Wigtown Wanderers'a Hoşgeldiniz...
Wigtown Wanderers'a Hoş Geldiniz!

Forumumuzda vakit geçirip, role play yapmak lütfen için üye olun.



 
AnasayfaSSSKayıt OlGiriş yap
Taşındık arkadaşlar! www.magusinvicta.com

Paylaş | 
 

 Salvation Lies Within

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
Sayfaya git : Önceki  1, 2, 3  Sonraki
YazarMesaj
lalalal
Ravenclaw VI. Sınıf
Ravenclaw VI. Sınıf
avatar

Mesaj Sayısı : 642
Kayıt tarihi : 01/11/11
Lakap : Nelia.

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Cuma Şub. 07, 2014 7:36 pm


Gözlerini açtığında güneşin yüzünü ısıttığını hissetti. Uzun süredir bu hissi tatmamıştı cadı. Özlediği aşikardı. İnsanları öldüren, diri diri donduran bu soğukla artık cadı ve büyücü ırkı bile baş edemiyordu. Gelmişti, hayallerindeki yere Silvanost. Yeni bir hayatın başlangıcı ya da eski hayatının sonuydu, bilmiyordu. Karlarla kaplı Hogwarts'ın artık var olmaması düşüncesi bile eskiden ona korkunç gelirken şimdi başına sokacak bir yuvaya sahip olmanın bilincinde elindekilerin değerini iyi bilmeyi planlıyor, kimseye saygısızlık etmemeyi planlıyordu. Yıkılan eski Dünya düzeninin aksine burada bir hayat, nefes ve mutluluk vardı. Tek eksik ailesiydi. Bu fırtınaya Hogwarts'da yakalanmıştı ve her gün daha iyi olacak diye beklerken daha kötü olmuştu. Ailesiniyse İtalya'da, evlerinde olarak biliyordu. Olaylar büyümeye başlayınca gitmeyi çok istemişti ama bu mümkün bile değildi. Sonrasında mektuplar kesilmiş ve onlardan haber alamamıştı. Burada da yoklardı... Hala hayatta olmalarını diliyordu Nelia. Bu umudunu da aksini öğrenene kadar sürdürmeye devam edecekti.

Akşam yemeği için Amfitiyatroya kurulan devasa masayı gördüğünde şaşkınlığına engel olamamıştı. Henüz bir grupla birlikte bugün gelmişti bu adaya. Bir kaç tanıdık sima dışında kimseyi tanıdığı söylenemezdi. Bayan Ruthvell ve Profesör Wood şu an cadıya en yakın simalardı. Boş bir yer bulma umuduyla profesörlerin masasının önünden geçerken adımlarını biraz yavaşlattı. ''İyi akşamlar bayan Ruthvell, bay Wood.'' Dedi nazik bir biçimde, başıyla selam vermeyi de ihmal etmedi. Yürürken tanıdık başka simalar da görüyordu. Pamelia... Cadıyla aynı binadaydılar ama o üç sene önce mezun olmuştu, henüz Nelia üçüncü sınıftayken. Yine de tanışmışlıkları vardı. Çekingenlikle devasa masaya doğru ilerlerken etrafta koşuşturan bebek silüetlerini gördü cadı. Normalde onlarla ilgilenmeyi çok isterdi ama onları ve ailelerini tanımıyordu. Cürretkar davranmak için fazla yabancıydı. Bütün yüzleri tek tek süzdü. Bir kaç Hogwarts öğrencisi dışında herkes yabancı ve herkes büyüktü. Pamelia ve onun yanındaki Vera Vlonjati. O kızı tanıyordu. Keskin ve olumsuz bakışlarını kızı görmesiyle direkt olarak onun üzerine kilitlemişti. Ondan hoşlanmazdı. Henüz üçüncü sınıftayken o kızla ilgili gerekli gereksiz bir çok efsane duymuştu. Onun bir Wigtown Wanderers yandaşı olduğunu ve okuldaki öğrencileri kuytu köşelerde kıstırıp işkence ettiğini. Ara ara okuldan kaybolurdu ve aylar sonra döner sınıfını geçerdi. Ondan hep uzak durmayı tercih etmişti cadı. Soğuk ve sevimsiz bir kızdı. Ayrıca iyilik ve yardımseverliğin olduğu bu yerde onun gibi birisinin yeri olmadığını düşünüyordu. Yinede düşünceleri elbette sadece kafasında kurduklarıyla kaldı.

Masada herhangi bir boş yer bulduğunda tereddüt etmeden kuruldu. Yeni geldiği için fazlasıyla çekingen ve ürkekti. Herkes önündeki yemekle ilgilenirken o daha tabağına bile dokunmamıştı. Bir kaç tanıdık mezun simasını daha gördü o anlarda. Jesus... Onu hatırlıyordu. Pamelia'yla uzun süredir birlikte olduklarını da hatırlıyordu. Hatta okulun fazlasıyla gözde çiftlerindendiler ve fazlasıyla popülerdiler. Yinede ikisine de selam vermekten çekindi cadı. Tanınıp tanınmamak konusunda endişeliydi. -ve yakınlarında oturan Sunset'i de hayal meyal hatırlıyordu ama emin olmak için uzunca süzdü cadıyı. Fazla uzağında oturmuyordu. SFL örgütünün daimi üyelerinden olduğunu biliyordu. Onun hakkında fazlasıyla şey duymuştu. Kimisi ondan Ravenclaw'ın gururu diye bahsediyor kimisiyse yüz karası. Bunun kararını vermek için çok erkendi ve Sunset'i her zaman iyi hatırlamıştı. Aradan uzun seneler geçse bile fil hafızasında cadı iyi bir yer edinmişti. Kendisini hatırlayacağını hiç zannetmiyordu ama cadıya nazikçe gülümsedi gözlerinin saniyelik de olsa şans eseri birleştiği anlarda. Mükemmel, Cornelia. Şu yemekte merhaba diyebileceğin birisi bile yok. Keşke bir buz kütlesi kafana düşseydi de ölseydin.

_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Phanessa Laurina Ogden
Müzisyen
Müzisyen
avatar

Mesaj Sayısı : 32
Kayıt tarihi : 06/02/14
Yaş : 24

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Cuma Şub. 07, 2014 11:40 pm



    Çoğu müzisyen gibi, müziğin onu hayatta tuttuğunu düşünürdü Phan, Buzul Buhran'a kadar...  Kimsenin yaşama umudu kalmadığında, onun umutları da tükenmeye başlamıştı. Silvanost, umutların temelini atan tek yerdi. Güneşin tenine her dokunuşunda hissettiği tadı hiçbir şeye değişemezdi Silvanost'a vardığı günden beri. "Tuhaf, bir şeyleri kaybetmeden asla değerlerini anlayamıyoruz." diyerek düşüncelere daldıktan sonra amfitiyatronun yolunu tuttu. Hazıra konmasını sevmediği gibi, elinden gelen tüm yardımı da sağlamak istiyordu içten içe. Belki de Silvanost'a varana kadar tanık olduğu olayları unutmak içindi tüm bunlar. Düşünmeye bir an olsun vakit ayırmamak için...

    Beyaz kar örtüsü, ruhları bedenlerinden aldığı gibi Phanessa'nın özgüvenini de almıştı sanki. Adımları kendinden emin olmadan, istemsiz şekilde atıyordu amfitiyatroya giderken. Farkında olmadan farklı bir yola sapmış, kendini ormanın içinde bulmuştu. Korkutucu konuşan ya da hareket eden ağaçlardan ziyade adeta özenerek oluşturulmuş bir yerdi burası. Fazla geniş olmayan mağara tarzı bir oyuğun içinden süzülen bir kaç ışık demeti çekiyordu dikkatini. Daha fazla merakına hakim olamadan hızlıca ilerlemeye başlamıştı. Bir şekilde karanlığı seviyordu, kendinden giderek emin bir şekilde adımlarını atarken bir yandan etrafı kolaçan ediyordu. Oyuğa doğru yaklaştığında içeriden gelen esinti ile önüne düşen saçları havada süzülmeye başlamıştı... 

    "Esinti geliyorsa o halde başka bir girişi daha olmalı." seslice düşünmenin ardından karanlığa adımını attı Phan. El yordamıyla içeriden süzülen küçük ışık kümesini ve rüzgarın esintisini takip ediyordu. Duvardan ellerini ayırmadan ilerlemeye devam etti... Ara ara ellerinde gezinen eklembacaklıları umursamadan. Işığın ve rüzgarın kaynağı olan yere ulaştığında ise karşısında gördüğü şey ufak bir delikti. Şimdi tek yapması gereken diğer tarafta ne olduğunu görmek için o delikten bakmaktı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Syrinx Aethra Rouvas
Cadı
Cadı
avatar

Mesaj Sayısı : 1986
Kayıt tarihi : 21/06/10

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   C.tesi Şub. 08, 2014 12:23 am


Sabırlı bir bekleyişle gözlerini yuman iki çocuk yüzlerini yavaş yavaş buruşturdu. İlk pes eden Edmund Luke Lloyd oldu. “ Göremiyorum!” Çehresindeki değişimler oluşacak karakterine dair ipuçları verirken çocuk Aethra’nın elinden kendi ufacık elini çekti. Tek gözünü aralayan Emilié, yanındaki Edmund’u kolaçan ederken tereddüt içinde olmalıydı. Sonunda, o da çareyi gözlerini açmakta bulan küçük cadı kaşlarını kaldırarak dudak büktü. " Hikayelere devam etsek olmaz mı, Aethra? Bu oyundan sıkıldım!" Aethra iki çocuğu hızla süzdü ve birkaç dakika önce çocuklarla el elle tutuştukları pozisyonu bozdu. Böyle güzel çocukların etrafında dolaştığı günlerin geleceğini hiç tahmin etmezdi. Bir zamanlar kendi çocukluğunu doyasıya yaşarken, şimdi doğan çocuklar için savaş verdiğini hissediyordu. Her çocuk için kalbinde sakladığı bir parça hüzünle gülümsedi. “ Yarın, herkes burada olacak! Sanırım hazırlık yapmalıyız. Annelerinize yardıma ne dersiniz?” İki çocukta aynı anda ayağa kalktı. Nazik bir tavırla boynuna sarılan Emilié yanağına ufak bir öpücük kondurdu. Ardından kaşları hafifçe çatık ona yaklaşan Edmund diğer yanağını öptü. Öpmese, Aethra’nın darılacağını düşünüyor gibiydi. Onları selamlayan cadı, ikisininde gitmesine izin verdi. Çocukların ardından bakan Aethra bir süre oturduğu yerde kaldı. 
Değişen dünyayı hiçbir zaman sorgulamayan Aethra için ilikleri donduran soğukta önemsizdi; çünkü tüm varlığı ile olanları, olacakları çok önceden kabullenmişti. Oysa, o an iki güzel çocuğun arkasından bakarken bu toprakların dışında yaşamaya çalışan çocuklar için güçlü bir sızı duydu. Kimin neyi hak ettiğine; kim karar veriyordu? Derin bir soluk alıp oturduğu yerden doğruldu. Ağrıyan diz kapakları az bir hareketlenmenin ardından kendini unuttururken Aethra çadırların arasında sessizce dolaştı. Buradaki çocuklara eski dünyaya ait hikayeler anlatmayı seviyordu. Anlattığı hikayeler onların geçmişi, karakterler onun dostlarıydı. Neden yaptığını ise hiç bilmiyordu, ne zaman anlatmaya başladığını da… Son zamanlarda çocuklarla ilgilenmenin ona verdiği huzuru neredeyse hiçbir şey veremiyordu. Aethra etrafta dolanan daha çok çocuk istiyordu, daha çok…

Yatakta hafifçe dönen cadı, bir ayağı kayıp yere değdiğinde hafifçe irkilerek uyandı. Dünün yorgunluğunu tüm bedeninde hissediyordu. Gün boyu sağa sola koşturmakla, çocuklarla ilgilenmekle geçmişti. Bir şeylerle muhakkak uğraşmalıydı. Boş durmayı hiç sevmiyordu. Henüz gözlerini açmadan günün planı aklında hızla şekillendi. Düşüncelerini ilk dakikada saran mutfak için kuzeni Aimée’ye yardım edeceği oldu. Sonrasında gözlerini aralarken beline kadar tenini örten örtüyü göğüslerine kadar çekti. Tekrar yatakta ters dönüp kolunu yana doğru uzattı. Kumaş üzerinde dolanan kolunu gayri ihtiyari hareket ettirirken Aethra boşluğu kavradı. Gözleri giyinmekte olan Serpent’in üzerinde kilitlendi. Sessizce büyücüyü izleyen Aethra soluklarını dahi yavaşlattı. Büyücü sakin adımlarla pencerenin kenarına yaklaştı. Aethra, o an onun gözlerinden görmek istedi. Yıldızlar Kulesi’nin etrafını hayalinde canlandırdı. Kendi hayali onun gördüklerinden neler eksikti. Gözlerini kısacık bir an yumdu. Cadı tekrar gözlerini araladığında kuleden inen adım seslerinin Serpent’e ait olduğunu biliyordu.


Serpent’in ardından hızla yataktan kalkan cadı, üzerine tüm tenini örten siyah bir elbise geçirdi. Saçlarını geriden bol bir topuzla tuttururken derin bir çekti. Geriye kalanlar mı yoksa gidenler mi aklını karıştırıyordu? Dudaklarını kemire kemire merdivenlerden indi. Bugün, yarın ve belki diğer günler… Bunun cevabını bulması mümkün değildi. Hızlı adımlarla mutfağa giderken biraz olsun endişeliydi. Geç kalmış olmalıydı. Gökyüzüne baktı ve saatin kaç olduğunu hesaplamaya çalıştı. Mutfağa daldığında Aimée, sağa sola yetişmeye çalışıyordu. Kızgın olmaya çalışan gözlerle bakan kuzenine mahçup bir şekilde gülümsedi. “ Geldim!” Bakışları gördük der gibi değişen Aimée onu fazla umursamadan hazırlığına geri döndü. Kendince yeni bir yemeğe girişen Aethra mutfaktaki diğer kızları görünce konuşmasına devam etti. “ Zaten sana yardımlar gecikmemiş…” Duraksadı, tekrar kuzeni ile gözgöze geldi. “ … Ben dışında…” Muzip bir şekilde sırıtarak gözlerini tezgahın üzerindeki malzemelere çevirdi.

Ne kadar zaman mutfakta geçirdiğinden habersiz yemeklerle ilgilenen Aethra, Aimée’nin hatırlatmasıyla oradan ayrıldı. Masa hazırlıklarında kızları yalnız bırakmak zorundaydı. Serpent’in dediği zamanda kulede olmak istiyordu. Hesabını yanlış yapan Aethra, Yıldızlar Kulesi’ne varmadan Serpent ile karşılaştı. Büyücünün tam karşı yoldan gelmesi üzerine olduğu yerde birkaç saniye bekledi. Büyücü yanına geldiğinde önce düzgün olmasına rağmen; son zamanlarda üzerine sinen; garip bir alışkanlık halini alan yaka düzeltme eylemine girişti. Ardından büyücünün dudaklarına kısa bir öpücük bırakarak onu selamladı. Serpent’in kolunu dirseğinden kıvırması üzerine cadı kendi kolunu havaya ağır hareketlerle kaldırdı. Yüzünde sıcak bir gülümseme ile büyücünün koluna girdi. Amfitiyatroya giderken tek düşündüğü oluşabilecek yeniliklerdi.

Serpent’in yarım adım gerisinde alana adım attığında ilk gözüne takılan yemeklerle donatılmış masaydı. Kızlara teşekkür etmeyi kendince not ederken Jake’in hırlaması donup kalmasına neden oldu. Ne zaman bu sese alışacaktı kim bilebilirdi? Spring’in varlığını hızla sorguladı. Bebek bekleyen cadının üzerindeki panik dalgasını düşünmek bile istemiyordu. Sesin geldiği yöne bakışları çevrilirken teker teker dostlarını seçti. İlk başta her zaman dikkatini çekmeyi başaran Eritheia vardı. Sonrası çocukluk arkadaşı Jason’a kaydı bakışları. Yüzüne garip bir gülümseme yayılırken Serpent’in kolundan çıktı. Büyücünün önünden geçmesi ile gözleri başka bir noktaya kaydı. Teyzesi Chryseis tam karşısında duruyordu, üstelik yanında hiçbir zaman sevmeyeceği Profesör Wood ile birlikte…
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Jinx Tethys
Vampir
Vampir
avatar

Mesaj Sayısı : 62
Kayıt tarihi : 23/04/13
Yaş : 23
Lakap : Hannibal

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   C.tesi Şub. 08, 2014 1:01 am

Gözlerinde parlayan nefreti ve memnuniyetsizliği görüyordu. Bedenini ayakta tutacak mecali dahil yokken o, bina gibi cüssesi ile meydan okuyordu. Hoşgeldin karşılamasının ardına itina ile iğneler yerleştirmişti, sesindeki sertliği ve yüzündeki öfkeyi algılamak zor değildi. "Silvanesti'ye hoş geldin, vampir" derken içinden hırlıyordu sanki Peki şimdi neden defolup gitmiyorsun? diye. Jinx de burada onların adalarında susuzluğunun esiri iki büklüm olmuş, merhamet dilenmeye bayılmıyordu, bir an neden kuzeyde kalıp açlıktan ölmedim ki? diye düşündü. Bu yaratıkların merhametinden bile tiksinirdi. Hiç bir zaman, kimseden merhamet dilenmeyecek kadar güçlü kalan birinin yıllar sonra ezeli düşmanından merhamet dilenecek kadar düşmek trajikti. 

Ön yargısını hiç atamadı, atacağını sanmıyordu. Sadece aptal bir ön yargı değildi bu, altında yatan iğrenç bir ihanet vardı ki; yüzyıllardır hafızasının mazisinde saklanmıştı ve dün gibi aklındaydı. İğrenç dönek yaratıklar diye sivri dişlerinin arasından" tıslardı, her o anı hatırladığında. Köyün kurt adam sürüsü, bir anlaşmazlık sebebiyle Katolik avcılar ile iş birliği yapıp bir çok vampiri linç ettiklerinde, Jinx yeniydi. Kurtulabildi, ama sevgilisi ve dönüştürücüsü Alon'ın linç edilmesine mani olamayacak kadar şanssızdı. Ne var ki kurtulan olmayı hiç istememişti, atmayan kalbini söküp yerine metal veya plastik takılmış gibi hissetmişti. Yıllar bile merhem olmamıştı karanlık anılarına. Göğsüne hançer gibi saplanan acı, zamanla derin kine dönüştü. Nefret, ayakta tutan bir güçtü, güçlü bir silahtı ve acımasızdı. Kiliseyi yaktığında aldığı tatlı intikam, biraz olsun kavuran acısına soğuk su olmuştu.

Nefretini her daim taşıyordu, gösterecek kadar aciz değildi. Orada, aç ve susuz bir vampire, anca gücünün yeteceğini düşündüğü için, bilenmek bariz acizlikti. Tiksinme duygusu, simasına yayıldı. Ona Zavallı diye haykırıp şah damarını parçalayamamak çok berbattı, hem Bu Serpent'a yapılacak büyük bir ayıp olurdu, hem de kalkıp onun şah damarını parçalayacak mecali yoktu. Soğukkanlılığını son raddine kadar korumayı başarıyordu, yüzündeki sahte bir gülümseme ile ekledi "Hoş buldum, kaniş."
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Valdis Raimonds
Wigtown Wanderer
Wigtown Wanderer
avatar

Mesaj Sayısı : 161
Kayıt tarihi : 23/12/12

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   C.tesi Şub. 08, 2014 1:56 am



''Avada Kadevra.''


Ezber bozmayan kelime üzerinden pek zaman geçmeden, bir kez daha sert ve soğuk bir biçimde kuru dudaklarından döküldüğünde; rıhtımın soğuk ve rutubetli havasını derin bir nefes ile içine çekti. Akabinde ise asasını, gece siyahı cübbesinin cebine geri koydu. Yüz hatları bir nebze olsun gevşedi ve az önce terler döken bedenin saniyeler içinde kaskatı kesilerek yere serilişini soğukkanlılıkla izledi. Bu manzaraya alışan gözlerinde, ifadesiz bakışlar barınıyordu. Yaklaşık bir dakika boyunca bunu sürdürdükten sonra, yüzünü gölgeye boyayan başlığını geçirmiş ve başını hafifçe öne eğerek rıhtımın çıkışına ilerlemişti. Yeri döven adımlarını sükuneti bozan ve koridorda yankılanan o tok seste korkusuz, cesur ve merhametten yoksun bir genç adamın kibrini barındırıyordu. Sert, ciddi ve korkulan bir izlenime sahipti artık. Her kası, her dakika kasılmış biçimde herhangi bir tehdide karşı hazırlıklıydı. Zihni, yeni yaprak kokan bir sayfa kadar boş; lakin alaca karanlık kadar zifiri idi. Kazandığı soğukkanlılığı, bedenine hapsolmuş ruhuna kadar işlemiş ve kazınmıştı. Emelleri uğrunda yaptığı bu değişiklik, tam anlamıyla metamorfozun ta kendisi oluvermiş ve Valdis Raimonds'u olmak istediği şeye dönüştürmüştü. İstediği her şeye sahipti ve bunların hepsini, Drake Venomous adıyla ün salan ustasına borçluydu. Kudreti bütün hücrelerinde hissedip ona hükmetmesini öğreten adama olan borcunu, yerine getirirken onur duyuyordu. Verdiği eğitim sayesinde, tam anlamıyla ayakları üstünde durabildiğini hissediyordu. Hiçbir şeyi, hiç kimseyi umursamıyordu. Eğitimin son aşaması buydu ve bunu da tamamladığında, emellerine ulaşması için artık önünde hiçbir engel yoktu ve olamazdı da. Yine de son aşamayla ilgili elbette ki bir istisnası vardı. Bunu herkes biliyordu, yine de öfkesinden beslenmeyi başarması; kendisini motivasyon sağlayan bir dayanağa da sahip olmasını gerektiriyordu. Wilma Ross, meleği onu her zamanki gibi merak ederek bekliyordu.

Dört ay sonra, Wigtown.

''Valdis, gitme. Kuzey ülkelerinden haber bile alınamıyor.''
''Yapmak zorunda olduğum son bir şey var Vera.''
''Wilma ne olacak, onu düşünmüyor musun?''

Sükunet, verdiği cevap olmuştu. Sırt çantasını kaptığı gibi, vazgeçemediği gece siyahı cübbesini geçirmiş ve yola koyulmak üzere, terk edilmiş binadan arkasına bakmadan ayrılırken peşinden koşan topuk seslerini duymazdan geliyordu. Kapıdan çıkar çıkmaz, soğuk hava yüzüne çarpmış ve kara atının yanına varıp eğerini takmaya koyulmuştu ki, cadı da peşinden gelip son sözlerini etmişti.

''Londra'da olacağım, oradan sana yazarım benimle irtibat halinde kal Valdis.''
''Wilma'ya göz kulak ol.''

Atına atlamış ve ormanların arasından, yüzüne çarpan kaskatı havaya rağmen gözlerini kısmış ve dizginleri dalgalandırarak sürat kazanmıştı...

Üç ay sonra, Silvanesti.

Öfke. Hissettiği tek şey pür öfkeden öte bir şey değildi. Çatık kaşları, sıktığı yumrukları ile yattığı yerde çaresizce beklemekten başka bir şey yapamadığı için öfkeliydi. Acı, bütün bedeninde yayılıyor olmasına rağmen, hissettiği şey pür öfkeden başka bir şey değildi. Vera ve Wilma'dan haber alamamıştı, onları uyarmaya zamanı dahi olmamıştı ve şimdi uzandığı rahat yatağında çaresizliğine her saniye küfrediyordu. Doğrulmayı günde yüzlerce kez deniyordu; lakin erkendi. Kendisini bulmayı beklemediği bir yerdeydi, Silvanesti. Beklemeden yaşadığı bir felaket dolayısıyla altında kaldığı buzul kütlesi, bacaklarını ezmiş ve vücudunu kaskatı kesmişti. Kendisini kurtaran genç bir bayandı, yüzü bulanıktı; yine de gördüğü vakit tanıyacağından şüphesi yoktu. Hayatının başkasının hayatının elinde olmasından hoşnut değildi; lakin yapacak bir şey yoktu. Valdis'i buluşundan sonrası bulanıktı, zihninde bir perde vardı adeta. Yine de, soğuğu hatırlıyordu. Tüylerini geçip derisinin altına erişen, uzun zaman sonra acının tadına vardıran o soğuğu tarif etmek imkansızdı. Ölüme terk edilen bedeninin hayattan kopmasına ramak kala, başkasına muhtaç olmak zorunda kalsa da olan olmuştu. Ölüm, kendisi için huzura erişmekti belki de; lakin henüz tamamlanmamış işleri ve arkada bırakamayacağı insanlar vardı. Tamamlanmamış işler konusunda pek sorunu olduğunu düşünmüyordu; keza yaşanan felaket, gün gittikçe daha da zorlaşmıştı. Valdis Raimonds, kendisini beklenmedik bir şekilde Silvanesti'de bulduktan sonra kendisine yardımcı olan doktor Aaron sayesinde bacaklarına tamamen geri kavuşacağı günü beklerken, her dakika her saniye öfkeliydi. Kendisine, Dünya'ya ve geri kalan her şeye... Bu öfkeyi bir gün gerekeceğini ön görerek, biriktirmeyi başarmıştı.

Büyük gün.

''Artık destek çubuğuna ihtiyacım yok, kendi işimi kendim görürüm.''
''Pekala dikkatli ol, bir sorun olursa da beni görürsün.''
''Teşekkürler.''

Sevmediği laflardan birini söylemek zorunda kalsa da, umurunda değildi. Artık yürüyebiliyordu. Bacağındaki morluklar elbette ki duruyor ve ağrıyordu yine de bu onun için hiçbir engel teşkil etmiyordu. İlk işi, Wilma'yı bulmak olacaktı; lakin etraftakilerden duydukları Dünya'ya sağ kalan herhangi bir kara parçasının olmadığı ve yaşamak isteyenlerin Silvanesti'de olacağı yönündeydi. Tanıdığı insan yoktu. Şifacı Pierretta ve doktor Aaron dışında. Bu yüzden ne yapabileceği ve kimin kendisine yardım edeceğini bilemiyordu. Kendi başınaydı, şimdilik. Yapabileceği tek şey, amfitiyatroda yapılacak toplantıya katılmak ve gelenlerin arasında Wilma, Vera veyahut en azından tanıdık bir yüz aramaktı. Bunu yapacaktı. Üzerindeki pis kıyafetleri çıkararak, kıyafetlerini yeni gelenlerle paylaşan isyankarlardan temin edilen temiz kıyafetleri üzerine geçirerek olabildiğince hızlı adımlarla çadırdan çıkıp, uzun zamandır işitmediği kuru gürültü ve nemli havayı kucakladı. Gözleri birkaç saniyeliğine kararınca, olduğu yerde durdu ve dengesini korumaya çabaladı. Akabinde, adımlarını doğruca tiyatroya yönlendirdi. Gözleri, insanları teker teker süzüyordu. Tiyatroya adım atana kadar, şansı yaver gitmemişti; lakin oraya vardığında gözleri direk kahve tonlarında omuzlarına dökülen saçlarıyla sırıtan çehreyi seçmişti. Vera Vlonjati, uzun masanın uzak kısmında yerini almış, sinsi tebessümüyle masaya renk katıyordu. Yine de rahatlamamıştı. Vera oradaysa, Wilma neredeydi? Endişeyle karışık öfke kendisini ifşa ederken, hızını daha da arttırdı. Artık yanından geçen insanları süzmeyi bırakmış doğruca Vera'ya odaklanmıştı. Yanına vardığında, yanındaki insanlara bakmış, Pierretta ve sevgilisini tanımasına karşılık selam bile vermeden Vera'ya dönmüştü. Kalp atışları gibi soluğu da hızlanmıştı. Kuru dudaklarını araladığında ise, korkulan ciddiyet yüzünde yerini almıştı bile. ''Vera, konuşabilir miyiz?''
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Eritheia Fae Hyxest
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1551
Kayıt tarihi : 21/06/10
Lakap : Venus.

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   C.tesi Şub. 08, 2014 4:50 am

Floja yanlarına eriştiğinde en nihayetinde işleri kolaylamış olan Sunset ve Lynn'in de kalabalığa karışıp diğerleriyle sohbet edebildiğini görerek rahat bir nefes almıştı. Şu an içerisinde bulundukları ortam, Felis ve yoldaşlarının hikâyesinin başlangıcından bu yana Fae'nin en büyük gerginliği duyduğu yerdi. Yalnızca sekiz kişilik o küçük öğrenci grubu Sırlar Odası'nda ant içerken, gecenin bir yarısı okul koridorlarına dağılıp her kata daimi ideolojinin baş harflerini kazırken, nedeni belirsiz bir şekilde Şamarcı Söğüt alev alırken, Hogwarts'ın son yıl sonu balosu beklenmedik bir şekilde sabote edilirken... O zamanlarda dahi hissetmediği bir huzursuzluktu bu. İlerleyen yıllarda Felis'in emriyle gittiği görevlerde, bıçağını boğazına dayadığı insanların gözlerine baktığı o kısacık sürede; tenlerinden saçılıp metalin tertemiz parlaklığını koyu kırmızı lekelerle kirleten teslim oluş anları gibi de değildi. Çok daha tetikteydi. Ansızın katıldığı büyücü turnuvasını anımsadığında Felis'i arayan gözlerine bir gülümseme yansıdı. Bu zamana dek daima, ardını döndüğünde onu kollayacak olan kişilerin verdiği güven hissiyle ilerlemişti. Şimdi ise kanı karışmış kırma bir kurt sürüsünü andırıyorlardı.

Melodie, sandalyesini çekip oturduğunda Fae'nin kadrajına girmişti sarışın adam. Bir nebze yorgun gibi görünüyordu, fakat Jason'ın bulunduğu durumdan memnun olmadığında suratına yerleşen nahoş, ekşi ifadeyi tanırdı. Bir şeyler söylemek istediyse de göz açıp kapayıncaya dek hareketlenen mekanın sıcağı dikkatini dağıttı. Arkasını döndüğünde yalnızca saniyelik bir kadrajı yakalayabildi, kurdun uzun ve seri üç adımı neredeyse tüm salonu arşınlayıvermişti. Amfitiyatro gerginliğin ağırlığıyla sessizliğe gömülmüştü, ne var ki aynı zamanda kurdun göğsünden yükselen hırıltı sağır edici bir gürültü yaratıyordu.

“Jacob, bana bak. Gözlerime bak Jake.”

Kısacık bir an için duraksamıştı, onu durduramayacak olmaktan korkmuştu. Jacob'ın kimyasına işlemiş öfke, onun kontrolü dışında harekete geçen vahşi bir hayvanı uyandırdığında elini kurdun göğsüne dayamış; onu engellemeyi hedefleyen kız vasıfsız kalırdı. Fae, avuçlarını acıtacak kadar hızlı atan kalbin ritmi uysallaşırken, ve pür açlığın kızıllığına boyanmış gözler eski tanıdık hâlini alırken tuttuğu soluğunu yavaşça bıraktı. Jake durulduğunda kendi adına tebessüm etmek istediyse de bu vakitten sonra Tethys'in başına gelmesi muhtemel her şeyi göze alarak onu buraya kabul eden Felis'in aklındakilere sadık kalmayı ve bir şey söylemeksizin geri çekilmeyi tercih etti. Jason'ın yanındaki yerine oturduğundaysa bir anda normal seyrine dönen muhabbetlere ayak uyduramayacak kadar yorgun hissetti kendini. Vera'nın sesini işitiyordu, Silvanesti'ye geldiğinden bu yana pek kimseyle iletişime geçmemiş Covelly'nin masaya oturduğunu; müzikle uğraştığını bildiği sarışın cadının ise aralarına henüz katıldığını görmüştü. Gözleri bir müddet soluk benizlinin üzerine takılı kalmışken Tethys'in yanıtı da gecikmemişti. Gergin oturuşunu düzeltip yalnızca tepkilerini ölçmek için yanındaki ikiliye baktıktan sonra Felis'e döndü. Yalnızca bir an önce başlamasını ve bugünü olabildiğince az zararla kapatmalarını istiyordu. Bir an için şimdi çadırlarında olduklarını düşündü, işte o zaman huzur bulabilirdi.

_________________

“I love the ground under his feet, and the air over his head, and everything he touches,
and every word he says. I love all his looks, and his actions, and him entirely and altogether.”


₰ my love, my Christ:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serpent Felis Leo
SFL Lideri
SFL Lideri
avatar

Mesaj Sayısı : 2958
Kayıt tarihi : 20/06/10
Yaş : 26
Lakap : Kaos'un Lordu

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   C.tesi Şub. 08, 2014 10:36 pm

Misrule

Damağına yapışmış kum taneleri, her nefes alışında soluk borusunun girişini kaşındırırken yüzünü ifadesiz tutmaya özen gösterdi. Aygırından tek hamlede inmiş, ardındakilerin de kendisini taklit ettiğini, gitgide kuvvetlenen rüzgarın arasından zorlukla işitmişti, şimdiyse aniden bastırmış, ve bariz şekilde doğal olmayan kum fırtınası görüşünü giderek azaltmaktaydı. Yüzünü kapatan kara bağını sıkılaştırarak nefesini rahatlatmayı denedi, ayakkabılarının içine dolmuş olan kumun bileklerine dek çıkıyor olmasına rağmen kıpırdamadan bekledi. Gelenin kim olduğunu iyi biliyordu, fakat hangi surette geleceğini kestiremiyor olmanın gerginliği, kargı misali dik sırtının kaslarını sızlatıyordu. İhanetin Gözleri, parmaklarına yalnızca birkaç santim uzaklıktaki geniş cepten sarkıyordu, yanlış gidebilecek her ihtimalli kapsamlıca düşünmüş, ve her durum için hazır beklettiği bir planı olduğuna ikna olmuş olmasına rağmen gözleri sürekli olarak etrafını taramaktaydı.

Fırtına çığırından çıktı, ayakta durmakta dahi zorlanan ekibe tek bir parmağıyla sabretmelerini işaret eden Serpent, tam karşısında büyümekte olan gölgenin ardında, huzuruna eriştiği kralın yaklaştığının farkındaydı. Tehditkâr olmamak adına ağır ağır eğildi, tek dizinin üzerine çöküp başını eğdi.

"Crixalis, kralım."


Silvanesti

Kapalı gözlerinin Yıldızlar Kulesi'nde aralanmasıyla, sudan çıkmışcasına çektiği bir nefesle bilinci yerine geldi. Alnındaki ter damlacıkları soğumuştu, yorganın altındaki bedeniyse bu dengesiz yükseliş ve akabindeki düşüşe henüz uyum sağlayamaz vaziyetteydi. Gevşedi, nerede, ve kiminle olduğunu zihninde tekrar ederek, kabusuyla realiteyi henüz ayırt edememiş kaslarının gevşemesini sağladı. Aethra uyanmış mıydı? Düzenli şekilde inip kalkan göğsü aksini işaret ediyordu. Serpent, göğsüne uzanmış kolu bileğinden kibarca kavrayarak, parmakların ucundaki kantaşını hafifçe öptü, bir yılan gibi sıyrılarak eşinin kavramasından ayrılıp, seri hareketlerle cüppesini üzerine geçirdi. Sıkıca bağladığı pelerini dalgalanarak odayı terk ettiğindeyse, ardında yalnızca aceleci şekilde ilerleyen ayak seslerini bırakmıştı. Gün, kaosa aracı olup diz çöktürdükleriyle sofrasını paylaşma, aynı tastan yeme günüydü.

Yakasında dolaşan parmaklar dudaklarının ucunda bitmiş bir öpücüğe dönüştüğünde kolunu kıvırarak eşiyle bir araya geldi. İkili, çevrelerine göz gezdirmelerinin ardından ağır adımlarla ilerlemeye başlamıştı, Silvanost'un en karanlık köşelerinden dolaşarak, daireler çizerek, ve her bedenin sırtını görebilecek açılarda hareketlerini sürdürdüler. Kısa süre sonra, tam da niyetlendikleri gibi, en son olarak amfitiyatroya adım atmışlardı.

Gözüne ilk olarak Jacob çarptı, etrafına yaydığı gerginliğin getirisi kalabalıksa neler olup bittiğini görmesini engelliyordu. Attığı adımlar hızlandıkça, etrafındaki bakışları da bir bir üzerine çekiyordu. Kendisine ayrılmış yerine, masanın en uç kısmına erişti, yanındaki sandalyeyi yavaşça çekip, bir kuğu misali estetik şekilde yerleşen Aethra'nın ardından kibarca ittirdi. Konuyu kapatarak asıl amaçlarına odaklanmalarının önünü açansa seslenişi, dudaklarından azat ettiği tek bir isim olmuştu.

"Jacob."

Devasa kurtadam, duraksamasının ardından gerileyerek yanına eriştiğinde, dikkatleri birbirlerinde olan her insan dikkat kesilerek kendisine bakıyordu. Manasız içgüdüsünün planlarını tehlikeye soktuğu, sinir küpü yoldaşıysa yanındaydı. Kulağına eğildi, sözcükleri, ortamda yüksek sesle söylenmemiş son kelimeleri içeriyordu. Vahşi bir hayvan gibi davranmaya devam edersen, seni uyutmak zorunda kalacağım. Budalalığı kes.

"Dostlarım, kardeşlerim, yoldaşlarım. Her biriniz Silvanost'a, Silvanesti'nin kalbine, antik diyarlardan, bozulmayarak günümüze dek erişen sanat eserimize hoşgeldiniz. Serpent Felis Leo, ve yoldaşlarının huzurunda bulunuyorsunuz. Sizi aramıza getiren, her birinize tek tek yaptığımız çağrılar, ve özgür iradenizin yanında, pek tabii hayatta kalma arzunuzdur. Bunun bilincindeyiz, ve bunun bilincinizde olmasını istiyoruz. Silvanesti topraklarına sadık kaldığınız sürece, hiçbirinize, hiçbir şekilde zarar verilmeyecektir. Kısa süreli duraksamasında, toplumun büyük bir bölümünün büründüğü ifadesiz maskeleri inceledi, ve çektiği ikinci nefesiyle konuşmasını, yemeğin sonuna dek sonlandırdı. "Vakit, boş midemizi doldurma ve kaynaşma vaktidir. Keyfinize bakın. Herkesin damağına göre ayrı lezzetler bulunan sofranın, yiyeceğe ihtiyaç duymayan tek türünün önündeyse, av hayvanlarından arındırılarak biriktirilmiş kan stoğunun ufak bir kısmı bulumaktaydı. Önündeki geyik etinden ince bir dilim kesen Serpent, henüz hiçbir şey tüketmemiş olmasına rağmen, bilgiye olan açlığının, materyal ihtiyaçlarına ağır bastığının farkındaydı. Yalnızca izledi, ve dinledi. Her birini.

_________________


It's all about Littleflair:
 


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Elena Pearl
Hufflepuff V.Sınıf
Hufflepuff V.Sınıf
avatar

Mesaj Sayısı : 644
Kayıt tarihi : 02/01/11

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   C.tesi Şub. 08, 2014 11:48 pm

    Bitmek bilmeyen kış herkese kök söktürüyordu. Dondurucu soğuklar sebebi ile hemen hemen her gün bir ölüm haberi geliyordu. İnsanlar bir zamanlar taraf savaşlarından korkarken artık sadece soğuklardan, donarak ölmekten korkar olmuşlardı. Rüzgarlar fırtınaya, kar taneleri daha yer ile temas dahi etmeden buza dönüşüyorlardı. Sığınılan barınaklar, sıcak sanılan evler, sığınaklar, barakalar artık insan bedenlerini ısıtmaz olmuştu. Sıcak kelimesi bile unutulmaya yüz tutmuşken bir çok cadı ve büyücü gibi Elena'da o son yardım çağrısını almıştı. Hala yeryüzünde bir yerlerde ölümcül soğukların erişemediği bir yer vardı demek ki...

    Salık bıraktığı saçlarının rüzgar ile uçuşmasına aldırış etmeden, tek rotası olan amfitiyatroya yürüdü genç cadı aklında bir yığın düşünce ve anıyla. Taraf savaşları, yanı başında son nefesini veren arkadaşları, savaş sırasında aldığı yaralar.. Yaşanılan her şey sanki yaşanmamışcasına çoktan geçmişe gönderilmişti bile. Bir zamanların, birbirine karşı savaşan can düşmanları artık ölümcül kışla omuz omuza savaş veriyorlardı. Tüm bunları o günlerde Elena'ya söyleseler herhalde yapacağı tek şey gülüp geçmek olurdu.

    Amfitiyatroya vardığında düşüncelerinden sıyrılıp kurulan dev masaya baktı. Sanki Hogwarts'ın açılış yemeğine gelmiş, ziyafette arkadaşları ile önümüzdeki yılın derslerinin ne kadar ağır olacağını tartışacaktı. Başını hafifçe sallayarak Hogwarts'ı ve Büyük Salon'daki ziyafet yemeğini uzaklaştırmaya çalıştı zihninde. Masadaki boş sandalyelerden birinde yerini almaya hazırlanırken kahverengi gözlerini Serpent Felis Leo'ya çevirdi. Sandalyeye yerleşirken bakışlarını ondan ayırmamış, konuşmasını dikkatle dinlemişti. Yaşanılanlar unutulmaya başlanmış olsa bile Elena Serpent'in ve yoldaşlarının yaptıklarını unutamıyordu. Herkes yavaş yavaş yemeğe başlamışken Elena kısık gözlerle bir süre Serpent'in hareketlerini izledi ve kendisi de artık açlıktan guruldamaya başlayan midesini susturmaya karar verdi.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Naja Mijatović
Cadı
Cadı
avatar

Mesaj Sayısı : 346
Kayıt tarihi : 04/05/13

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Paz Şub. 09, 2014 4:36 pm


Hangisi daha çok vurdu? Kim tutacaktı çeteleyi zaten, hangi delibozuk niye yapacaktı bunu. O da yapmadı. Zamanını nefes almaya ve ölmemesine yetecek kadar lokmayı boğazında yuvarlamaya harcıyordu yalnızca. Hayat ondan umudu kesmeden önce ondan ayrılmak için planları yapmaya başlamıştı, kırk kilo ve serçe boyutundaki bir kalp ne kadarını taşıyabilirse o da o kadarını sırtlayabilmişti. Serçe kadar. Terk edilemezdi işte o kadar, yeni hayat ve yeni kurallar. Kural bir, TERK EDİLME!  En fazla ne kadar, sınırları dibine kadar zorlasak, tanrının kurallarını yıkıp cenneti yerin sekiz kat dibine soksak bile ne kadar kaldırabilir her dört atışta bir tekleyen bir kalp ve uyuduğunda öldü sanılan bir beden en fazla ne kadar gücünü yitirmeden dikilebilirdi. Hiç dikilmedi zaten. Dizlerinin üstünde, dirsekleri yerde, saçları yeri süpürdü. 
Terk edilmemek için terk edilmesi gerekmişti. Bu o tuvalette çişini yaparken ya da sokakta yürürken hayatının belli ve saçma sapan bir kısmını sorgulayıp arkadaşlarına, elinde bir kahve bardağı tutarken sahtelerin sahtesi bir dudak bükme hareketliyle anlatılacak kararlardan değildi. Bu bin yıllık acının ufacık iki yılın kılığına girip sırtına sapladığı bıçakla imzasını iç organlarına attıktan sonra vermek zorunda olduğun karardı. Yaşamak ya da ölmek. Tüm mesele bu, ha? Değil. İki kapı da açıktı, bir kolu gün ışığında öbürü yapış yapış karanlıkta. Sıkışmış. Kapıların arasına öyle bir kıvrılıp uyumuş ki uyandığında hiç olarak uyanmış.
İlk önce aynalara bakmayı kesti, bilinçli bir kararla. Pek tabii hala kendini güzel buluyordu bu kararı verdiğinde. Saçları hala güzeldi. Renkleri biraz akmış ama hala eskiden ne olduğunu hatırlatacak kadar sevimliydi. Gözleri de şimdiki gibi iki çukur değil, bir çift gözdü işte. Ne fazla ne eksik. Kendini ne kadar çabuk kendinden silerse o kadar çabuk geçebilirim diye düşünmüştü kapıdan. Hangi kapıdan? Seçimini yapmıştı. Ölecekti. Yüksek bir yerden bedenini boşluğa bırakacak düşerken kahkalarını kusacaktı cehenneme. Sonra yok olup gidecekti işte. Bu kadar. Basit. Ama o harikulade önemli kararı verecekken uyuyakalmıştı. Bu da basit işte.
Ardından yemek yemeyi kesti. Vücudu kontrolü ele geçirip onu en yakın yiyeceğe zorla götürecek kadar delirene kadar yemek yememeye başladı. Açlık o kadar büyük sorun değildi aslında ama onu acıdan çığlık atmamak ağzına toprak doldurmaya mecbur bırakan böbrek ağrıları en fenasıydı. Sadece ölmeyecek kadar su içiyor, ama susuzluğun vücuduna verdiği acıyla ölecek gibi hissediyordu.
Hollanda'dan ilk geldiği zamandan beri yanında kaldığı, ucuz romanlardan fırlaşmış gibi tek yönlü iyi kalplilik olan yaşlı adamın kasasını soyup bu terk edilmiş eşya deposuna yerleştiğinde de vicdanını söküp attı. Naja merhametliydi. Eğer o da ucuz bir roman karakteri olsa tek özelliği vicdanı ve onun koluna takıp getirdiği aptallıklar olurdu.
Sonra ufak tefek bir sürü şey. Ve bitti. 
Şimdi burada, yaşamak için mücadele verdiğini görmek onu kahkahalara boğacak kadar trajikti. Ne işi vardı, yatağında oturup donmayı beklemeliydi. İlk önce soğuğun dersini parçalarken verdiği acıdan kıvranıp sonra hiçbir şey hissedemeden uykuya dalmalıydı. Ve biterdi işte böylece. İlk önce masaya sonra etrafındakilere baktı, neredeyse geldiğinden beri çadırından çıkmadığı için her şey çok yeniydi onun için. Eğer çıkmak zorunda kalırsa da kimseyi görmemek için kapüşonunu neredeyse burnuna dek indirerek etrafta dolanıyordu. Neler olup bittiğiyle de pek ilgilenmediğinden hiçbir şey görmemşti. Şimdiye dek, buraya ilk adım attığında ona ve diğerlerine yardım eden birkaç kişiyle konuşmuştu.
"İyi misin?"
"Evet."
"Aç mısın?"
"Hayır."
Siyah mantosunu sırtına geçirip çadırından çıktı. Çadırın için katlanabileceği kadar soğuktu. Kural gereği katlanamayacak duruma gelene dek kendi için bir şey yapmıyordu. Sadece kemikten ve bir kaç parça deriden oluşan parmaklarını uzun zamandır kullanmadığı asasının üzerinde sanki onu ilk defa görüyormuş gibi gezdirip çizmesinin içine soktu. Kendine masada uygun bir yer bulup yerleştikten sonra kafasındakini geriye attı. Günlerdir ortalıkta gözükmeyerek yeterince dikkat çekmişti zaten, şimdi biraz normal gözükürse gelecek günlerde rahat bırakılacağını düşünmüştü. Eski halinden eser kalmamış, yıpranmış bir çalı süpürgesi gibi beline kadar inen kahverengi saçlarını kafasının tepesinde toplayarak önündekilere baktı. Oturanlara, gülenlere, birbirine nefretle bakanlara, umursamayanlara. Tanıdık yüzler, ilk kez gördükleri. Başını öne eğip konuşmaya kulak verdi. Uysal bir biçimde gözlerini Serpent'e dikip öylece kaldı. Eskiden ismini bile duyduğunda ürküyordu. Her şeyde ürküyordu. Şimdi sadece baktı ve düşüncelerini biraz hareketlendirmeye çalıştı. Burada neden durduğunu, ne bok yemeye mücadele verdiğini düşünüyordu ona bakarken. Sonra bundan vazgeçti. Düşünmek bile fazlalık yapıyordu artık, sadece önündeki yemeklere bakıp içgüdüleri hangisine yöneltirse birkaç parça ısırıp çadırında uyumaya dönmek istiyordu. Elleri ona bifteğe uzanmasını söylemişti, öyle yaptı. Durdu. Her şey kararmadan önce duyduğu tek şey önünde duran çatal ve bıçakların yere düşerken çıkarttığı şangırtı oldu. 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Penthesilea Qixinâ
Seri Katil
Seri Katil
avatar

Mesaj Sayısı : 717
Kayıt tarihi : 09/03/11
Lakap : Angel of Death.

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Paz Şub. 09, 2014 9:45 pm


§ Kar beyazı cılız bedenini ateşin kollarına emanet etmeden önce, çoğu gecelerde olduğu gibi yine kendi ritüelini yapıyordu Ölüm Meleği; ateşe olan sadakatini sunmak için. Ahşap evi kaplayan kan kokusuna karışan ölüm, cadının verdiği kurbanlardan memnun olduğunu dile getirmek için, bunu ve daha kötü bir sonu hak eden adamın ağlayışlarına ve yakarışlarına karışan çocukların çığlıklarının arasında belirgin bir şekilde şuh kahkahasını atıyordu. Sarışın cadıda eşlik edecekti işi bittiğinde bu zafer nidalarına. Henüz erkendi. Çok erken. 1900'lerin başında inşa edilmiş, eski, küf ve mantar kokusunun adım başı ciğerlere misafir olma gibi bir eğilime sahip olduğu bu eve geliş amacı evin sahibesini katletmek veya korkuya hapsolmuş küçük sarışın kız çocuklarını çığlıklar atarak ağlatmak değildi. Asıl amacı; iğrenç, karaktersiz, insanlıktan payını almamış ve herkese zarardan başka bir şeyi dokunmamış adamı Ölüm'e kurban etmekti. Kendisiydi Ölüm, kimi zaman. Ama bu gece değil. Bu gece, ölüme itaat eden, çürümeye yüz tutmuş bir bedende yaşayan ruhun şarap rengi kanla kendisini ödüllendirmesi gerekliydi. İç çekti, adam hala ağlamakla meşguldü. Sıkılmıştı, Melek. Yüzüne düşen platin sarısı saçlarını ince parmaklarının tersiyle geriye attı ve tek dizinin üzerine çöker gibi yaparak yerde büzüşmekte olan er bedene doğru çevirdi karanlıkta parlayan buz mavisi gözlerini. Gülümsemesi iştah açıcıydı, acıya kucak açana. Beyaz dişleri, evin eski pencereleri arasından içeriye süzülen ay ışığıyla daha da parlak duruyordu. Gören sanırdı ki, bir vampir... Sessiz tebessüm bir anda bir kahkahaya dönüştü ve gül kurusu dudaklarından cılız bir sesle birkaç sözcük dökülüverdi. ''Ayağa kalk, seni korkak!'' Geri çekildi sözcükleri son bulduğunda. Bedenin titreyerek ve ağır ağır hareket etmesini izledi sıkıla sıkıla. Gözlerini aya çevirdi, henüz vakti vardı lakin adam bu şekilde devam ederse, geç kalacaktı. Kibirli sırıtışı yüzünden silinmeden adamı kavradı ince görünümlü ama olması gerektiğinden çok daha güçlü elleri. Tek bir hareketiyle adamın bedeni, birkaç aile fotoğrafının çerçevelenmiş ve asılmış olduğu duvara savruldu ve yere düşerken fotoğrafları da beraberinde götürdü. Fiona bir çığlık daha attı ve Penth'in dikkati adamdan çekilip, küçük kız çocuğuna kaydı. ''Ah, küçük Fiona...'' dedi zarif sesiyle. Küçük kız daha hıçkırarak ve daha içten ağlamaya başlamıştı. ''Senin benden korkmana gerek yok tatlım. O adam, baban korkmalı. Anlıyor musun?'' Ölü beyazı parmakları, küçük kızın gözyaşlarını silmekten kıpkırmızı hale getirdiği yanağında dolandı. ''Ne dersin, Fiona; uyku vaktin gelmedi mi?'' Kaşları havaya kalktığında, sessizliğin içinde hareket eden bedenin sesini çok rahat seçebileceği evin babası tarafından hesaba katılmamıştı belli ki. Gözleri birden daha da soğuk bir maviye dönerken boşlukta kalan eli boş havada bir sağa, bir sola süzüldü ve aynı şekilde adamın bedeni, Penthesilea'nin el hareketlerine uyum sağladı. Meleğin parmakları tekrar hareket ettiğinde biraz ilerideki kalın ipler adamın vücuduna dolanmaya başlamıştı bile. ''Gel bakalım buraya.'' Küçük kıza elini uzattığında, kız, korkuyla kabul etmişti lakin her şey Penthesilea'nın elini tutana kadar geçerliydi. Bu diğer kız çocuğunu da yönlendirmişti ki ikisi de birkaç dakika içinde yaşanan her şeyi unutmuş ve odalarına giden merdivenleri sessizlikle adımlamaya başlamışlardı. Genç bedenlere gülümsedi Penth. Onlara acıyordu yaşayacakları ömür için. Kendisine de acıyordu biraz, yaşadığı ömür için fakat bu konu farklıydı. Etrafında döndü ve adama doğru yürümeye başladı parmak uçlarında. Elleri adamın bedenini saran halatın başını tuttuğunda, adamı evin karla dolu bahçesine doğru sürüklemeye başlamıştı bile. Ay, tüm geceyi aydınlatırken Ölüm'ün yoluna elmas parıltıları bırakıyordu. Melek için farklı bir geceydi ve bu gece ayini özel olacaktı. Buzullarla kaplanmış dünyada son ayiniydi bu. Sonrasında Silvanost'un yolunu tutacaktı istemeyerek de olsa. Yeminlerinin kazıldığı hançeri çıkardı sakladığı yerden ve sol kolunu bileğinden dirseğine kadar ince bir çizikle onurlandırdı. Dudakları hiç durmaksızın ayininin sözleriyle gecenin sessizliğini parçalarken, adamın feryatlarına son vermek için dilini kesti. Aynı hançerle adamın bedenini ayininin bir parçası olan bir sembolle süsledi. Birkaç kelime daha söylenildi ardından. Ve ayin son bulduğunda aynı hançer adamın kalbine saplanırken, cadının kolundaki kesik kendini yok etti. Kurbanın üzerindeki bedeni kıpırdamadı bir süre. Geçici bedeninin içindeki enerji artışını hissediyordu. Ruhu adeta yenileniyor gibiydi. Her şey birkaç saat içinde yaşanmış gibi olsa da, aslında birkaç dakikadan ibaretti fakat Penthesilea ruhunun birkaç yıl güçlendiğini hissediyordu. Birkaç adım ötesindeki gri pelerinini üzerine örttü ve Liman'a cisimlendi. Orada karşılaşacağı birkaç tanıdığa yapacağı sürpriz için sabırsızlanıyordu adeta.

§ Aylarca, hatta yıllarca soğuk havanın hakim olduğu bölgelerde dolaşan ölümlü bedeni, nihayet liman kentine vardığında sıcağı ve onun iç gıcıklayan samimiyetini iliklerine kadar hissedebiliyordu. Yüze çarpan rüzgarın en son ne zaman bu derece yüksek ısıda bedenine değdiğini hatırlamıyordu, zaten yeniden buna kavuşmuşken sorgulamak da istemiyordu. Birkaç saat içinde batacağını bildiği güneşin tenine dokunmasına izin verdi. Diğer herkes akşamki yemek için hazırlık yapıyorken, Penthesilea kumsalda sıcaklığın tadını çıkarırken, bencilliğini de yine gözler önüne seriyordu elbette. Henüz kimseyi görmemişti, huzuru yakalamışken tekrar kaybetmek istemediği için de kimseyi aramamıştı. Böylesi daha iyiydi, her şeyi zamana bırakması gerektiği söylenmişti biri bir keresinde Penth'e. Bunu söyleyen kişi bir kez daha konuşamamıştı lakin şimdi düşündüğünde güzel şeyler söylediğinin farkına varmıştı; yine de pişman olmamıştı. Eğlenceli bir bar kavgası olarak zihninin köşesinde asılı kalmış bu anının bastırılmış duygularının ucuna dokunmasına izin vermedi ve yemeğin yapılacağı yere, Amfitiyatro'ya gitme kararı aldı.

Tahmin ettiği gibi iki saatten kısa bir süre içerisinde güneş ışığını kaybetmiş, yerini ayın sonsuz parıltısı almıştı. Amfitiyatro'daki kalabalık artarken, keyfi de kalabalıkla aynı orantıda ilerliyordu. Soğuk bakışlarının onu gören her bir öğrencinin üzerinde korku etkisi yarattığının farkındaydı ve bu hoşuna da gidiyordu, ne de olsa bir yıl kadar kısa bir zaman önce Hogwarts'ta işkenceye maruz kalan çoğu öğrenci şimdiki zaman diliminde, Silvanost'ta, Penthesilea ile aynı masada, aynı yemeği paylaşıyordu. Kibrinin önüne geçen duygunun ne olduğunu tam olarak bilmiyordu fakat muhtaçlığını kabul etmese dahi dondurucu soğuğun iç karartıcı havasından kurtulduğu için memnundu. Ateş böcekleri eşliğinde parıldayan göz bebekleri, erkek kardeşinin kızını fark ettiğinde dudakları yadsınamaz bir hazla aralandı ve ciğerlerine hapsettiği nefes keyifle havaya süzüldü. Çaresiz bir çift gözle karşı karşıyaydı, Pierretta gitmesi için yalvarıyor iken Penthesilea kalmak için deli oluyordu. Beyaz dişlerini ortaya çıkaracak kadar büyük gülümsedi. Bir süre duraksadı, bakışlarını kaçıran Qixinâ'nın tekrar ilgi odağı olmayı bekliyordur. Beklediğinden uzun bir süre sessiz kalan kumral cadı, sevgilisi ve Penthesilea'nın da en sevdiği kurbanlarından biri olan Malcolm'ın kulağına bir şeyler fısıldadıktan sonra ayağa kalktı, masadan uzak bir noktaya yürümeye başladı. Bu fırsatı değerlendirmek isteyen Ölüm Meleği de oturduğu yeri terk edip Pierretta Qixinâ'nın peşine takıldı. Masadan pekte uzaklaşmamışlardı ki Etta duraksadı ve yüzünü arkasından gelen sarışın cadıya çevirdi. Penth'in yüzündeki gülümseme büyüdü, Pierretta'nın suratı ağlamaklı bir hal alırken.

''Ne işin var burada, ne istiyorsun!?''
''Hiçbir şey.''
''Yalan söylemeyi bırak ve neden burada olduğunu söyle. Sen çıkarın olmadan hiçbir şey yapmazsın.''
''Madem öyle, şöyle söyleyeyim küçük hanım: Eski halinden eser kalmamış ve karlar altında yok olmaya yüz tutmuş kentin birinde her zamanki işimi yaparken, bir patronus tarafından rahatsız edildim. Bil bakalım kimin patronusuydu?''

Bakışlarındaki imayı saklamaya gerek duymadı Penthesilea. Pierretta'nın tüm olayı anlamasını bekledi kısa bir süre.

''Kimin patronusu olduğu beni ne ilgilendirir?''
''Ah, çok aptalsın Pierretta. Bazen bu aptallığınla nasıl buralara kadar geldiğine akıl sır erdiremiyorum.''
''Her neyse, hiçbir pis işin beni zerre kadar ilgilendirmez. Ailemden uzak dur! Mümkünse burayı terk et. Yani kibar olmayan bir tabirle; defol.''
''Hiç büyümeyeceksin sen, değil mi? Aptal hayallerinle inşa etmeye başladığın, sonrasında benim yardımımla gerçeğe dönüşen sevgi yuvanız da beni zerre ilgilendirmez. Tek istediğim her gün acı çekmeni, endişelenmeni ve bu nedenle aklını kaybedecek hale gelmeni keyifle izlemek. Bunu bana borçlusun.''
''Sen... Sen...''
''Ben?''

Sonsuz kadar uzun gelen, bitmek bilmeyen ve Penthesilea'nın galip çıkacağı her halinden belli sohbeti bölen birkaç dakika öncesinde vampirlerden birine neredeyse saldırmaya kalkan kurttu. Penthesilea sen de kim oluyorsun? der gibi baktığı dev kurtadamın aslında Pierretta'yla yaşıt olduğunu anlamak için pek çaba sarf etmemişti. Diğer yandan konuşmasını böldüğü için bu gence sinirlenmişti.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Melodie Riley
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 2640
Kayıt tarihi : 25/06/10
Yaş : 22

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Çarş. Şub. 12, 2014 2:36 pm

"Yardıma ihtiyaçları var, bir bariz."

Melodie her türlü cümleyi normal, sorgulanması gereksiz bir açıklama olarak kabul edebilirdi. Ancak kelimeler soğuk dudaklardan önlerindeki havaya karıştığında, kaşları, yay gibi gerildi ve alnında en uca ulaştı, bedeninin masanın başındaki liderlerine dönmesine engel olamadı. Nasıl?

Silvanesti'yi medeniyetlerinin kalbi yapmaya karar verdikleri ilk gün ve akabinde, kaosun sınırlarını dizginleyen duvarları taş üstünde taş bırakmayarak yıktıkları günlerde her bir gün bu meclislerden birini yaşardı SFL. Zaman riskliydi ve yanlış sıraya konulan tek bir taş bile tüm bir yıkımı getirecek öneme sahipti. Her gün sabah ya da akşam bir toplantı yapılır, tartışılması gerekilenler tartışılır, bir karara bağlanırdı. Bir alışkanlığa dönmüştü bu olay. Ancak belli bir noktadan sonra her şey yerli yerine oturduğunda, günlük hayat tadı her bir hareketlerine işlediğinde, toplanan meclisler tamamen yok olmasa da sayısı azaldı, o an orada bulundukları ise bir haftadır yapılan ilk toplantıydı. Herkes verilecek olan kararı biliyordu elbette, kimse fikirsiz değildi, onları geleceğe dair ışıksız bırakmak Felis'in yapacağı bir şey değildi. Ancak Melodie, bir şekilde beklemeye devam etti, Felis Leo'nun kararını kamçılayan tek nedenin bu olmadığının farkında olarak. Küçük bir dikkat dağınıklığı ile gözleri tam karşısında duran Jacob'ın bakışlarına takıldı ve birkaç saniye oraya kilitlendi, suratında hâlâ aynı şok ifadesinin durduğunu ancak kurdun 'kes şunu' bakışı ile fark etti. Toparlandı, dudaklarının kenarını zorlayan gülümsemeyi keskin bir biçimde bastırdı ve içgüdüyü yok etti. Her şeye mantıklı bir cevap bulmadan dinlenmeyi reddeden lanet zihnine ise tek bir cümle yerleştirerek işin içinden sıyrılmayı yeğledi sinsice.

Syrinx'in insanların üzerindeki etkisini hep hissetmiştim zaten.

~~

Dudaklarından kendisine ya da herhangi birine karşı tek bir konu-dışı söz veya gülümseme çıktığını görmediği Jacob'la en son ne zaman pervasız bir muhabbet etmişti? Gözleri Fae'ye ve Jacob'ın kabaran ve gittikçe gerilen op bedenine kilitlendiğinde aklına aniden gelen tek soruydu bu. Kurdun sakinleşmesini izledi, ani bir panik ile etrafına, Felis'in henüz gelip gelmemiş olduğuna baktı ve onu göremedi. Dakikalar sonra Fae, kilometrelerce yol koşmuş bir edayla yanına oturduğunda birkaç saniye yüzüne bakındı sadece, aklına gelen binbir türlü düşünceyi sadece daha derinlere gömdü, şimdi onları düşünmek hiçbir yararına olmayacaktı. Daha doğrusu, bu kalabalığın içinde görmek istediklerini Fae ona göstermeyecekti bile. Sadece başka bir zamana ertelemekle yetindi ve gözleri Tethys'e odaklandı. Küçük bir gülümseme ile omuzlarını silkti, sonuçta bir misafirdi ve oraya gelmiş olduğu gerçeği ile an ordaki en cürretkar kişi olabilirdi.

Nasıl tanıdığını bilmiyordu, ancak adamın yüzüne odaklandığında Valdis ismi zihninden fırladı. Geçmişte bir şekilde etkileşimleri olmuş olmalıydı, yine de hatırlayamadı. Aç değildi, fazlasıyla değildi, o yüzden masayı tararken gözlerine ilişen çerçeve ile beraber önünde, tabağının yanında duran çatal ve bıçağı aldı, kızın yanına ilerledi ve omzunun üzerinden tabağının yanına koydu. Yere düşürmüş olduğu çatalı tek bir hamlede eğilip aldı ve yüzüne dinlendirmiş olduğu bakışlarına karşılık verdi. Ancak kızın bir anda kıpraşan göz kapaklarına şaşkınlıkla kaldı ve destek almak ister gibi omuzlarına tutundu.

"Hey, hey, sen iyi misin?" Gözlerini kaldırdı ve tüm kalabalığın arasında iki kişiyi aradı, Etta ya da Svensson. Ancak ilk göz göze geldiği, belki de zamanında hayatını kurtarmış olan doktordu, elini kaldırdı ve durumu anlatmak için tek bir işareti yetti. Felis masasına çekilmiş, insanlar yemeklerine gömülmüşlerdi, Aaron ise hızlı adımlarla yanlarına gelirken garip bir biçimde sorumluluk sahibi hissetti kendini, omuzları rahatsızdı.  

_________________

I knew that you would scream 'THANK YOU' from the bottom of your heart until the
very end. Holding back your tears & smiles while saying goodbye is kind of lonely, isn't it?

why so cute, rouvas:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Matthew Wood
KSKS Profesörü & Slytherin Bina Sorumlusu & ZAY Lideri
KSKS Profesörü & Slytherin Bina Sorumlusu & ZAY Lideri
avatar

Mesaj Sayısı : 2126
Kayıt tarihi : 14/06/10
Yaş : 26

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Çarş. Şub. 12, 2014 5:13 pm

Mekanı örten sahte samimiyet ve oradakilerin birbirine gösterdiği zorlama tahammül gözardı ediliğinde Matt'i esas rahatsız eden mevzu, bu yapay birlik dayatmalarının mimarı, kaosu yeniden peyda ederek gövdesine insan vücudunun barındıramayacağı bir kudreti sıkıştırmaya çalışanın kontrollü rahatlığıydı. Onun tanıdık olduğu bir histi, zira şimdi çatısı altında kabul gördüğü büyücünün tadamayacağı bir gücü misafir etmiş; iliklerinin, kemiklerinin ve dokularını birbirine bağlayan her bir hücrenin derinliğiyle duymuştu kutsallığı. Bekledi, her şeyi değiştirenin vaatlerinin altına gizlenmiş bariz koşulları dinlerken masada oturanların mimiklerindeki ince değişimleri gözlemledi. Kısa sessizliğin akabinde çatal ve bıçaklarını kavrayıp tekrar vasıfsız muhabbetlerin başlangıç cümlelerini sarf eden kişilerin dikkatini dağıtan kızı, onun yardımına koşan Riley ve burada karşılaşmayı hiç beklemediği Svensson'ı üstünkörü gözlemlediği söylenebilirdi. Ortalık tekrar durulur gibi olduğunda onunla göz teması kurmaya dahi tenezzül etmemiş büyücüye hitaben, alçak bir tonlamayla araya girdi.

"Peki ya büyük planın bir sonraki parçası nedir? Burada nasıl bir rol oynamamızı istiyorsun, Serpent? Dünyayı yok edebilmiş birinin bunu da düşünmüş olduğunu varsayıyorum."

Ansızın yüzüne odaklanan gözlerin ağırlığını, yadırgama hissini ve şaşkınlığı, yer yer serpiştirilmiş ince takdiri sezebiliyordu. Bu tutumu, eskiden Leo'nun davranışlarına tolerans göstermek saydığı, lâkin şimdi onun halkı tarafından cüretkârlık olarak adlandırılacak bir şeydi. Büyücünün araya girmesine müsaade etmeksizin devam etti.

"Yarattıklarının, kendini kralı hâline getirdiğin bu küçük adana gelmeyeceğinden nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?"

Açık, fakat yüzeysel olmayan, cevap verilmesi zorunlu sorular. Leo'nun dikkatli, tek bir kasının dahi oynamadığı soğuk yüzüne karşılık Matthew'un dosdoğru ona odaklanmış, ifadesiz gözleri. Binasına seçildiği ilk günden buraya gelişine dek süren yedi yıl boyunca eğitim verdiği gencin, bir zamanların saygı değil; yalnızca öfkeyle anılan isminin sahip olduğu kudret, ve kendisinin bu kudretin yanılsamasını tecrübe edişi miydi sözcüklerini yönlendiren?

"Bu sabah uyandığımda asamın yerinde olmadığını fark ettim, sanırım yalnız değilim. Bundan ne anlamamız gerekiyor?"

_________________
Spoiler:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serpent Felis Leo
SFL Lideri
SFL Lideri
avatar

Mesaj Sayısı : 2958
Kayıt tarihi : 20/06/10
Yaş : 26
Lakap : Kaos'un Lordu

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Çarş. Şub. 12, 2014 6:30 pm

Cüretkâr, karakterine yakışır şekilde.

Kaybetmekten korkan insanların atamayacağı adımları, her şeyini halihazırda kaybetmiş adamların attığını kendinden biliyordu. Renk vermedi, ve ardı ardına gelen sorgulamaların sonlanmasını bekledi, kulakları pür dikkat adımı dinler ve ağzındaki lokmayı çiğnerken, gözleri hala kalabalık üzerinde gezinmekteydi. Yanı başındaki Aethra'nın gerildiğini hissedebiliyordu, zira kızın hala tutuyor olduğu parmakların kasıldığını fark etti. Bardağındaki sudan aldığı yudumla yutkundu, ve derince çektiği nefesle cevabını, neredeyse fısıldayarak verdiğinde masadaki her beden kendisini duyabiliyordu.

"Buradaki insanların kralı yok. Her biri kendi seçimlerinden ötürü, yaşamla ölüm arasındaki çizgide doğru tarafta durmayı başarabildikleri için bugün burada. Boyun eğmeyi yeğleyenlerin boyladığı buzdan mezarlarda değiller, hala nefes alıyorlar ve özgürler, Profesör." Duraksamasının sebebi, ağır ağır çevirdiği bakışlarının, son kelimesinin sonuna geldiğinde, Wood'la buluşmuş olmasıydı.

"Ben Kaos getirdim, köle sürüleri haline gelmiş insanların ayaklanmasına önayak oldum, dünyanın çaresizce ihtiyaç halinde olduğu o ikinci şansı vermek için hayatımı adadım. İmkansız görünen bir devrimi, olması gerektiği üzere, bir yıkımla getirdim. Bedeninizi paylaştığınız meleğin dünyaya ayak bastırdığı Ölüm'ü ve yozlaştırdığı hizmetkârlarını defettim. Neler olduğunu en yakından gören insan sizdiniz ve buna rağmen bana engel olmadınız. Bundan sonra da ne olacağını biliyorsunuz, aslında tam da bu yüzden buradasınız, öyle değil mi?"

_________________


It's all about Littleflair:
 


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Matthew Wood
KSKS Profesörü & Slytherin Bina Sorumlusu & ZAY Lideri
KSKS Profesörü & Slytherin Bina Sorumlusu & ZAY Lideri
avatar

Mesaj Sayısı : 2126
Kayıt tarihi : 14/06/10
Yaş : 26

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Çarş. Şub. 12, 2014 9:01 pm

Leo'nun mizacı buydu.

Matt'in ona yönelttiği aralıksız sorular asıl amacına ve aklındaki planlara dair yanıtlar gerektirecek detaycı suallerdi, lâkin karşılaştığı tutum büyücünün hitabetteki ustalığından etkilenmesine sebep olmuştu. Seyircilerine kendini haklı çıkarmak için yol açtığı kaosa sözcüklerden bir kılıf biçiyor ve bununla göz boyuyordu. Hafifçe öksürdü Matt, tatmin edici hiçbir yanıt işitmemişti.

"Sen ismini sarf ettiğinde her nasılsa içgüdülerine hakim olmayı başarıp geri çekilen bir Kral Kurt'la aynı masada oturuyorum, ve karşımda gelecekteki planları sorulduğunda yoldaşlarına vaat ettiği sözde özgürlüğü nasıl kazandığını anlatan kibirli bir kral görüyorum. Belki de buzdan mezarlarda olmamalarının ve hala nefes alıyor olmalarının sebebi, isyan etmek değil; sana boyun eğiyor olmaktır."

Sesi sakin ve kontrollüydü, konuşurken gözleri masadaki herkesin bakışlarıyla bir bir kesişmişti. Serpent'ın savunduğunun aksine, bir korku politikası izlediğini, yoldaşları olarak adlandırdığı insanlardan habersiz bir kral edasıyla geleceklerine dair yaptığı planlarını; ve hatta Matt'in de Silvanesti'ye gelişinden bu yana içerisinde olduğu o senaryoyu eşelemek arzusundaydı. Dirseklerini masanın üzerine yerleştirip ellerini birleştirirken dikkatli bir tonlamayla devam etti.

"Bir gün yaptıklarımız için hesap verecek olursak, seninle aynı kefede olacağım bir gerçek. Yalnızca bir fark var, yaptıklarımın hiçbiri isteğim doğrultusunda gerçekleşmedi, senin aksine." Gözleri Rouvas kızından ayrılıp Serpent'ınkileri bulduğunda büyücünün her nedense cevap vermekten kaçındığı soruyu yineledi.

"Asam, Serpent, asam neden benimle değil?"

_________________
Spoiler:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serpent Felis Leo
SFL Lideri
SFL Lideri
avatar

Mesaj Sayısı : 2958
Kayıt tarihi : 20/06/10
Yaş : 26
Lakap : Kaos'un Lordu

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Çarş. Şub. 12, 2014 11:14 pm

Zekice.

Baş edilemeyen toplumların kıranı nifak tohumlarını serpiştirmekten kaçınmayan, ve bunu uluorta yaparak ortamda yeni her insanı, sürüklemek istediği düşüncelere doğru çeken adamın, kitleleri kontrol etmekteki tecrübesi gözardı edilemezdi, lâkin, verdiği açık, ısrarla merak ettiği sorusunun cevabındaydı. Yemeğinin bölünmesi, halihazırdaki tek huzursuzluk kaynağıymışcasına çatalını ağır ağır bırakıp parmaklarını birbirine kenetleyen Serpent, net bir ses tonuyla söze girdiğinde, konuyu kapatacak konuşmayı yaptığını açıkça belli etmekteydi.

"Asalar, oldukça kullanışlı öyle değil mi Bay Wood? Bizi merhum mugglelardan ayıran en önemli özelliğimizin aracı, kanımızdaki büyünün dışavurumu, fiziksel özellikleri hiçe sayan, her türlü görünüşü aldatıcı kılabilen asalar. Israrla bastırdığınız korku aurasını üzerimde tutuyor olması gereken de, asalarımızın güç kaynağı olan büyülü kanımdan gelmekte. Bu konuda yetenekli olduğumu fark ettiğinizi biliyorum Bay Wood, zira son karşılaşmamızda ruhunuzu delip geçen, bedeninizi paylaştığınız arkadaşınızı vardan yok eden benim büyüm, benim asamdı." Son kelimelerinin vurgusunu toplum üzerinde gözlemlemek ve akılda kalıcılığının üstünde durmak adına verdiği kısa duraksamanın ardından devam etti. "Fakat burada, açık havada, donmadan oturabiliyor olmamızın sebebi bu büyü değil, Silvanesti Ormanı'nın bizi koruyor olması. Beslendiğimiz, ısındığımız, ve daha nice ihtiyacımızı karşıladığımız bu ormansa bizden tek bir şey bekliyor, büyüsüzlük. Tıpkı sizin asanız gibi, bu kaideyi bilmeyen, ve aramıza yeni katılmış herkesin asası alınarak muhafaza edildi. Güvendeler, ve ada sınırlarından ayrılmaya niyetlendiğiniz anda geri verilmek üzere saklanıyorlar. Bu da beni ister istemez öne sürdüğünüz düşünceye yönlendiriyor. Şayet çevreye yaydığım korkunun kaynağı büyüyse, ricam üzerine sakinliğini koruyan Kral Kurt'un, fiziksel olarak hepimizden bariz olarak üstün adamın, ormanımızda ve hatta aramızda dahil emrinde hizmetkârları olan insanın, benim sözüme neden değer veriyor olduğu şaibeli durmuyor mu?" Bağladığı elleri iki yana doğru, teslimiyetinin altını çizercesine kaldırdı. "Tamamen savunmasızım Bay Wood. Benden korktuğunu iddia ettiğiniz insanların en fazla beş tanesi beni sözde tahtımdan sonsuza dek indirmeye yetebilir. Peki neden buradayım?" Kemikli parmaklar ağır ağır inerek masayı kavradığında, vücudunu öne doğru hafifçe kaydırarak sandalyesinden ayrıldı. Tıslayan bir yılanınki kadar kuvvetli fısıltısı amfitiyatroda yankılanıyordu.

"Çünkü burada ben yok. Burada biz varız. Ben toplumumu, sizin tüm yoldaşlığı, İngiltere içerisinde size saygı duyan tüm prestijli büyücüleri, bakanlığı, ve hatta Hogwarts'ı, yalnızca kibriniz için kullandığınız gibi kullanmadım, veya yönetmedim. Ben toplumumu bilinçlendirdim, seçim şansı sundum, ve yönlendirdim. Her birinin testinden birer birer geçtim, her acılarını hissettim, ve her acımı hissettirdim." Seri bir hareketle sıyırdığı kolundaki işaret tutkuyla kararmış, bir flama misali dalgalanmaktaydı. "Ben onların lideriyim, lordu olduğum şeyse Kaos. Buradayım profesör, tam karşınızda, çevrem dostlarım, yoldaşlarım, kardeşlerimle çevrili. Terk edilmiş, içi boş bir bedenden fersahlarca uzaktayım." Sandalyesinden ayrıldığı birkaç santimi kapatarak, yerine yeniden yerleştiğinde kolunun yenini çekerek kapattı, yay gibi gerilen ortamın sakinleşmesi için öncelikle görsel uyarıları sonlandırması gerekliydi. Yeniden söze girdiğindeyse ses tonu, saldırgan bir basiliskin tıslamalarının aksine neredeyse huzurlu ve sakindi.

"Beni anlayacağınızı umuyorum profesör. Bizi anlayabileceğiniz günün geleceğini biliyorum, lâkin bugün değil. Bugün ilgilenmemiz gereken daha ivedi konularımız mevcut. Genişlemekte olan popülasyonumuzun, yaşam alanımıza karşı sorumlulukları bulunuyor. Önceliklerimiz, kendi kendine yetebilen yiyecek kaynaklarına yeniden sahip olmak, ve tükenmeye yüz tutmuş medikal ihtiyaçlarımızı gidermek. Antik bir şehrin kalıntıları arasında sağlam kalan evlerde yaşıyoruz, restorasyon bir sonraki adımımız olmalı. Bulabileceğimiz tüm kitapları tek bir bilgi kaynağında toplayabilecek bir kütüphaneye ihtiyacımız var, bununla beraber yeniden başlayan tarihte, toplum olarak attığımız önemli adımları kaydedecek bir tarihçi gerekli. Toplayıcılık ve avcılık yapıyoruz, denizde avlanmanın riski oldukça yüksek, fakat adayı boydan boya geçen bir nehre sahibiz, bundan faydalanmalıyız. Av hayvanlarının tükenmesinin önüne geçmek adına bir çiftliğimiz, ve yetiştiriciliğini yaptığımız bir çiftliğe ihtiyacımız var, elbette bu çiftlik için öncelikle buzul buhranda hayatta kalabilmiş hayvanları bulmamız gerekli. Esintisini zorlukla hatırladığımız müziği unutturmayacak müzisyenlere, kedi ve köpek gibi evcil hayvanlara ihtiyacımız var. Liste genişleyebilir, lâkin önceliklerimiz açık. Buraya gelebildiğiniz için birçoğunuz şanslıydınız, zira denizin mutlak ölüme eşit olmadığı son günleri yaşıyoruz. Dışarı çıkabilmek için son şansımız önümüzdeki üç gün, ve ailemi, kapımı ardına dek açtığım insanların yardımına ihtiyacım var. Toplum içinde rolünüz ne olmalı, bize nasıl yardım edebilirsiniz? Ortalama bir büyüsel eğitimin yanında ne gibi bir yeteneğe sahipsiniz?" Nasıl hissettiğini kelimesi kelimesine özetlemiş biri olarak bakışları yargılayıcı modundan çıkarak beklenti içine girmişti, ve gezindiği kalabalık arasından ilk konuşanın kim olacağını oldukça merak ediyordu. Wood'a baktı, Wood da ona. Sorumluluk alabilecek misin?

_________________


It's all about Littleflair:
 


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Pavel Stepanov
Seherbaz
Seherbaz
avatar

Mesaj Sayısı : 137
Kayıt tarihi : 09/02/11

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Paz Şub. 16, 2014 7:35 pm

Dünyayı yok edebilmiş biri, demişti Matt. Sözünü kaçınmadan. Serpent Felis Leo'nun ne yapmış olduğuna inandığı açıktı.

Kral. Leo'nun tüm amfitiyatrosuna bir çekiç gibi inebilecek bir kelime olabilirdi, eğer yaratabileceği etki hüsranla sonuçlanmasaydı. Buradaki insanların kralı yok.

Bedeninizi paylaştığınız meleğin dünyaya ayak bastırdığı Ölüm. Hayır, hayır, Ölüm değil. Matt'in meleğinin neden olduğu Ölüm.

Serpent Felis Leo, birçok açıdan hâlâ vicdanına kabul ettiremediği bir adamdı. Ancak belirli bir sebeplendirme gerekirse, bu olurdu. Matt'in huzuruna sunduğu her bir ölümcül suçlama, bir anda, bir aptalın bile anlaması gereken basit gerekçelere dönüşmüştü.

Ben toplumumu bilinçlendirdim, seçim şansı sundum, ve yönlendirdim. Olay buydu. Yönlendiren. Serpent Felis Leo'nun kendine has gücü buydu.

Ve sonuncu. Adamın sözünü bitirmeden önceki son paragrafı ile beraber, her cümlesinde biraz daha çekildi konuşmanın içine Pavel. Sonuna doğru başını aşağı eğdi, yavaşça, fark etmeden salladı. Bir şeyleri reddediyor da olabilirdi, kabul ediyor da.

Yıkış yaratış gerektirir.

Serpent Felis Leo, yeni bir medeniyet kuruyor. Cümlenin doğrusu, Serpent Felis Leo, kendi medeniyetini kuruyor, olurdu, ancak afallamış hâli çok ayrıntıya takılacak lükse sahip değildi.

Pavel Stepanov, yeryüzünün içine düşmüş olduğu çelişkili durumun etkiliyeceği çok fazla insana sahip olmayan o adam, hayatında ilk kez doğruyu ve yanlışı bir kenara bırakıp sadece önündeki fırsatı değerlendirme kararı aldı. Bunu uğruna yapıyor olduğu tek bir kişi vardı ve tanrılara şükürler olsun ki o kişiye sahipti. Serpent Felis'e ve Matt'e, hatta Lea'ya yönelik konuşacaktı. Leo'nun düşündüklerini bilmesini istiyor, ancak ayrıca Matt'e o an için tüm gerekliliğinin o konuda olduğunu gösteriyordu. Boğazını temizledi ve dikkati üzerine çekti, bir nefesle sırasız cümleleri def etti.

"Her şey tepetaklak olmuşken umursadığım tek bir kişi var Serpent Felis, yaratılmış olduğum insanın doğası olan duygularım, tek bir kişiyi kabul ediyor. Batan insanlık için çok savaş verdim, tek bir anını bile çekinmeden harcadım, ancak bir kereliğine olsun bir tarafta değil, herhangi bir tarafta olmak istiyorum. Şu an halini hayal bile edemediğim kızım için geri döneceğim ve bu, medeniyetine sağlamış olduğun toprakların bizi biraz daha fazla yaşatacağına inandığım için. Eğer bana bu konuda yardımın dokunursa, umuyorum ki bu topluluğa yardımcı olacak iki kişiye daha sahip olacaksın, eğer bir fark yaratırsa. Ya da beslemen gereken bir boğaz daha eksilecek. Ancak şu durumda, ne kadar küçük olursa olsun," Konuşmaya başladığından beri ilk defa başını kaldırdı ve zümrüt bakışlara karşılık verdi. İstemediği bir adama dönüşme korkusu ile sarmalanmış Pavel Stepanov, kaderin kapısına düğümlediği yolları seve seve çözüyordu şimdi. "Fark yaratır, öyle değil mi Serpent? Yaratmalı. Aksi taktirde, düşmüş krallar var olmazdı."
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Pamelia Cauas
Simyager
Simyager
avatar

Mesaj Sayısı : 3168
Kayıt tarihi : 14/05/11

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Perş. Şub. 20, 2014 11:54 pm


Jesus'un ardından yürümeye devam ettiği sırada, Hogwarts saldırısından beri yüzlerini yalnızca o sağda soldaki çirkin afişlerde gördüğü birçok tanıdık ve değerli isme rastladı. Fae Hyxest'in sıcak gülümsemesine aynı derecede içten bir gülümsemeyle karşılık verdi. Freja Feodora'nın kucağındaki küçük çocuğu, aynı Etta'nın çocuğuna yaptığı gibi mıncıklamak istemişti ancak uzaktan yalnızca dudaklarını büzüp ufaklığı izlemekle yetinebilmişti. İlerleyen saatlerde, mesela midesi dolduktan sonra, Freja'ya bir selam verip çocuğu da kısa bir süreliğine kaçırabilirdi belki. Bir kez daha Jaiden'ı kenarda kıvrılmış uyuklarken gördüğünde gidip oğlanı omuzlarından sarstı hızlıca, gözleri aralandığında da "Acele et ve peşimizden gel sağ tarafa doğru gidiyoruz, yoksa yer bulamayacaksın!" Jam kendisini geçiştirdiğinde uyku sersemi dostunu kendi halina bırakmaya karar verip hayli uzaklaşmış Jesus'un peşinden, bir kez daha topukları el verdiğince koşmaya başladı. Ablası gibi gördüğü Sunset'in saçlarının arasındaki mavi çiçeğin hayli tanıdık olması da gözünden kaçmamıştı. Kirpiklerinin ıslandığını hissedebiliyordu cadı, ama başka kimsenin fark etmesine izin vermeyecekti. Yavaşça burnunu çekip gözlerini kırpıştırdı ve arkadan gelen, neşeli bir ses işitti 'Hey Pam!' Kendisine seslenen, Floja Feodora'dan başkası değildi. Hoş geldin diyen kıza sırıtarak "Hoş buldum! Seni şu yemek işini atlattıktan sonra bulacağım!" diye karşılık verdi. Onunla eski günlerdeki gibi sohbet edip biraz gülmek güzel olurdu. Ve, hey, haha, Anabelle Feodora'yı gördükten sonra kendi kendine kıkırdadı ve Vitaly'nin başının belada olduğunu düşündü. Biraz daha ileride, kendisinden en fazla birkaç yaş küçük olduğunu her nasılsa anlayabildiği bir genç kız gördü. Hala bir Hogwarts öğrencisi olacak yaşlarda... Ve hafızasının derinlerinde kalan ufak bir çocuğun yüzü geldi gözleri önüne. Okuldaki senelerinden, küçük sınıflardan bir Ravenclaw. Kızın isminin C ile başladığından emindi fakat açıkçası pek de hatırlayamamıştı o an. Yine de masadan yakaladığı mavi bir çiçeği, yanından geçerken kızın tabağının hemen yanına iliştirmeyi ve "Hayatta olduğuna sevindim." diye fısıldamayı ihmal etmedi. Koşup sevgilisine yetiştiğinde bir kez daha Jesus'un elini kavradı. Sonunda masanın kendilerine yer açtıkları köşesine vardıklarında Spring ve başındaki adamı gördü ve tırnaklarını hoşnutsuzluğunu belirtmek adına Jesus'un derisine geçirdi. Vargas elini cadının pençelerinden kurtarıp çocuk tembihler gibi bir iki laf ettikten sonra Pamelia daha da yine hoşnutsuzluğunu belirten, bu sefer ciddi bir bakış attı Jesus'a. Yersiz emirler savuşturma kes. Bileğinden çekiştirildiği sırada sinir kat sayısının yavaş yavaş arttığını hissedebiliyordu. Tabii bu kadar gerilmesinde aç olmasının büyük bir etkisi de yok değildi. Poposu sandalyeyle buluştuğunda ayaklarından kalkan yükün rahatlığını yaşıyordu cadı. Pamelia, Jesus'un çocuk ve evlilik konusunu açmasının üzerine gözlerini devirdi ve gürültülü bir nefes verdi yalnızca. Teklifi reddettiğinden beri Jesus bulduğu her fırsatta kendisini iğnelemeyi adet edinmişti ve Pamelia artık öylesine alışmıştı ki tepki dahi vermeye üşeniyordu. Herhangi bir cevap vermesine de gerek kalmamıştı zaten. Çünkü henüz dudaklarını dahi aralamadan Jaiden kendisini kızın kucağına bırakmıtşı. Pamelia topukluların içinde rahatsız duran ayaklarına bir kez daha yüklenen ağırlıktan duyduğu acıyla hafifçe inledi ve Jam'in sırtına avcunu bastırarak çok sevgili iş ortağını itekledi. Oğlan bacaklarından kalkarken kendisine yöneltilen soruya alaylı bir gülümsemeyle karşılık verdi. Cornelia Covelly! Cadı birden bire gördüğü ufak Ravenclaw öğrencisinin adını hatırlamıştı. Yemekten sonra Hogwarts'ın ne durumda olduğunu sormak için onunla görüşmeyi aklının bir köşesine yazdı. 

Felis Leo'nun konuşması kısa ve sadeydi. Kendilerine yapılan çağrılardan bahsedildiğinde, gördüğü siren patronusunun bir hayal değil de gerçekten Sunset tarafından kendisine yapılmış bir çağrı olduğunu teyit etmiş oldu. Ardından da bir çakal gördüğünü hatırlıyordu. Konuşmaya göre en azından hayatlarının güvence altında olduğunu öğrenmişti cadı. Ancak en ufak bir minnettarlık dahi duyamıyordu nedense. Ne hayatının kurtulmuş olması konusunda, ne yaşayacak bir yeri olması, ne de önündeki yemekler konusunda. Evet, hayatını kurtarmak için buraya gelmişti ancak ev sahibine pek de bayıldığı söylenemezdi. Hogwarts'ın başına gelenlerin ardında bu soğuk yüzün olduğu gerçeğini yıllar sonrasında dahi aklından çıkaramıyordu. Başını hafifçe iki yana sallayıp kendine geldikten sonra herkesle birlikte yemeğe başladı. Zira karnındaki ağrı, cadıyı, içeride yaşayan vahşi bir halk olduğuna inandırmak üzereydi neredeyse. Cadı arada gözü kayıp Spring'in karnına baktıkça, kızın, yanında oturan hayvan gibi adamla sevişme işlemini nasıl kaldırabildiği hakkında sorular beliriyordu aklında, tabii bir de hiç hoş olmayan o görüntüler... Suratını bir kurbağa kadar ekşittikten sonra dikkatini uzaklarda, Felis Leo ve Profesör Wood arasında başlayan gergin konuşmaya verdi. Profesörden duydukları cadının hoşuna gidiyordu. Bir ara ayağa kalkıp Devam edin, profesör!* diye haykırmak istemediğini söylese yalan olurdu doğrusu. Buna karşın Leo'nun verdiği gereğinden fazla politik cevaplar cadının aklındaki soruları silecekleri yerde daha fazlasının akın etmesine yol açıyorlardı. Genel olarak insanlardan değil de, biraz bencillik yapıp sadece kendi hayatı ve araştırmalarıyla ilgili sorular olduğunu da inkar edemezdi tabii. Pamelia Cauas her zaman biraz bencil olmuştu zaten. Serpent Felis Leo denen adamdan hoşlanmıyor olmasının nedeni dahi çok sevdiği Hogwarts'ın başına gelenler gibi bir sebeptendi. Yıkımın geri kalanıyla pek ilgilendiği dahi söylenemezdi. Ne de olsa hala hayattaydı. Hatta düzeltmek gerekirse, yıkımın geri kalanıyla ilgilenmek gibi bir hataya düşmek istemiyordu. Olan olmuştu. Onlarca ölümü düşünmek cadıya umutsuzluktan başka bir şey getirmeyecekti. Onun yapması gereken hayatta kalmak ve sevdiklerini de hayatta tutmak olmalıydı. Bir de hayatının geri kalanını kin gibi yorucu bir varlığı içinde yaşatarak sürdürmek istemiyordu tabii. 

Pamelia neredeyse kendine tokat atacaktı. Düşünmeyi kes. Çünkü karar vermemek bir süredir en güzeli olmuştu ve cadının da hayli işine yaramıştı. Cauas kızının hayatı boyunca öğrendiği bir şey varsa, o da hayatın asla veya daima gibi kesin yargıları bir gün dönüp dolaşıp sizinle alay edercesine suratınıza çarpacağıydı. Yemeğine devam etti. Ve konuşmanın geri kalanı sorumluluk kelimesini işitene dek tek kulağından girip diğerinden çıktı. Aynı Pamelia'nın düşündüğü gibi gelişecek görünümündeydi olaylar. Sadece görünüşte. Tabii ki yenilenmiş bir dünya yenilenmiş yaşam koşullarını gerektirirdi, ortaya yeni sosyal roller çıkacaktı. Yeni ihtiyaçlar, yepyeni bir düzen. Ve sağlanacağı ümit edilen bir denge. İhtiyaçları dinledikten sonra, lokmasını çiğneyip yutarken kafasında gözden geçirdi. Kütüphane. Hızlı düşündü. Bir kütüphane dolusu simya kitabını insanlara sunarsa her gereksiz kafadan ben de simyager olacağım sesleri çıkacağı şüphesizdi. Ama ofisindeki her kitap simyayla ilgili olmadığı gibi, simya için topladıklarının yaklaşık beşte üçü de doğrudan simyayla ilgili değillerdi. Merlin aşkına, o ofiste muggle çocuk kitapları dahi vardı! Daha fazla düşünmesine gerek yoktu. Kafasındakileri toparladığı sırada Sonechka Stepanov'un babası olduğunu bildiği ünlü seherbazın konuşması hayli doğru ve açıklayıcı gelmişti cadının kulaklarını. Yeterince kendi düşüncelerine tercüman olmuştu adam. Önündeki sudan bir iki yudum aldıktan sonra peçeteyle dudaklarını sildi ve az önceki adamı taklit ederek boğazını temizledi. "Pamelia Cauas." diye kısaca kendini tanıttıktan sonra devam etti. "Bay Stepanov'a katılıyorum. Hepimizin amacı her şeyden önce kişisel güvencemiz ve sevdiklerimizinkidir. Bunu inkâr etmek içinde bulunduğumuz kargaşada sadece komik olur. Özellikle de kargaşa kelimesi içinde bulunduğumuz koşullar için açıklayıcı dahi olamayacak kadar basit kalırken. Lafı uzatmadan söz almak istememin asıl sebebine gelirsek; Jaiden A. Mustang isimli iş partnerimle birlikte elimizde bir kütüphanenin en azından başlangıcını yapacak miktarda kitap olduğuna inanıyorum. Konu hakkındaki ayrıntıları daha sonra tartışmak daha uygun olacağından, sadece kütüphane ihtiyacı dile geitirilir getirilmez, bu kitapları tüm halk ile paylaşmaktan ve tüm kütüphane işlerini üstlenmekten  memnuniyet duyacağımı belirtmek istedim. Yemek için teşekkürler, hepinizin izniyle devam edeceğim." Başından itibaren ciddi bir tonda devam ettirdiği konuşmayı son cümlesi sırasında yüzüne yerleştirdiği sıcak gülümsemeye uygun, tatlı bir tonda bitirip bir kez daha çatalı ve bıçağını iki eline aldı cadı.


*u go gurl!

_________________

No one ever said it would be this hard.
yo:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sunset Miranda Allison
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 3162
Kayıt tarihi : 02/02/11
Yaş : 23
Lakap : Mirana Nightshade.

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Cuma Şub. 21, 2014 6:36 pm


Jason'ın yanlarına gelip Edmund'u kastederek kurduğu cümleye 'tabii canım...'* diye yanıt verdi içinden. O Fae'nin yanına giderken etrafa bir göz gezdirdi. Simaları tam olarak seçemese de olması gereken herkesin orada olduğunu hissedebiliyordu. Atlattıkları onda şeyden sonra yaşadıkları o an öylesine normal geliyordu ki, daima merak ettiği sorunun yanıtını aldığını gördüğünü kendisine hatırlattı. Onca sıkıntı ve olayı yaşadıkları zamanlarda Freja'yla normal bir anısı olabilecek mi diye merak ederdi, daima. Çocuklardan ve günlük saçma konulardan konuşuyor olmalarına hala inanmakta zorluk çekiyordu, kimi zaman. Lynn'ın yemeklerine laf atacak olmuştu ki Jacob'ı sesini işitmiş ve ortamın sahip olduğu o neşenin bir anda yok olup yerini gerginliğe bıraktığına seyirci kalabilmişti. Uğraştıkları şeyin klasik bir kurt ve vampir kavgası yüzünden mahvolmasını hiçbiri istemiyordu, şüphesiz ki Serpent'ın sesini duyduğunda rahatlamıştı. O bildik tınıyı işitinceye dek Edmund'u orada uzaklaştırma fikri konusunda Freja'yla bakışlarıyla anlaşmaya çalışmışlardı ki neyse ki buna gerek kalmamıştı. Lynn ve artık gözünde 'anne' vasfına eriştiği için çocukça şakalar yapamayacağı Freja ile masadaki yerini alırken aşçılarının herkesi süzdüğünü fark etti. Mükemmel aşçılık yeteneğinin onay alıp almadığı konusunda istatistik çıkartıyordu, adeta.

Karşılama üzerine kulak kıvrımlarına ulaşan muhalefet sesin sahibinin sarf ettiği sözcükler nedense onu şaşırtmadı. Bir zamanlar her konuda hayran olduğu profesörün o sözcükleri kullanmakta geç bile kaldığını düşünüyordu, Sunset. Asa konusunu bir kez daha duymak istemiyordu, açıkcası. İnsanların yaşadıkların yerin onlara getirdiği kuralı anlamamakta gösterdiği çabadan bıkmıştı, zira. İlk başta onlar içinde bu yaşantı biraz sıkıntı yaratmıştı, ancak aşmışlardı artık. Asasıyla arasındaki o bağlantı, parmaklarıyla onu kavradığında hissettiği gücü özlüyordu elbette, ancak daha üstün olduklarına inandıkları mugglelar gibi yaşamaktan başka çareleri kalmadığında yapacak başka bir şey yoktu. Bir süre Leo ve Wood arasındaki laf dalaşını nasıl sonuçlanacağını merak ederek dinledi. Serpent'ın görevlerle ilgili konuşmasının üzerine kimlerin ne şekilde özveride bulunacağını görmeyi umarak etrafa bakındı. Pavel'in konuşmasının ardından Pam'in sesini işitip onda gördüğü gelişmeyle sebepsizce gurur duydu. İstediği şeyi imkansızlıkların içinde dahi bir şeyler yaratmaya çalışarak yapan bir kız görmeyi beklemiyordu yıllar önce onu ilk gördüğü zaman. Çok defa kafasına ekşimiş, söylenmişti ve Pam bu durumdan rahatsız olmuştu çoğu zaman ancak bir yararı dokunmuş muydu bilmiyordu ama olduğu şeyden memnundu. Kızın konuşmasının bitmesi üzerine kendisi sözü aldı.

"Pamelia ve Jaiden'a kütüphane konusunda yardım edersem işleri çok daha çabuk hallederiz diye düşünüyorum. Eğer Melodie de yardım ederse Hogwarts zamanlarında okuyup hatim ettiğimiz kitaplardan işimize yarayacak olanları yeniden yazmayı deneyebiliriz. Ne kadar faydalı ya da sonunda iyi biten bir iş olur emin değilim ancak kitaplar konusunda yapabileceğimiz şeyler sınırlı gidip de işimize yarayacakları seçip geri dönecek kadar vaktimiz olduğu şaibeli. Risk de alamayız. Aynı zamanda tarihçilik konusunda da bir şeyler yapabiliriz yine Melodie ile. Başka yardımcı olmak isteyen olursa hayır cevabını benden duymaz. Zaten birçok şeyle geldiğimiz zamandan beri ilgileniyoruz, yenilerle yapılan iş bölümlerinde de elimizden geldiğince yardımcı oluruz, sonuçta burada yeniden bir düzen kurmaya çalışıyoruz. Önceden var olan düşmanlıkların devam etmesinin hiçbirimize faydası olmaz. Olabildiğince bize zarar getirecek şeyleri geride bırakıp burada herhangi bir sıkıntı oluşmamasını sağlamalıyız."

Spoiler:
 

_________________

&:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Vitaly Orlov
Simyager
Simyager
avatar

Mesaj Sayısı : 815
Kayıt tarihi : 29/01/13

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Paz Şub. 23, 2014 10:39 pm

Wood'un konuşmasının öncesindeki aksiyondan açık şekilde görülebildiği gibi adada bir kurtadam dominasyonu bulunmaktaydı, ve kralları, adanın sahibi gibi görünen, zamanın Gelecek Postası'nda sayfa sayfa ilanlarının asıldığı terörist grubunun lideri Leo'nun sağ koluydu. Canlarına herhangi bir biçimde kast edilmesi ihtimalinde savaşmak seçenek dahil değildi, asaları ellerinden alınmıştı ve fiziksel olarak çok üstünlerdi, bire bir mücadelede şansı olan tek varlıksa an itibariyle kendisine sunulmuş hayvan kanıyla meşgul olan vampiriydi. Gözüne oturtulmuş gözlük ve cebine sıkıştırılmış bir parşömen parçasıyla beraber rüzgar gibi geçip giden Pamelia'nın varlığı anlık huzur sağlamış olsa da, tıpış tıpış yanına döndüğü sevgilisiyle sonunda kavuşmuş olmaları gerçeğinin getirdiği anlamsız kıskançlık, beraberinde öfkeyi getirmişti. Cevap vermedi, ardından seslenmedi, yalnızca nefesini kontrol ederek hızlanmış nabzını yavaşlatmaya, ve dikkatini ortama vermeye çabalayarak sabretti, gözlüğü tek hamlede çıkarıp parşömenin tıkıldığı cebe bıraktı, uzun süredir titrememiş parmaklarını öne doğru uzatarak sabitleşmelerini bekledi. Denetimini yeniden sağladığında boşalmış zihni konuya odaklıydı. Stepanov mantıklıydı, Pamelia'ysa gereksiz şekilde neşeli konuştu. Ne kadar da tatlılardı, yeni dünyalarına çabucak uyum sağlayarak atlattıkları korku dolu dünyaya perdeleri çekmek için, dünyalarını mahvetmiş adamın önünde cambazlık yapma heveslerinin sempatikliği yavru kedilerle yarışırdı. Sakin ol Vitaly, gençlik ateşin yeterince zararlı değil miydi?  

"Hogwarts'tan sonraki üç yıl boyunca muggle teknolojisinin incelenmesi ve bunun büyüyle birleştirilerek faydalı olması konusu üzerinde durdum. Müsaade edilirse kendime bir laboratuvar kurma gayesindeyim, çalışmalarım yeni dünyanız için fayda sağlama amaçlı olacaktır. Adadan ayrılan ilk gemiyle, tedarik için anakaraya seyahat etmeye hazırım."

Kendisine dönen başların takibe devam etmesine aldırmadan yerinden kalkarak, başından beri kaçınıyor olduğu dişinin tam karşısındaki sandalyeye geçti, gözlerinin derinliklerine dikkatlice bakarak onları okumaya çalıştı. Özlem mi görüyordu? Ne tepki verecekti? Yokluğu için Vitaly'i suçluyor muydu, yoksa atlattıkları badirelerin ardından onu gördüğü için memnun muydu? Konuştu, neredeyse fısıldamıştı.

"Merhaba Vera."

Çaprazında kalan Anabelle'in beklenti ve eğer çıkarsaması doğruysa nefret dolu gözlerine döndüğündeyse, bariz şekilde hissediyor ve hissettirmeye çalışıyor olduğu özgürlüğü görmüştü.

"Siyah sana yakışıyor."
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Vera Vlonjati
Wigtown Wanderer
Wigtown Wanderer
avatar

Mesaj Sayısı : 1202
Kayıt tarihi : 14/01/11
Yaş : 22

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Ptsi Şub. 24, 2014 9:38 pm

Anabelle'in gözlerine baktığında onu özlemiş olduğunu farketti. Zaman... Gerçekten çok hızlı geçiyordu. Bundan üç dört sene öncesine kadar kanlı bıçaklı olduğu kıza karşı özlem duyabileceği ya da onun kıymetli canı hakkında kafa yorabileceği aklının ucuna bile gelmezdi. Vitaly Orlov... Her yangını başlatan, alevlendiren, cayır cayır yakan ve yine yok olan kendisi değil miydi? Unutması zaman almıştı. Gerçekten unutabilmiş miydi? Aklının en derin en ücra köşesine mıhlanmış olan o ismi? Marcio'nun yok oluşuyla içindeki öfke daha da alevlenmişti. Hayatı boyunca sevdiği, değer verdiği herkes tarafından terkedilmişti. Anabelle'e bile değer veriyordu. Geçmişinden bugüne gelen anılarıydı Anabelle. Çocukluğu, gençliği ve şimdiydi sarışın cadı. Onun varlığı bile Vera'ya garip bir güç ve güven veriyordu. Yine de Wilma'nın yokluğu her daim farkılıydı. Hayat arkadaşı ve canı canından kıymetli sarışını. En yakın arkadaşı, kardeşi ve belki en büyük gerçeği. Öylesine büyük bir bağ ile bağlıydı ki ona. Asla bir kez olsun bile ayrılmadığı çocukluk arkadaşı ve hayatının gerçeklerini bilen, Vera'yı ailesinden bile daha iyi tanıyan Wilma Ross... Onun yokluğu Vera'nın kalbinde öylesine büyük bir kara delik açmıştı ki bu kısır döngü git gide kılıç misali cadının tüm gücünü yokluyordu. Ölmüş olabileceği düşüncesi bile çığlıklarından alev çıkartmak için yeterli olabilirdi. Belki?

Git gide hareketlenen yemeği umursamıyordu. Burada bulunmasının tek anlamı burada olmak zorunda olmasıydı. Kendisine evini açan insanlara karşı saygısız ve çıkıntı davranmazdı. Yemeğinden hoşnuttu zira Lynn yapmıştı bütün bu mükemmelliği. Yinede iştah konusunda bu sıralar iyi sayılmazdı. Anabelle'le koyu bir sohbeti sürdürürken kendisine doğru yaklaşan bedeni farketmemişti bile. Kulağında çınlayan melodik sesi işittiğinde elindeki çatal bıçağı hızla bıraktı ve arkasını döndü. Valdis... Sonunda uyanmıştı. Mutlu gözlerle büyücüye bakarken karşısındaki oğlanın pek kendisi gibi bakmadığını farketmesi güç olmamıştı. Uzun bir süredir uyutuyordu. Adaya geldiğinde bitap bir haldeydi ve Vera bir gün bile arkadaşının başından ayrılmamıştı. Wilma'yı ona her saniye hatırlatsa bile.. Bu hisle baş etmeye çalışıyordu. ''Sonunda uyanmışsın. Konuşabiliriz elbette ama önce kendine bir yer beğen ve bayılmadan önce yemek ye.'' Dedi tek kaşı kalkıp bir biçimde. Oğlanın soruları olacağından emindi. Başta Wilma'yı soracaktı... Cadı burada değildi. Valdis'le gelmiş olması için o kadar çok dua etmişti ki Vera. Oysa bu iğrenç hissi hazmetmesi güç olmuştu. Büyücüyü buraya kadar getiren cadı Pamelia bir gün olsun şirinlik yapmak dışında bir işe yaramıştı. Valdis'e gitmemesi için çok ısrar etmişti Vera. Oysa Valdis Wilma'yı bulmak uğruna canını tehlikeye atmıştı. Adaya ilk adım attığında cadı ağlamamak için kendisini zor tutmuştu ve hayatında geçirdi en kara günlerden birisiydi. Wilma'yı onun yanında görememek öylesine berbat bir histi ki. Üstüne bir de Valdis'in bitap hali... Kolay değildi. Hayatının yarısını duygularını yok etmek için kullanmış bir cadı için bile. Kolay değildi...

Ortamın gerilmesi umrunda bile değildi. Kavga çıksa zevkle izleyeceklerin başında gelirdi hatta. Topu topu bir köy kalabalağı bile olmayan çoluk çocuğun birbirinin üzerine gelmesi ve ergence kavga etmesi pek de sinirleneceği bir şey olmazdı. Uzun zamandır sirk izlememişti, gülmeye ihtiyacı vardı. Göz ucuyla olanları izledi bir süre. Daha sonra gülümseyerek başını salladı ve yemeğine konsantre olmaya çalıştı. Acı çekmek demeyi elinin kesilip kanaması sanan insanların içerisinde kendisini pek de kırılgan saymıyordu. Umrunda da değildi. Burası onun cehennemiydi. Tıpkı diğer taraf gibi. Yeniden başlamak ya da yeniden bir hayat kurmak umrunda değildi. İşler düzeldiğinde defolup gideceklerin başında geliyordu. Burası ona göre değildi. Burada istendiğini de düşünmüyordu. Kendisine doğru çevrilmiş iri gözleri görüyor ve susuyordu. Susmalıydı da. Konuşacağı gün gelecekti. Ama şimdi değil, bu şartlarda değildi. Düşüncelerinin esir olmuş bir biçimde kalabalığın kafasını ütülemesini itelemeye çalışırken şehzade Leo'nun simasını gördü. Jacob isimli süs köpeğinin ismini işittiğinde diğer herkes gibi bakışları sarışın büyücüye yöneldi. Kibar bir hoşgeldin dinledikten sonra bakışları hala hareketini kaybetmemiş kalabalıktaydı. Bu gece sadece yiyip içmek ve keyif yapmak için burada olmadıklarını biliyordu. Leo'nun bakışları da bunu doğrular nitelikteydi. Şov başlıyor. Arkasına yaslandı ve kollarını birbirine kavuşturarak büyücünün sözlerine kulak kesti. Profesör Wood ve Leo arasında geçen konuşma aslında oldukça ilginçti. Hatta gecenin tek ilginç olan yanıydı. Asa konusu Vera'nın pek umrunda değildi. Hayatında Wanderers örgütü tarafından eğitime gönderilmesinin tek iyi yanı bu sayılırdı. Karanlık ve az bilinen büyüler konusunda ustalaşmakla kalmamıştı sadece. Kendisini asasız savunmayı da öğrenmişti. Aylarca ve hatta yıllarca süren bu eğitimi onu gerçek bir canlı bomba haline getirmişti. Eğer burada barınmak için yeteneklerini kullanması gerekiyorsa da bundan çekinmeyecekti. Zaten kendisine bakan tiksinç gözler her türlü öyle bakıyordu. En azından önemsediği bir kaç kişi ve kendi canını korumak ve sıradan değil bir Vlonjati olduğunu hatırlatmasının tam sırasıydı. Serpent'ın konuşmasını sonuna kadar dikkatle dinledikten sonra konu hakkında görüşü olan ve söz alan isimlere çevirdi bakışlarını. Pavel söz aldığında ekstra bir dikkatle dinledi büyücüyü. Kendisinden haz ettiğini düşünmüyordu Vera. Bazıları gibi... Adam mantıksız konuşmuyordu. Ama ayrıntılarla zaman kaybetmek pek de cadının düşüncelerine yatmıyordu. Ekmek vardı, su vardı, hayat vardı. Güvence mi? Kimin güvencesi? Neyin güvencesi? Ne kadar emek o kadar ekmek... Ayrıntılara takılıp lanet olası Dünya donup buz olmuşken kimseden söz etmezdi. Yine kendi kıçını kollayacak olan kendi yetenekleriydi. Pamelia'nın kütüphane düşüncesi ilginç geldi. Güzel bir hobi olarak tabi... Sunset'da Pam'a destek verircesine söz aldığında bu kitap işinin büyüyeceğini anlamıştı. Vera'ya saçma geliyordu. Hayatındaki her şeyi deneyimleyerek ve deneyerek yanılarak, acı çekerek ve pamuk ipliğine bağlı bir şekilde öğrenmişti. Okuyarak öğrenmeyi zahmetli ve ezberci görüyordu. Elbette düşüncelerinin pek bir önemi yoktu. Ravenclaw mezunlarıyla baş edemeyecek kadar pervasızdı bu konuya karşı. Düşünceler yavaş yavaş ortaya dökülürken hiçbir şey olmamış gibi tekrar yemeğine konsantre oldu.

Bir yandan kulağında mırıldanan tanıdık tanımadık sesler fısıldarken kartların açık oynanmasından memnundu. Önündeki tavuğu mideye indirirken elinin su kadehine gitmesiyle kulaklarına ilişen zehirli tonun vücudunu kas katı kesmesi bir olmuştu. İlk kez tam o an ilk kez korkmuştu. Hem de deli gibi. Bakışlarını yavaş yavaş yukarı doğru kaldırırken içinden dua ediyordu. Lütfen lütfen lütfen. Hayır o değil, o öldü, ölmeli! Cesaretini toplayıp sesin sahibine baktığında eline aldığı çatalı oldukça güçlü bir ses çıkartarak porselen tabağının içine düştü. Bakışları kas katı kesilmiş bir biçimde karşısındaki adamı izlerken deniz mavisi gözleri parıldıyordu. Heyecandan değil. Öfkesinden, özleminden, sevgisinden, nefretinden... Ağlamayacaktı. Ağlamazdı. O Vera Vlonjati'ydi. Güçlü olmalıydı çünkü Vera Vlonjati olmak bunu gerektirirdi. Yinede içini kaplayan bu anlamsız hissin kendisi için neyi ifade ettiğini bilemiyordu... Yutkundu güçlükle. Sakalları uzamıştı, büyümüştü ve değişmişti. Hala hayatta olmasıysa asla hazır olmadığı bir gerçekti. Gözlerini bir an olsun ondan ayırmadı bile. Anabelle'e dahi bakmamıştı. Kilitlenmiş bakışları kendisine merhaba diyen adama bakarken oynamamıştı bile. Boş ve bir o kadar anlamsız bakıyordu. Tek bir kelime etmedi. En azından bir süre. Toparlandığında zamanın akıp gitmeye devam ettiğinin bilincine tekrar geldi. Transa geçmiş olan beynini onaracak vakti yoktu. Ne cürret? Kendisine merhaba diyebiliyordu. Hala bu yüzü kendisinde bulabiliyordu. Tek kelime etmeden kaçıp giden şerefsiz geri dönüp merhaba diyordu. Sinirliydi cadı. Sinirini alaycılığa vurmaya çalışarak sakinleşmeye çalışıyordu. Güçlü durmalıydı. Hayatında belkide güvendiği tek erkek olan Vitaly Orlov'un ihaneti hala kalbinde taze bir yaraydı. Unutmamıştı, asla da unutmazdı. Hayatı boyunca hatırlayacaktı terkedilişini. Şimdi hiçbir şey olmamış gibi adamın çıkıp gelmesi trajediden farksızdı. ''Orlov herhalde, Orlov. Kaypak olan.'' büyücünün merhabasına tek gözü kısık bir biçimde başını geriye doğru çekerek karşılık verdiğinde onu tanımakta zorlandığını ima edercesine bir tavır takındı. Kısa bir süre sonra bakışlarını pek de umursamaz bir biçimde büyücünün üzerinden çektiğinde konuşmaya kendisini hazır hissetmişti. Zira en doğru zaman şimdiydi. Bir an önce az önce olanları kafasından atmalıydı. Lanet olası adını zikrederken lanet dolu bakışları üzerinde hissedeceğinin bilincinde elindeki kadehi masaya bıraktı. ''Vera Vlonjati.'' Dedi beklenmedik bir anda. Kendisine doğru dönen bakışlar onu tanımayanların bile artık tanıyor olduğunun kanıtı gibiydi. Kalem parmaklarını birbirine kenetleyerek dirseklerini masaya koydu. ''Bilenleriniz vardır. Wigtown Wanderers örgütünün bir üyesiydim. Güç kölesi ailemin beni yönlendirmesiyle çocukluktan beri eğitim alıyorum. Elbette sadece asayla yapılan büyüler dışında bir savaşçı gibi yetiştirilebiliyorsunuz. Benim başıma gelen bu. Bu eğitim sürecinde bir çok şey öğrendim. Bunu söylemekten çekinmiyorum... Biz cadılar, büyücüler bugüne kadar çok yanıldık. Türümüzü Dünyanın en güçlüsü sandık ama bu en büyük yanılgınızdı. Büyü yapmadan da bir savaşçı olabileceğimiz gibi büyüsüz bir hiç olanlarda çok. Gerçekçi olmaya çalışıyorum. Eminim burada sadece yiyip içmiyoruz değil mi? Toz pembe bir hayat eminim çoğunuzun inanmak istediği şeydir ama çoğunuzun derisine işlemiş derin yara izlerini gördüm ve çatal batmasından ibaret değildir eminim?'' İleriye gittiğini düşünmüyordu. Zira gerçekçi olmak için en doğru zaman olduğunu düşünüyordu. Bugüne kadar, geldiği günden beri susmuştu fakat bugün değilse asla konuşmazdı. ''Madem asa kullanamıyoruz o halde kendimizi savunacak başka silahlar kullanırız. Mesela dakikada 1500 mermi atabilen ve boyutu sayesinde pratik kullanılabilen Tdi Vector tüfeğini kullanabiliyorum. Ayrıca özel olarak zehirli mermi yapım eğitimi aldım. Mermi yapabilirim. Savunma kısmında görev almayı talep ediyorum.''Sözleri bittiğinde ciddiyetini koruyordu. Söylediklerinin ürkütücü olup olmaması umrunda değildi. Zaten bir gün herkesin kim olduğunu ve nelere sahip olduğunu öğreneceğini biliyordu. Hayatta kalmak için bir mücadele varsa borcunu ödemek zorundaydı. En azından buradan kurtulana dek.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Anabelle Feodora
Wigtown Wanderer
Wigtown Wanderer
avatar

Mesaj Sayısı : 751
Kayıt tarihi : 07/11/11
Lakap : Bells

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Ptsi Şub. 24, 2014 11:45 pm

“Sana benden uzak durmanı kaç kere söyleyeceğim?”

Dudaklarından dökülen nefret dolu kelimeler nefesini boynunda hissettiği adama yönelikti. Hiçbir zaman peşini bırakmayan, başını derde soktuğu anda yanı başında bitip tüm pisliğini temizleyen ve bir türlü cadıdan bıkmayan tek insana, Drake Venomous'a.

“İstediğimi alana kadar durmam, Feodora. Ve bunu sen de göreceksin.”

Boynunda hissettiği ıslak öpücük vücudunun en mahrem köşelerine kadar derin bir arzuyu körükledi. Lakin bu öpücükten tiksinmesi gerekirken neden böyle bir tepkiyle karşı karşıya kalmış olduğunu anladığında yaşadığı derin buhranı tarif edecek dermanı yoktu. Orlov'un dokunuşundan ve kendisinden mahrum kalmak o kadar zordu ki karşılaştığı en ufak bir şefkatte yerle bir olacak kadar zayıftı Feodora, güçsüzdü. Derin bir nefes soludu ciğerlerine, sakinleşebilmek ve mantıklı düşünerek Venomous'un çekiminden kurtulmak adına. Fakat bir sonraki hamle olduğu yerde çivilenmesine sebebiyet verdi. Canını acıttığının farkında olmasına rağmen aldırmayan adam onu kendisine bakmaya zorladığında dudaklarından dökülen her bir kelime beynine kazınmıştı.

“Teninden, ruhundan hatta ve hatta kalbinden o beş para etmez herifi sileceğimden de emin olabilirsin.”

Büyücünün işaret parmağı boynunda birkaç daire çizip göğüslerine doğru indi ve orada sabit kaldı.

“Sadece bana ait olana kadar durmayacağım. Sadece benim adımı sayıklayana, beni sevdiğini söyleyene dek pes etmeyeceğim, Anabelle. Sen tamamen benim olana dek.”

Buz mavisi bakışları karşısındaki adama yönelmiş, söylediklerini hazmetmeye çalışıyordu. Seni sevmek mi, dedi içinden. Ben seni nasıl sevebilirim? Gözlerimin ardında başkasının ismini okurken seni nasıl sevebilirim ya da sevmeyi deneyebilirim? Neden bunları söyleyemiyordu ona? Dudaklarının arasından neden dökülmüyordu bunca kelam? Korktuğundan mı? Hayır, ondan korkmuyordu. Sadece bir yanı ona muhtaçtı. Muhtaç ve aç. Dayanamadı; vücudu arzularına ve hissizliğine yenik düştü. Elleriyle büyücünün yüzünü kavradığında dudaklarını onunkilere doğru sertçe bastırdı ve artık Orlov'a dair her şeyin içinden silinmesine razı olduğunu vurgulamıştı.  


**

Ortamdaki kargaşaya kulak kabartmak dışında hiçbir şey yapmıyordu Anabelle. İzliyor, dinliyor lakin dudaklarından tek bir kelimenin dahi dökülmesine müsaade etmiyordu. Hatta kuzenini ve kucağındaki küçük çocuğu izlerken içine serpilen öfke tohumlarına bile aldırış etmiyordu. Lakin tüm bu olan biteni düşünürken ona karşı beslediği daimi kıskançlığın bir doz daha arttığını hissetmişti Feodora. Ailesine boyun eğmemiş sevdiği adamla evlenmişti, tıpkı halaları gibi. Kendisi her ne kadar hiç hazmetmese de onun seçtiği ve uğruna canını dahi tehlikeye attığı ideallerinin peşinden gitmişti. Ve en sonunda mutlu bir yuvası olmuştu, kucağındaki küçük oğlan çocuğu bunun en büyük simgesiydi. Garlyn denen herifin suratını pek hatırlamasa da Freja'ya fazlasıyla benziyordu küçük büyücü. Sapsarı saçlarını çevreleyen suratında bir çift iri mavi göz vardı. Bakışları bir an kendisiyle buluştuğunda irkildi cadı lakin tatlı tatlı gülümseyen çocuğa bakmaya devam etti. Bunu her ne kadar kabul etmek istemese de onunla kan bağı vardı. Gülümsedi, Freja'ya yansıtmamaya özen göstermek adına da kısa tuttu bu davranışını.

Önlerine konan onlarca yemeğe göz gezdirdi. Kadehindeki sudan büyük bir yudum alarak boğazlarından aşağıya doğru akmasına izin verirken gerçekten de bitkin olduğunu hissetti. Neden böyle hissettiğini ise anlamamak güç değildi. Hiç şüphesiz içinde bulunduğu ortam vücudundaki tüm kasların gerilmesine sebebiyet vermişti. Bunun yanında omuzlarında taşıdığı yük fazlasıyla ağırdı. Ve elbette tek başına oluşu da onu fazlasıyla yoruyordu. Venomous yoktu fakat burada olduğu haberini alır almaz geleceğinden şüphe gütmüyordu. Geldiğinde karşılaşacağı hiddeti de az çok tahmin edebiliyordu cadı. Bunları düşünmeyi reddederek önündeki çöreklerden birini kaptı ve yemeğe başladı. Durumdan pek haz etmemesine rağmen saygısızlık etmenin lüzumu da yoktu. En azından bir Feodora için. Vera ile fısıldaşmayı sürdürürken ortama dahil olan Valdis'e kayan donuk bakışları ise bahsettiği kelamlara aldırış etmediğini vurgular nitelikteydi.

Yemekle daha fazla haşır neşir olmamayı seçerek derin bir nefes aldı ve yeniden bakışlarını ortamda olan bitende gezdirmeyi uygun gördü. Wood ve Leo'nun sohbeti gittikçe derinleşmiş, içinden çıkılmayacak boyuta dönmüştü. Gittikçe tehlikeli bir hal aldığı da cabasıydı. Tüm bunlar ise Anabelle'in fazlasıyla hoşuna gitmeye başlamıştı. Keza ortam ısındıkça keyfi yerine geliyordu. Yanı başındaki Vera'ya çevirdi bakışlarını. Onun da aynı hislere refakat ettiğini gördüğünde dudaklarında kibir dolu bir tebessüm şekillendi. Asam nerede? İki kelime ortamdaki herkesin kulaklarına kazınırken Feodora da tarttı bunu kafasında. Böylesine bir eksiklikle yaşanabilir miydi? Ya da yaşayabilir miydi? Neden kendini düşünüyordu ki? Ne de olsa burada birkaç ay geçirip ait olduğu yere dönecekti. İşler ne kadar berbat olursa olsun nefret ettiği insanların bir parçası olmayacaktı ve ona ait olduğunu iddia ettiği adamı yarı yolda bırakmayacaktı. Yoksa Orlov'dan ne farkı olurdu? Herkesin tek tek öne atılıp konuşmalarını dinledi Anabelle. Söylenenler fazlasıyla akla yatar cinstendi fakat gerçekleşip gerçekleşmeyeceği arasında kalmamak ise içten değildi. Bir sonraki gür ses ortamda yankılanmaya başladığında kanının buz kestiğine yemin edebilirdi; Vitaly Orlov. Aldırış etmedi, hatta dinledi bile. Onun değil sesini, yüzünü görecek takati bile yoktu cadının. Yutkundu boğazında peydahlanan yumruyu yok etmek adına. Güçlüydü, bunu biliyordu. En azından öyle olduğuna inandığı günler geride kalmıştı artık. Aradan geçen süre herkesi değiştirdiği gibi onu da değiştirmişti. Daha dayanıklı, daha ketum ve duygudan yoksun yapmıştı belki de ama bu yeni halinden memnundu. Ta ki yüzünü bile görmeye katlanamadığı beden tam karşılarındaki yeri alana dek... Bakışları kısa bir süre birbirlerini bulduğunda buna ne kadar hasret olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kalan Bells derin bir nefes soludu.

“Her şeyi ve hatta herkesi layıkıyla becerirken ölmeyi becerememene şaşırdım doğrusu,” dedi yakıcı bakışlarını büyücünün üzerinde gezdirirken. Akabinde omuzlarını dikleştirip yeniden dikkatini ortama verdiğinde ise Vera'dan sonra söz sırasının kendisine gelmesini bekledi. “Vera'nın söylediklerine harfiyen katılıyorum.” Ses tonunu gür ve kararlı tutmayı başarabilmişti. “Ben Anabelle Feodora. Birçoğunuz güzel Freja'nın soyundan geldiğimi ve onun kuzeni olduğumu biliyorsunuz. Lakin ben onun ideallerine asla saygı duymadım hatta onu hiçbir zaman desteklemedim de. Aksine ailemin izinden giderek Wanderer örgütüne sundum kendimi. Şimdi ise ona ve size ne kadar yanıldığımı göstermeye geldim,” dedi fazlasıyla sahici bir biçimde, buna kendi bile inanmıştı. “Büyü yapmadan yaşamaya adapte olmakta güçlük çekeceğimizden eminim. Fakat Vera'nın da dediği gibi kendimizi geliştirerek de bunları atlatabiliriz. Örgütünün çoğunun hatta kuzenimin de sonunda uzman olduğu bir alanda geliştirdim kendimi; Hançer. Onlar gibi birçok savunma aletini örgütten ve örgütten olmayanların gönüllüğü eşliğinde aramıza yeni katılanlara öğretebiliriz. Bir nevi Savaş Sanatı dersi gibi.” Kendisini hayretlikle seyreden kuzenine sahte bir tebessüm armağan etti. “Ayrıca gerektiği zamanlarda restorasyonda da görev alarak size fayda sağlayabilirim.” Kelimelerini sonlandırmasının akabinde Vera'nın omzunu sıvazlayarak sessizce fısıldadı. “Bu sefer her şeyi beraber halledeceğiz, Vlonjati. Gerekirse onunla ilgili her şeyi de. Benden asla ama asla bir şey gizlemeyeceksin.” Dudaklarından dökülen her bir kelime fazlasıyla ciddi ve bir o kadar da ürkütücüydü lakin Vera'nın anlayacağından da şüphesi yoktu.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Malcolm Mourier
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1112
Kayıt tarihi : 06/09/10

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Ptsi Şub. 24, 2014 11:59 pm

Matthew Wood ve Serpent Felis Leo konuşmaya başladığı andan itibaren tüm odağını onları can kulağıyla dinlemeye vermiş ve çevresindeki insanları buharlaştırarak ikisine gözlerini dikmişti. Atışma tarzında ilerleyen diyalogların altında yatan keskin anlamlara rağmen, umduğundan daha da sakin geçmişti. Bir yandan aç karnını doyururken bir yandan da ikilinin muhabbetini düşünmeye başladığında, Pierretta Emilié'nin kendisi kadar ufak midesine birkaç şey gönderebilmek için elinden geleni ardına koymuyordu. Yapılacak çok iş vardı. Silvanesti'ye adım attığı günden beri bunun farkındaydı ve hiçbir zaman sorumluluk almaktan kaçmamıştı. Birkaç planı vardı; lakin bunları paylaşmak için kendisinden önce birkaç düşünceyi de duymak istemişti. Bu yüzden, yemeğini yudumlarken bir yandan da sırayla söz alanları dinlemişti. Yine de Matthew'dan önce çarpan kişi, başından beri Pavel Stepanov'du. Bu adamı bu denli yakın mesafeden görmeyeli kaç yıl olduğunu bilemedi. Ağaran ve uzayan saçları, kırışan yüz hatları ve keskin bakışlarıyla tam anlamıyla olgunlaştığı rahatlıkla seçiliyordu. Birçok duygu soğukkanlılığında gizliydi. Bunu hissedebiliyordu. Kudretli bir yapıya sahipti. Kızı Sonechka'nın ortalarda olmaması, onu zayıf kılmak yerine güçlendirmiş olmalı, diye düşünmeden edemedi.

Ardından gözleri Miranda'ya, kaydı. Tahmin ettiği üzere kütüphane görevini üstlenmişti. Sözlerini tamamladıktan sonra genç kızla göz göze gelince nazikçe gülümsedi. Xavier William Allison hususunda ne yaptığı hakkında bir fikri yoktu; lakin onu zor duruma sokmak istemiyordu. Yeterince derin düşüncelerde olduğu göz altlarından dahi rahatlıkla seçilebiliyordu. Akabinde işittiği erkek tonuyla gözleri masanın ucunda oturan ve daha önce görmediği, lakin yanındaki Vera'ya selamını ileten genç ve dirençli bir yılanı seçti. Sözlerinden cesaret akıyordu. Bu zamanlarda bu nadir duyulan bir kelimeydi ve şaşkınlığını gizleyemeyip içinden takdir etti. Teni okşayan hafif bir meltem ile temas haline geçen yaprakların sesinin yankılanışını dinlerken, araya diğerlerine nazaran daha şiddetli bir bayan sesi girince yanındaki Vera'nın olduğu yerde doğrulduğunu gördü. Söyledikleri, gerçekten şaşırtıcıydı. Bir Wigtown Wanderers. Aklına doğruca ölümüne sebep olan aile katili gelip geçtiğinde rahatsız hissetti. Adrenalin seviyesinin arttığını hissedebiliyordu, kalp atışları hızlıydı. Terlemeye başladı. Oturduğu yerden kalkmadan boynundaki gömleğin bir düğmesini daha çözdü. Derin derin nefes almaya çalıştı. Karmaşa ve kuru gürültüden konuşanlar arasında kaybolup gitmişti nefesleri. Birkaç saniye içerisinde kendisini iyi hissettiğinde, düşüncelerini paylaşmak üzere yutkunup dudaklarını araladı.

"Şahsi fikrimi sorarsanız savunmadan önce düşünmemiz gereken şeylerin de olduğunu düşünüyorum. Örneğin, temel ihtiyaçlarımızdan biri olan yemek. Balıkçılık için şartlar gayet uygun diye düşünüyorum. Eğer bir tekneyi bu amaçla kullanabilirsek ve birkaç kişi bana katılırsa yemek kaynağımız sağlam olabilir. Boş olduğum zamanda da Anabelle Feodora'nın da dediği gibi savaş sanatları konusunda fena olduğum söylenemez, yardımcı olabilirim."

Düşüncelerini dile getirirken, olabildiğince kişiyle göz teması kurmaya çabalamıştı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Anita Xaratishvili
Slytherin VII. Sınıf
Slytherin VII. Sınıf
avatar

Mesaj Sayısı : 171
Kayıt tarihi : 13/06/13
Lakap : Ira.

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Salı Şub. 25, 2014 12:27 am

Masaya oturdu oturalı ağzını bıçak açmamıştı. Olayları izliyor, gözlemliyor ve tek bir kelime bile etmeden hayatında ilk defa gördüğü yüzleri anlamlandırmaya çalışıyordu. Serpent Felis Leo denilen efsanevi çocuğun adını çoğu kez Slytherin ortak salonunda zikredilirken duymuştu. Anita için ev sahibinden daha fazlasını ifade etmiyordu. Diğer herkes gibi. Burada belli bir konumda olduğu belliydi. Herkes önünde saygıyla duruyor ve profesör Wood'u bile sözleriyle yerin dibine batırıp çıkartabiliyor, bu durum karşısında kimse sesini bile çıkartmıyordu. Nasıl bir ortama düştüğünü bilmiyordu henüz. Geleli üç gün olmuştu ve okul zamanlarından pek de hoşlanmadığı Wood ve arasının nötr olduğu müdüre dışında kimseyi tanımıyordu. İtalyan cadı Covelly dışında elbette. Onuda pek tanıdığı söylenemezdi. Sadece bir simayı ifade ediyordu Anita için. Sıradan bir sima. Dondurucu soğuk ya da ailesinin pek umrunda olduğu söylenemezdi. Uzun zamandır zaten onları gördüğü söylenemezdi. Eski hayatına dair hatırladığı en net anı, bir kaç gellon için barda çalışıyor oluşuydu. Eski hayatını özleyip özlemediğinden emin değildi cadı. Uzun bir zamandır süregelen hayat telaşı ve yaşama azmi, çoğu şeyi unutturmuş gibiydi. Şimdiyse bu düştüğü yerin kendisine ne ifade ettiğini konusunda zamana ihtiyacı olacaktı.

Önündeki yemeğe dokunmamıştı bile. Sadece şarap kadehini kavrayan parmakları ufak ve sessiz ritmlerle kadehe vururken bal rengi gözleri Serpent Felis Leo adlı çocuğun isteklerine karşılık elinde olanları savunan cadı ve büyücüleri görüyordu. Vera Vlonjati'nin korkunç teklifi karşısında büzüşen dudakları gülümseyemedi. Kızı duymuştu. Tıpkı Anabelle Feodora gibi. Hatta onları hatırlıyordu. Henüz küçük sınıfken okulda onları görüyordu. Şimdiyse aradan uzun yıllar geçmişti ve ikisi de büyümüş, birer kadın olmuşlardı. -Ve zaman onları değiştirmişti. Anita'nın verebileceği ne vardı ki? Diğerlerinin yanında. Eğitim almış olanlar, silah kullanmayı bilenler ve daha bir çok ilginç yeteneği olan büyücü ve cadılar... Peki ya kendisi? Kendisi bu yaşam savaşında ne gibi bir rol üstlenebilirdi?

Konuşmak ve konuşmamak arasında kaldı cadı. Ama balıkçılıkla ilgili bir şeyler söyleyen adamın sözleri karşısında dayanamadı. Yutkunarak söze girdi. ''Adım Anita Xaratishvili. Gürcüyüm. Babam bir muggle'dı ve avcıydı. Çocukluğumdan beri onunla birlikte ava giderdim. Ormancılık, av ve iz sürme konusunda fena sayılmam.''
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Vitaly Orlov
Simyager
Simyager
avatar

Mesaj Sayısı : 815
Kayıt tarihi : 29/01/13

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Cuma Şub. 28, 2014 11:13 pm

Birbirleriyle fısıldaşan ikilinin rahatsız edici tatlılığı genç adamın tüylerini diken diken etmeye yetmiş, boynunu zorla çevirerek masanın diğer ucuna baktığındaysa Pamelia'lı manzarası irisine kadar batan bir huzursuzluğu ortaya çıkarmıştı. İç hesaplaşmalarının alevi harlanmaya yüz tuttuğundaysa hormonlarının önüne öfkeyle çektiği sete sıkı sıkı tutundu. Sıkı sıkı kavradığı maskesini uzun yüzüne itinayla geçirdi, derin nefesler alarak bünyesini ağır ağır sakinleştirdi. Bugüne kadar sağlam kalabilmesini hayata dair umursamazlığının sağladığını sanıyordu, ta ki yeni çağın buzullarının ortasına düşene dek, ardından durum değişmişti. Vitaly, güçlü yanının duygusuzluk olduğunu keşfetti, duygusuz ve mantıklı.

"Aşırı derecede yaratıcı iğnelemelerinizi bir yana koyduğumuzda ince düşüncelerden yoksun, tatsız bir iletişim içinde kalıyoruz öyle değil mi kızlar?" Hızlı ve dikkatli kurduğu cümlelerin ardından sesini yükselterek Leo'yu muhattabının merkezine endeksledi. "Bay Leo'nun hafifçe kalkmış kaşından söyleyeceğini öngördüğüm cümleleri dostlarıma dökme gayesindeyim. Aylarca aramızda yaşamış, ve kimsenin ruhu duymadan işlerini saman altından yürütebilmiş, Şamarcı'mızı cayır cayır yakmış, ortak salonumuzda kehanet profesörümüzü öldürmüş ve bu işten yakayı sıyırmış, bunu yalnızca beşinci sınıf öğrencisiyken yapmış bir liderin topraklarında barınıyor olduğumuzu hatırlatmak istiyorum. Sizce bu insanların ne derece korumaya ihtiyacı var? Ormanlarında kamp yapmış kurtadam lejyonlarına fiziksel olarak üstünlük kurabileceğinize inanıyor musunuz? Onlar yok ederek, savunarak ve savaşarak bu konuma geldiler, bizdense yeni kurdukları düzende her zaman en iyi yaptığımız şeyi yapmamızı bekliyorlar. Burada bir yaşam kurmak ve faydalı olmak." Sözcüklerinin sertliğini umursamamıştı, zira muhattaplarının söylenenleri iltifat olarak alacağını düşünüyordu. Vera'ya doğru eğildi, muggleları aşağılayan bir örgütten aldığı silah eğitimi en az mentaliteleri kadar saçmaydı "Olabilecek herhangi bir tehditin denizden gelmesi kaçınılmaz, limanda görülebilen ufukla bastığımız toprak arasında en az iki deniz mili bulunuyor. Bahsini ettiğin tüfeğin sınıfı SMG'dir, hafif makinalıdır, mermi atımı sık da olsa bahsettiğimiz uzaklığa tek bir kurşun dahi eriştiremez. Köşede, omzunda uzun yay asılı olan kızı görüyor musun?(Melodie) Bu uzaklığın yarısından bir martıyı gözünden vurabilir. Hayatta kalmak istiyorsan mantığını çalıştır, bu insanlar terörist." Sözcüklerini sonlandırdığında nefesini nefesinde hissedebilecek kadar yakındı, gerileyerek Anabelle'e döndü, her ikisine de hitap ettiği aşikârdı. "Yapmacık samimiyetiniz uzun sürmeyecek Bells. Bunu sen de benim kadar iyi biliyorsun."
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Melodie Riley
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 2640
Kayıt tarihi : 25/06/10
Yaş : 22

MesajKonu: Geri: Salvation Lies Within   Paz Mart 02, 2014 10:28 pm

Bakım ve iyileştirme alanlarında tek bir işe yarar bilgiye sahip olmayan Melodie, daha yetenekli biri gelip Naja'yı kollarından devralıncaya kadar kıpırdamadan durdu, ancak aynı anda tekrar gerilimin bedenden bedene akmaya başladığı meydanda gezdirdi gözlerini. Nedenini bilmeden garip bir güvensizlik hissettiği eski seherbazı süzdü, ancak ne kadar zorlasa da sözlerinde karşı gelebileceği ya da küçük görebileceği bir şeye rastlamadı. Ardından ise dudağının hafifçe kıvrılmasına neden olan, Pamelia ve Sunset'in karşılıklı konuşmaları oldu, o an için geride bıraktığı senelerin pençesine düşüp sıcak Ravenclaw yatakhanesindeki hallerini hatırlamadan edemedi. Görüler ve anılar Riley kızını yoran, belki de dikkatini tamamen dağıtan tek etmendi ancak Silvanesti, uykularını imgelerle doldurmadığı tek bir gün bahşetmiyordu kıza. Pamelia'nın hafifçe gülen yüzüne hayretler içinde ancak bir o kadar da tanıdık gelerek baktı, Sunset ile göz göze geldiğinde ise iki kız arasında küçük yaşlarda öğrenilmiş belli belirsiz bir anlaşma oldu.

"Kesinlikle, geçmişi unutmak içimize gelmez ve Pamelia, hiçbir zaman ayrıntıları kaçıranlardan olmadın, değil mi?" Hafif bir gülümseme, ancak tekrar önündeki işe döndüğü an dudakları eski konumuna geldi, kaşlarının arasında hafif bir çizgi, düşüncelerin bir anda zihninde dönmeye başladıklarını göstermek için yeterliydi. "Silvanesti'ye yerleşene kadar eleştirmeye devam etseler de, buraya getirdiğim birkaç kitap o kadar da yararsız olmayacak demek ki. Elbette, burada üstlendiğim kendi sorumluluklarım var, ancak biliyorum ki Felis onları aksatmamam kaydı ile size yardım etmemden memnun olacaktır. Kalıcı olmak bir sonraki nesilleri gerektirir ve biz o nesiller için çalışacağız." Bir anlığına Felis'e, sonra da yanında yüzünde gülümsemesi oluşmaya başlayan Syrinx'e baktı, içine umut dolduğunu hissettiği, aslında her şeyin o kadar da kötüye gitmediğinden şüphelendiği o nadir anlardan birini yaşamaya başlamışken söz hakkını kullanan diğerlerine döndürdü dikkatini. Çünkü lanet olsun, öyle hissetmek korkutucuydu.

Bir muggle silahı ile savaşçı olma düşüncesini paylaşan kızı dinlemeye devam etti, Wanderer'lardan kendini bildi bileli hazzetmemişti ancak Vera tanıdıktı, aynı kin hissini ona karşı hissetmiyordu. Aklını meşgul eden şey bir tüfek ya da herhangi bir şey değildi, asıl olay kızın ilk cümlelerindeki ofensif tavır, vücudundan yayılan asker içgüdüsüydü. Bir süre boyunca dinledi, sadece birkaç dakikalık boşluk olana ve başka birinin konuşmayacağına kanaat getirdiğinde dudaklarını ıslattı ve karışık aklından geçen her bir cümleyi, kendinden beklenmedik bir samimiyetle sundu. "Onun da zamanı gelecek, ancak şu an burada toplanmış her bir kişinin hissetmesini istediğimiz tek bir şey var, güvenlik. Ve insanlar üzerlerine çöken kesif ürkekliği yavaş yavaş atmaya başladıklarında kendi savaşlarında bir parmağının olmasını isteyenlere istediği eğitimi de vereceğiz. Fakat not etmek istediğim bir şey var ki, Silvanesti yüzyıllardır kucakladığı halkının kanı ile yıkanmak zorunda kaldı ve aynı tadı bir daha tatmak istemiyor. Asalar ve silahlar, savaşlar ve ölümler, her birine hazırdık, hazırız, gücümüze eklediğiniz her bir damlaya ise minnettar."  

Ancak çok planlamadan, dikkatsizce söylediği cümlelerinin ardından gözleri amfitiyatronun diğer tarafına, Felis'in huzuruna tam da onu andıran bir tavırla düzen kabul etmezlik tınıları taşıyan sözlerini iliştiren çocuğa, Vitaly'ye döndü. Melodie'nin SFL içinde istemediği, kabul edemediği insanlar olmuştu, ancak hayatında bir kere bile SFL' de olmasının kendi yararlarına olacağını kabul ettiği biriyle tanışmamıştı, ta ki o ana kadar. Çocuğu tanıyordu, ancak düşüncelerine böyle uzun soluklu ilk defa duymuştu. Bay Leo. Cümleleri öylesine iki anlamlıydı ki bir an için gırtlağına kadar gelen gülmeyi bastıramayacağını sandı.

Güçlüler, çünkü acımasızlar.

Korunmaya ihtiyaçları yok, çünkü lanet olası birer katiller.


Ölmeyecekler, çünkü öldürecekler.

Diğerlerinin anlayıp anlamadığını merak etti.
Bir an, neredeyse, kırdığı şeker kavanozunun suçluluğu içinde kalan bir çocuk gibi hissetti Melodie.

Neredeyse.

_________________

I knew that you would scream 'THANK YOU' from the bottom of your heart until the
very end. Holding back your tears & smiles while saying goodbye is kind of lonely, isn't it?

why so cute, rouvas:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Salvation Lies Within
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
2 sayfadaki 3 sayfasıSayfaya git : Önceki  1, 2, 3  Sonraki

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Wigtown Wanderers'a Hoşgeldiniz... :: Genel Olarak Wigtown :: Eritheia Fae Hyxest-
Buraya geçin: