üşüdüğünü düşündü. Soğuk havayı sevmezdi, sıcak içini ısıtırdı ve bu hisse neredeyse aşıktı. Adımlarını biraz daha hızlandırırken yeni gelenler ve eskilerin bir arada toplanacağı ilk anın nasıl bir şey olabileceğini kestiremiyordu. Hatta kimlerin geldiğini bile bilmiyordu tam olarak. Şimdi kim kimden üstündü? Üzerine bir titreme daha geldi homurdana homurdana ilerledi.

Elleri cebinde amfitiyatroya geldiğinde, gördüklerine şaşırdı. Gözlerinin ilk seçtiği kişi Matthew Wood olmuştu.  Birkaç kişiyi daha kısık gözlerle süzmüş ve arkadaşlarının nerede olduğunu anlamaya çalışarak kafasını bir o yana bir bu yana doğru uzatıyordu. Son anda gördüğü el, biraz rahatlamasına ve yüzünün şeklinin biraz da olsa değişmesini sağlamıştı. Fae’ye doğru gülümseyerek ilerledi. Az ileride oynayan iki küçük yaramazı gözleri seçtiğinde, laf atmaktan başka bir şey bulamadı. “Hey, burasını kreşe döndürmüşsünüz. Kıkırdadı  ve yerine oturdu. Pamelia’yı gördüğünde gülümsemeden edemedi. Bir elini yukarıya doğru kaldırdı ve salladı.   “Hey Pam! Seni burada gördüğüme çok sevindim. Hoş geldin. Miniklerin kıkırtıları kulağına geldiğinde bakışları onlara doğru kaydı. “Etta, sanırım Freja ile akraba olacaksınız. Bizim çocuk çok hızlı çıktı.”

Gülüşmeler bittiğinde, kulaklarını çınlatan kükreme onu mıh gibi yerine sabitlemişti adeta. Kafasını çevirip baktığında Jake'in gözlerini dikip baktığı kadına odaklandı. Vampir Jinx'in Jake'in karşısında hiç bir avantajı olamayacağını düşündü. Gözleri, gözleri fal taşı gibi açılmış olan Spring'i gördüğünde daha da büyüdü ve istemsizce ayağa kalktı. Jake'in ondan haberi yokmuş gibi duruyordu. Hiç kimseden soluk sesi bile çıkmıyordu. Floja nefesini tutmuş neler olabileceği konusunda tamemen kararsızken şu an tek düşündüğü Spring ve karnındaki bebeği olmuştu. Jake'in ani bir hamlesinde genç kıza bir şey olabilirdi. Fae'nin Jake'in önüne geçmesiyle biraz da olsa durulan kurt, yürekleri ağızlara getirmeyi başarmıştı. Ortamdaki gerginlik bir nevi de durulduğunda derin bir nefes alabilmişti.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Jason Tyler Lloyd
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 2261
Kayıt tarihi : 04/02/11

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Perş. Şub. 06, 2014 3:22 pm


Adımını attığı andan itibaren herkesin sanki bir felaket sonrasın birleşiminden ziyade aile toplantısına gelmiş gibi içten sohbetlerini anlam veremeden takip ediyordu, kesinlikle bu durumdan hoşnutsuz değildi.  Bazıları için bunun anlamı uzun süren özlemi gidermekle kısıtlıydı, kimi için bütün topluluğa yapılacak iradeli bir hitap, birkaçı içinse gözlerini kaçırmak. Her şey bir yana, tanıdık yüzlerin tek parça halinde buraya ayak basmaları bile yeterli sebepti onun için, fakat kulağına engin dalgaların arasında boğulan büyücüler de gelmiyor değildi. Etrafta tanıdığı kişilerin yüzüne bakmaya devam etti, hangileri yüzlerine bulaşan çaresizliğin kirini saklamayı beceriyor merak ediyordu.

Etta ve Malcolm’un Silvanost’a ayak basan herkesin dikkatini çekebilecek kadar kusursuz uyumu, Jason’ın da yüzünü güldürmeye yetmişti. Etta’nın yüzünü görmek onun yıllar önce geminin güvertesinde vücudunun çeşitli yerlerinde açılan yaraların sızlamasına yetmesine rağmen yanların yavaşça yaklaştı. Sol elini midesinin üzerine koyarak konuştu. ‘‘ Sana yıllar öncesinden kalan bir borcum olduğunu hatırlatmaya devam ediyor, tekrar teşekkür ederim. ’’ Dudaklarını iki yana kıvırıp, Malcom’un omzuna dokunduktan sonra rüzgârdan savrulan cüppesini düzeltti ve ağır adımlarla devam etti. Aethra’nın o kendine has güzelliğinin ve mütevazılığının hiç değişmediği çok açıktı. Serpent ise bu kadının yanında kendini bulmuş gibiydi fakat onun yorgunluğu gözlerinden belli oluyordu. Kaybettiği yoldaşları için hissettiği acıyı burdan duyuyordu Jason. İstediği her şeyi alan adam, bazen ihtiyacı olan çoğu şeyi yaratamıyordu. Adımlarını hızlandırdığında ise dev yürekli küçük adam karşısına çıktı. Dizleri üzerine çökerek ensesine kadar uzanan seyrek saçlarını yavaşça okşayarak, sırtınızı sıvazladı Edmund’un. Geçmişin bütün öfkesini, yedirilemeyen anıları ve düşüncesizce ağızdan çıkan cümleleri saf bir çocuk ortadan silip atabiliyordu. ‘‘ Ortalıkta fazla koşuşturmazsan bir tahta kılıç daha ayarlarım sana, aramızda kalır. Kimse bilmesin. ’’ Hevesle aşağı yukarı sallanan kafayı ellerinin arasına alarak çocuğun bütün saçlarını dağıttı ve sadece ikisinin duyabileceği  şekilde güldü.  Vücudunu dikleştirdiğinde karşısında Edmund’u almaya gelen Freja ile göz göze geldi. Bütün kara bulutları dağatan masumiyet ise ortalıktan kolaylıkla kaybolabiliyordu. Jason unutmayı hiç beceremedi. Kaşlarını dikleştirdi ve onun yanından geçerken ruhsuz sesiyle fısıldadı. ‘‘ Bana benziyor. ’’ Sunset ve Lynn’in gülümsemelerine de başını hafifçe eğerek karşılık karşılık verdi ve Fae’nin yanına geçerek beklemeye başladı.

Tanıdık yüzlerin diğer tarafında, Hogwarts’tan gelen profesörleri fark etti ve gözlerini o masaya kilitledi. Gördüğü manzaradan sonra suratına rahatsız edici bir tebessüm koydu ve kafasını yavaşça iki yana salladı. Tek istediği bunca kıyamet vızıltılarından sonra herkesin huzuru koklayabileceği bir düzen kurulmasıydı, ama bu kadar insanla beraber yürümenin hiç kolay olacağını düşünmüyordu. Bu düşüncesinin ne kadar doğru olduğunu da, Jake'in bir vampire saldırmasıyla gördü. Başını hafifçe sola kaydırarak olan biteni izledi.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Anabelle Feodora
Wigtown Wanderer
Wigtown Wanderer
avatar

Mesaj Sayısı : 751
Kayıt tarihi : 07/11/11
Lakap : Bells

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Perş. Şub. 06, 2014 4:07 pm



“Sadakatim daimidir.”

Dudaklarından dökülen kelimelerin bu kadar güçlü olmasının tek sebebiydi belki de içinde tutuşan intikam ateşi. Ve belki de her geçen gün gücüne güç katan bir kalkanla yaşamayı öğrenmesinin de. Kararlı bakışlarını bir an olsun Leydinin gözlerinden ayırmazken sessizce yapması gerekenin bu olduğunu hatırlatıyordu kendine. Ailesinin izinden gidecek, onları hayal kırıklığına uğratmayacaktı. Ve lanet olası kuzeninin hayatını zindan edecekti. Derin bir nefesle doldurdu ciğerlerini. Omuzları her zaman olduğundan daha da güçlü olduğunu göstermek adına dikti, tıpkı çenesi gibi. Bakışları ise içinde kopan tufandan ödün vermemekte ısrarcı ve bir o kadar da ne istediğinden emindi. Lakin dikkatinin dağılmasına sebebiyet veren isim Venomous adlı herifti. Baştan aşağı süzüldüğünü hissettiği o bakışların sahibi ve bundan tam birkaç ay öncesinde Hogwarts'da terör estirmeyi başaran, belki de Vitaly'nin korkakça kaçmasındaki sebeplerden biri de oydu. Daha fazla dikkatinin dağılmasına müsaade etmemek adına kendine gelen cadının işittiği son kelamlar üzerine dudaklarında kibir dolu bir tebessüm aydınlanmıştı.

“Peki ya sadakatten yoksun kuzenin?”
“Onun icabına bilakis kendim bakacağım, Leydim.”

İçindeki bu hırs, bu kibir gün geçtikçe daha da büyüyordu, tehlikeli bir hal aldığı da cabasıydı. Olgunlaşan bir meyve misaliydi, tek ihtiyacı su ve güneşti. Feodora kızı içinse intikam yeterliydi. Bu yönden kuzeninin birebir kopyası olduğu gerçeğiyle her yüzleştiği zaman diliminde silkelenip bu düşünceleri reddetmek daha kolaydı gözünde.

**

“Benim burada ne işim var?”

Kendi kendine yönelttiği soru sessiz bir fısıltı nidasıyla dökülmüştü dudaklarından. Fakat hemen yanı başındaki erkeğin sıcaklığıyla sarsıldığında güçlükle yutkundu ve bakışlarını ondan kaçırmakla yetindi.

“Olman gereken yer burası.”

Kulaklarına hapsolan arzu dolu fısıltı tüm vücudunu en mahrem köşelerine kadar esir almıştı, kaçışı yoktu. Ona ve arzularına boyun eğdiği günden beri Orlov'a ihanet ettiğini adı kadar net biliyordu lakin yine de kendini artık ona bağlı hissetmiyordu. Terk edilmişti, üstelik ona en çok ihtiyacı olduğu zaman ortadan kaybolup giden bir adamı neyle cezalandırsa azdı. İhanet olsun ya da olmasın, Orlov cezalandırılmalıydı. Geçen onca sürede bir kez olsun yalnız bırakmamıştı kollarında olduğu adam. Birçok işi beraber yapmışlardı; katlettiği onca insanın yükünü üstlenirken yine Venomous yanındaydı, Orlov değil. Tüm bu düzene alışmak için debelenirken, kimi zaman itiraf etmekten çekindiği gerçekleri dışa vururken ve geceleri yastığa başını koyduğunda yanında olan kişi Venomous'dan başkası değildi. Bu yüzden haklıydı, Feodora'nın olması gereken yer onun yanıydı. Boynunda hissettiği sert dokunuşla beraber yüzünü en sonunda onunla buluşturma nezaketinde bulunmak zorunda kalmıştı. Ve hemen ardından dudakları onun zehirli dudaklarıyla birleştiğinde zihnindeki tüm düşüncelerden kurtulup, sadece ana teslim olmayı denedi. Lakin puslu anılarının arasından sıyrılan ve bir tokat misali suratına çarpan o kelimeler zihnini doldurduğunda içinde biriken öfkeyi serbest bıraktı.

Bir başkası sana dokunursa ölür ve bir başkası sana dokunursa anlarım.

Anlaman için sabırsızlanıyorum, Orlov.


**

Okyanus mavisi gözleri bileğine kazınan ve onlara ait olduğunu simgeleyen işarette birkaç saniye sabit kaldı. Başparmağı işaretin üzerinde hafif dokunuşlarla gezinirken dudakları kıpırdandı. Sadakatim daimidir. Üç yıl önce bahşettiği kelimelerin ağırlığını ve ne denli kuvvetli olduğunu biliyordu. Onlara asla ihanet etmeyecekti. İşler kötüye gitmiş olabilirdi, Lestrange ortada olmayabilirdi lakin verdiği bir söz vardı. Hem onlara, hem de kendine. Bu yüzden Drake'in tüm hiddetine karşı gelerek Silvanost da bulmuştu bedenini. Pusuda beklemeyi sürdüren amacının artık uyanması gerekiyordu. Derin bir nefes aldı. Ciğerlerine çektiği nefese her ne kadar yabancı olsa da aldırış etmedi. Kendinden emin adımlarla tanıdık yahut tanımadık herkesin buluşacağı yere doğru ilerledi. Kuzeninin bağlılığını sunduğu adamın yuvasındaydı ve bundan hoşnut olmasa bile yüzüne taktığı maske her şeyi gizliyordu.

Amfitiyatroya vardığında ortamdaki gerginlik gözle görülür cinstendi. Jacob'ın, kuzeninin en yakın arkadaşlarından biri olan kurt adamın hiç şüphesiz ortamda haz etmediği düşmanlarından birinin olduğunu tahmin etmek güç değildi. Bu dudaklarında kendini beğenmiş bir tebessümün peydahlanmasına sebebiyet verdiği esnada okyanus mavisi gözleri kuzenini seçti. Ağlayan bir erkek çocuğunu kucağına alarak sakinleştirmeye çalışan cadıya büyük bir şaşkınlıkla bakarken bunun olduğuna inanmak bir hayli güçtü. Freja Feodora anne olmuş, öyle mi? Omuzlarını silkerek bakışlarını ondan uzaklaştırdı ve dingin bir edayla herkesin üzerinde teker teker gezinmesine müsaade etti. SFL müritlerinin dışında aradığı dörtlü oradaydı; Pamelia, Aizen, Orlov ve Vera. Gerçi onu en çok ilgilendiren ikili Orlov ve Vera idi. Bileğindeki işaretin kenarına işlenen V harfine kaydı bakışları. Venomous... Bunu o yapmıştı. Artık ona ait olduğunu ve tenine bir başkasının katiyen dokunamayacağını vurgulamak adına. Yutkundu. Omuzlarını dikleştirerek ortamdaki gerginliğe aldırış etmeksizin Vera'nın yanına doğru yürüdü. Kızın onu gördüğünde şaşkınlıkla büyüyen göz bebekleri yerini birkaç saniye içerisinde kendini sıcak bir kucaklaşmaya bırakmıştı.

“Yaşıyorsun.”
“Sen de soluğu hemen burada almışsın,” diye fısıldadı kızın kulağına iğneleyen bir ses tonuyla. Yine de kollarını ona dolayıp karşılık vermeyi ihmal etmedi. Geri çekildiğinde ise Orlov'un şaşkınlığını gizleyemediğini tahmin edebiliyordu.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
lalalal
Ravenclaw VI. Sınıf
Ravenclaw VI. Sınıf
avatar

Mesaj Sayısı : 642
Kayıt tarihi : 01/11/11
Lakap : Nelia.

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Cuma Şub. 07, 2014 7:36 pm


Gözlerini açtığında güneşin yüzünü ısıttığını hissetti. Uzun süredir bu hissi tatmamıştı cadı. Özlediği aşikardı. İnsanları öldüren, diri diri donduran bu soğukla artık cadı ve büyücü ırkı bile baş edemiyordu. Gelmişti, hayallerindeki yere Silvanost. Yeni bir hayatın başlangıcı ya da eski hayatının sonuydu, bilmiyordu. Karlarla kaplı Hogwarts'ın artık var olmaması düşüncesi bile eskiden ona korkunç gelirken şimdi başına sokacak bir yuvaya sahip olmanın bilincinde elindekilerin değerini iyi bilmeyi planlıyor, kimseye saygısızlık etmemeyi planlıyordu. Yıkılan eski Dünya düzeninin aksine burada bir hayat, nefes ve mutluluk vardı. Tek eksik ailesiydi. Bu fırtınaya Hogwarts'da yakalanmıştı ve her gün daha iyi olacak diye beklerken daha kötü olmuştu. Ailesiniyse İtalya'da, evlerinde olarak biliyordu. Olaylar büyümeye başlayınca gitmeyi çok istemişti ama bu mümkün bile değildi. Sonrasında mektuplar kesilmiş ve onlardan haber alamamıştı. Burada da yoklardı... Hala hayatta olmalarını diliyordu Nelia. Bu umudunu da aksini öğrenene kadar sürdürmeye devam edecekti.

Akşam yemeği için Amfitiyatroya kurulan devasa masayı gördüğünde şaşkınlığına engel olamamıştı. Henüz bir grupla birlikte bugün gelmişti bu adaya. Bir kaç tanıdık sima dışında kimseyi tanıdığı söylenemezdi. Bayan Ruthvell ve Profesör Wood şu an cadıya en yakın simalardı. Boş bir yer bulma umuduyla profesörlerin masasının önünden geçerken adımlarını biraz yavaşlattı. ''İyi akşamlar bayan Ruthvell, bay Wood.'' Dedi nazik bir biçimde, başıyla selam vermeyi de ihmal etmedi. Yürürken tanıdık başka simalar da görüyordu. Pamelia... Cadıyla aynı binadaydılar ama o üç sene önce mezun olmuştu, henüz Nelia üçüncü sınıftayken. Yine de tanışmışlıkları vardı. Çekingenlikle devasa masaya doğru ilerlerken etrafta koşuşturan bebek silüetlerini gördü cadı. Normalde onlarla ilgilenmeyi çok isterdi ama onları ve ailelerini tanımıyordu. Cürretkar davranmak için fazla yabancıydı. Bütün yüzleri tek tek süzdü. Bir kaç Hogwarts öğrencisi dışında herkes yabancı ve herkes büyüktü. Pamelia ve onun yanındaki Vera Vlonjati. O kızı tanıyordu. Keskin ve olumsuz bakışlarını kızı görmesiyle direkt olarak onun üzerine kilitlemişti. Ondan hoşlanmazdı. Henüz üçüncü sınıftayken o kızla ilgili gerekli gereksiz bir çok efsane duymuştu. Onun bir Wigtown Wanderers yandaşı olduğunu ve okuldaki öğrencileri kuytu köşelerde kıstırıp işkence ettiğini. Ara ara okuldan kaybolurdu ve aylar sonra döner sınıfını geçerdi. Ondan hep uzak durmayı tercih etmişti cadı. Soğuk ve sevimsiz bir kızdı. Ayrıca iyilik ve yardımseverliğin olduğu bu yerde onun gibi birisinin yeri olmadığını düşünüyordu. Yinede düşünceleri elbette sadece kafasında kurduklarıyla kaldı.

Masada herhangi bir boş yer bulduğunda tereddüt etmeden kuruldu. Yeni geldiği için fazlasıyla çekingen ve ürkekti. Herkes önündeki yemekle ilgilenirken o daha tabağına bile dokunmamıştı. Bir kaç tanıdık mezun simasını daha gördü o anlarda. Jesus... Onu hatırlıyordu. Pamelia'yla uzun süredir birlikte olduklarını da hatırlıyordu. Hatta okulun fazlasıyla gözde çiftlerindendiler ve fazlasıyla popülerdiler. Yinede ikisine de selam vermekten çekindi cadı. Tanınıp tanınmamak konusunda endişeliydi. -ve yakınlarında oturan Sunset'i de hayal meyal hatırlıyordu ama emin olmak için uzunca süzdü cadıyı. Fazla uzağında oturmuyordu. SFL örgütünün daimi üyelerinden olduğunu biliyordu. Onun hakkında fazlasıyla şey duymuştu. Kimisi ondan Ravenclaw'ın gururu diye bahsediyor kimisiyse yüz karası. Bunun kararını vermek için çok erkendi ve Sunset'i her zaman iyi hatırlamıştı. Aradan uzun seneler geçse bile fil hafızasında cadı iyi bir yer edinmişti. Kendisini hatırlayacağını hiç zannetmiyordu ama cadıya nazikçe gülümsedi gözlerinin saniyelik de olsa şans eseri birleştiği anlarda. Mükemmel, Cornelia. Şu yemekte merhaba diyebileceğin birisi bile yok. Keşke bir buz kütlesi kafana düşseydi de ölseydin.

_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Phanessa Laurina Ogden
Müzisyen
Müzisyen
avatar

Mesaj Sayısı : 32
Kayıt tarihi : 06/02/14
Yaş : 23

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Cuma Şub. 07, 2014 11:40 pm



    Çoğu müzisyen gibi, müziğin onu hayatta tuttuğunu düşünürdü Phan, Buzul Buhran'a kadar...  Kimsenin yaşama umudu kalmadığında, onun umutları da tükenmeye başlamıştı. Silvanost, umutların temelini atan tek yerdi. Güneşin tenine her dokunuşunda hissettiği tadı hiçbir şeye değişemezdi Silvanost'a vardığı günden beri. "Tuhaf, bir şeyleri kaybetmeden asla değerlerini anlayamıyoruz." diyerek düşüncelere daldıktan sonra amfitiyatronun yolunu tuttu. Hazıra konmasını sevmediği gibi, elinden gelen tüm yardımı da sağlamak istiyordu içten içe. Belki de Silvanost'a varana kadar tanık olduğu olayları unutmak içindi tüm bunlar. Düşünmeye bir an olsun vakit ayırmamak için...

    Beyaz kar örtüsü, ruhları bedenlerinden aldığı gibi Phanessa'nın özgüvenini de almıştı sanki. Adımları kendinden emin olmadan, istemsiz şekilde atıyordu amfitiyatroya giderken. Farkında olmadan farklı bir yola sapmış, kendini ormanın içinde bulmuştu. Korkutucu konuşan ya da hareket eden ağaçlardan ziyade adeta özenerek oluşturulmuş bir yerdi burası. Fazla geniş olmayan mağara tarzı bir oyuğun içinden süzülen bir kaç ışık demeti çekiyordu dikkatini. Daha fazla merakına hakim olamadan hızlıca ilerlemeye başlamıştı. Bir şekilde karanlığı seviyordu, kendinden giderek emin bir şekilde adımlarını atarken bir yandan etrafı kolaçan ediyordu. Oyuğa doğru yaklaştığında içeriden gelen esinti ile önüne düşen saçları havada süzülmeye başlamıştı... 

    "Esinti geliyorsa o halde başka bir girişi daha olmalı." seslice düşünmenin ardından karanlığa adımını attı Phan. El yordamıyla içeriden süzülen küçük ışık kümesini ve rüzgarın esintisini takip ediyordu. Duvardan ellerini ayırmadan ilerlemeye devam etti... Ara ara ellerinde gezinen eklembacaklıları umursamadan. Işığın ve rüzgarın kaynağı olan yere ulaştığında ise karşısında gördüğü şey ufak bir delikti. Şimdi tek yapması gereken diğer tarafta ne olduğunu görmek için o delikten bakmaktı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Salvation Lies Within
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 2 sayfasıSayfaya git : 1, 2  Sonraki

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Wigtown Wanderers'a Hoşgeldiniz... :: Genel Olarak Wigtown :: Eritheia Fae Hyxest-
Buraya geçin: