Wigtown Wanderers'a Hoşgeldiniz...
Wigtown Wanderers'a Hoş Geldiniz!

Forumumuzda vakit geçirip, role play yapmak lütfen için üye olun.



 
AnasayfaSSSKayıt OlGiriş yap
Taşındık arkadaşlar! www.magusinvicta.com

Paylaş | 
 

 Ölü Yarınlar

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Matthew Wood
KSKS Profesörü & Slytherin Bina Sorumlusu & ZAY Lideri
KSKS Profesörü & Slytherin Bina Sorumlusu & ZAY Lideri
avatar

Mesaj Sayısı : 2126
Kayıt tarihi : 14/06/10
Yaş : 25

MesajKonu: Ölü Yarınlar   Perş. Mart 13, 2014 6:33 am

*

Yeni Deniz, Üç Ay Önce

Dilindeki nahoş tadın ne kadar süreceğinden emin olmadan kapadığı gözlerini. Bastırılmış onurunu boğazının ötesine ittirmiş bünyesinin tatminsizlik duygusunu görmezden gelmeye çalışarak uyumaya çabaladı, zira bunu yapmasaydı uykunun tatlı şarabından ilk yudumu alamazdı. Beynindeki görüntüler döne döne kayboldu, gününün yansımaları karararak geceye karıştı, ve Matthew dışarıdan duyduğu ritmik damlaların eşliğinde bilincini kaybederek uykuya daldı. Beşik gibi sallanan kamarasında, çöl esintileri taşıyan divanının dinlendirmeye yetemeyeceği kadar yorgundu, geçen her an soğuduğundan emin olduğu havadan korunmak adına altına saklandığı yün yorganının yetersiz kalmaya başlamasının üzerinden iki ay geçmişti. Yeni Deniz'in tuzlu tadı dudaklarından silinmiyor, amacının amaçsızlığının ağır bastığı her seferde yola çıktığı için aptal gibi hissediyor, yine de geri dönüşü olmadığını bilerek bindiği geminin yüzdüğü her milde, boş umudu bir parça daha yükseliyordu. Güçsüzlüğünü, elinden alınmış Cennet'in Kılıcı'nı yeniden kavradığında içindeki buruklukla anlamıştı Matthew. Boyun eğdiği Kaos Lordu'nun evinde, yanıbaşında yaşama fikri çekilmez olmasaydı adım atmaya dahil hali olmazdı, genç cadı ve büyücülere karşı hissettiği sorumluluk, bedeninden çekilip alınmış melekle birlikte, geçmişindeki kuvvetiyle, tutkularıyla, kalbiyle beraber solmuştu.

Güvertedeydi, yeni dinmiş fırtınanın ardından, tahta kokusuyla karışmış tuzlu okyanusu ciğerlerine çekiyor,  sıkıca kavradığı trabzanların ötesindeki sonsuz görünen ufku süzüyordu. Bakışları mehtaptan yelkenlerin gölgesinine kaydığındaysa, aniden ortaya çıkan sis tabakasını fark etmiş, tek kelime etmediği tayfaya doğru dönerek diğerlerinin de farkında olup olmadığına bakınmıştı.

Ardında kimse yoktu.

Sis önce ufku, sonra denizi, sonrasındaysa ellerini göremeyecek kadar kalınlaştı. Kirpiklerinin nemlenmesiyle gözlerini rahatsızlıkla kırptı.

Yatağındaydı, Hogwarts'ta kendisine ayrılmış olan, seyahatlerinden vakit bulduğunda nadiren konakladığı, üstünkörü düzenlediği, gölü karşıdan gören, boş masası, rahatsız sandalyesi, malzeme dolabı ve kapının hemen yanındaki boy aynasının olduğu odasında. Ufak bir tıklama sesi işitti, önemsemeden tavana bakınıp, neden burada olduğunu hatırlamaya çalıştı. Gemiden ne zaman inmişti? Hogwarts'a neden ve nasıl gelmişti? Odaklanmak için zihnini zorluyor, fakat dikkatini dağıtacak kadar yükselen tıkırtı düşünmesine engel oluyordu. Ayaklandı, kapıya doğru dört büyük adım attı ve hışımla açtı. Tamamen boş olan koridora doğru başını uzattı, zifiri karanlık olmasına rağmen izlendiğini hissediyordu. İçeri girdi, kapısını kapattı.

Tıkırtı bir kez daha, tam sağından geldi. Bakışlarını ağır ağır, nadiren ifadeye bürünen yüzünü tamamen kaplayan bir şaşkınlık ifadesiyle aynasına çevirdi.

Yansımasının olması gereken yerde Vasya duruyordu. Kehribar olması gereken gözleri cennetin ışığıyla bembeyaz halde, tırnakları aynasındaydı.


Sıçrayarak uyandı, parmakları otomatik olarak komidindeki asasına atıldı, kavradığı Cennet'in Kılıcı'yla birlikte iki elini başının üzerine koyarak derin nefesler aldı. Denize açıldığı günden beri her gece görüyor olduğu rüya, her seferinde, daha gerçekçi bir hal alıyordu.


Roma Kalıntıları, Günümüz

Zamanında her mevsimde farklı bir tona bürünerek kılık değiştiren Roma'da olduğunu anlayabilmek için Matthew, bir hayli zorluk çekmişti. Tamamen donmuş binalar tanınmaz haldeydi, basıyor olduğu karın ne kadar derine indiği hakkında bir fikri yoktu, zira sürekli olarak donan tabaka, yeni yağan karla birlikte yükselerek sokakları, arabaları ve hatta birçok alçak çatılı evi yok etmişti. Yüzünü yalayan tipiye doğru ilerledi, nadiren gördüğü insanlar pencerelerin ardından şaşkın ve kuvvetle muhtemel acıyan gözlerdi. Aradığı tepeye erişene dek verdiği iki molada da tek amacı, geriye doğru itilmeden alabileceği birkaç nefesi ciğerlerine çekmekti. Eli boş döneceğinden neredeyse emin olmasının verdiği seçeneksizlik, yola çıktığından beri pusulası bellediği amacını gerçekleştirmesini şevk ediyordu. Dik yamaçtan, tırmanabileceği kadar eğimli noktaları belirlemesinin ardından, son enerjisiyle, son kez harekete geçti, ruhuna işleyen soğukla bütünleşen bedeni soluk soluğa kalarak da olsa onu yarı yolda bırakmadığında, eski dünyanın katedrallerini izlediği noktadan yirmi metre kadar uzaktı.

Son kez ayaklanarak, ölmeye uzanacağı noktaya doğru yürüdü. Beş metre uzağına erişene dek, başını kaldırmadan ilerledi, düzlüğe ulaştığında görebildiği ayak izleri bizzat kendi bıraktıklarıydı. Rüzgar bir kez daha sertçe esip kukuletasını geriye attı, bakımsızlıktan uzamış saçları dalgalarıp saç diplerini çekiştirerek başını kaldırmasında ısrar etti. Matthew o an, emirlerini bizzat doğadan aldığına emindi. Topraktan gelip, karlarla gideceğim.

Başını kaldırdı, kaldırdığı anda rüzgar tamamen kesildi. Ölmeye uzanacağı noktada birinin sükunetle oturuyor olmasını beklemiyordu.



_________________
Spoiler:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Vasya Nikolaevna
Vampir Leydisi & Raining Blood Sahibi
Vampir Leydisi & Raining Blood Sahibi
avatar

Mesaj Sayısı : 1394
Kayıt tarihi : 03/08/10

MesajKonu: Geri: Ölü Yarınlar   Cuma Nis. 25, 2014 10:41 pm

Bilinçli düşüncelerinin görünmez kökleri soğuktan kurumuş, çürümeden öylece olanca bozulmuşluğuyla yüzyıllık bekleyişlere mahkum edilmişti. Hayat, bir şerbetin içinde dönüp duran tek kuru üzüm tanesi gibiydi. Şişirilmiş ve iştah kapatan, ve belki biraz da açan aynı anda. Geriye kalan tek endişe toparlanıp soru haline gelmişti. Her şey bizimle aynı ısıdaysa, neye dokunduğumuzu nasıl bilecektik?!     -E.P.-

Gözü kapalı düşmek kadar belirsiz beklentileri olan bir kadına dönüştüğünden beri, keyfi; kafası her zaman boşlukta sallanıp duran bir hindiba kadar yerindeydi. Onu mutsuz eden ne varsa aklında raflarına dizilmiş, tozlanmış ve hatta okundukları ve yaşandıkları yıllar bile fihristlenmişti. Bir tek anı hariç.

Sona dair hiçbir şey hatırlamayacaktı. Vasya, son görüşmelerinde yaratıcısının sözlerini ciddiye almamış olsa da, yaşamının son yollarında olduğunu varsaydığı bu günlerde,tek düşünebildiği buydu:

Biraz olsun net çizgiler... Silik de olsa bilmek istiyordu. Hafızasını tamamlamak için zorlamak tam da onun yapacağı işti. Eskiden şehrin gürültüsüne karışan kuş sesleri ve onların vakitsiz ötüşleriyle keyif alan yıllanmış yaratık, artık sadece tek bir şeyi algılayabiliyor, diğerlerinin arasından seçebiliyordu: Rüzgarları ve her ölümü daha çekilmez kılacak soğuk havayı.

Düşüncelerine kadar donmak ne demekse onu yaşıyordu. Hafızasındaki sorunun bu yüzden olduğunu varsayarak bir an için dinledi. Rüzgarın arasına karışmış basit birkaç notanın belleğinin oyunu olup olmadığını anlamaya çalıştı. Havaya dağılan ne kadar zerrecik varsa her biri için algısını ayrı ayrı çalıştırdı. Sonuna kadar dinledikten sonra tek seferde karar verdi. Bunun notalarla hiçbir ilgisi yoktu. Sadece akıl oyunları biraz daha çekilir haller alıyordu. Dişlerinin üzerinde gezen dili varlığına tezat yıpranmayı duyumsadığında çenesi kenetlendi. Mucizevi en ufak ölüm, yoktu.

Yaygın inanışın aksine artık bütün ölümler geç kalmıştı. Zaman geriye çalışır gibi ne varsa durmaya zorlarken, damarlarında akmayan kanın dahi donduğunu hissederek aralarındaki birkaç hayatta kalana hala tutunmayı başarmış hayvanlar avlıyor, karşılığında kendi hayatının devamını sağlayacak olanı talep ediyordu. Bu basit ve ilkel kan ticaretinin süresi tahammülünü zorlayacak süredir devam ederken, her yeni gün pes etmek için daha uygun görünüyordu. Kız kardeşini hatırladı. Biricik varlığına tutunduğu kardeşinin hala hayatta olduğunu umut ederek, kendi ırkından kalanları Serpent'in yanına yollarken nasıl telkin ettiği anları bölük pörçük hatırladı. Kanındaki zehir hayata tutunmalıydı. Bu yüzden hala bir yerlerde kendisinden başkaları hayattaydı. Son çare ölümün kendisiyle dalga geçmek olacağı zaman, yardım gerekirse devreye girmek için beklemeyi göze almıştı. Sebepleri bilmeden, sonuçları hatırlamadan, uzun zaman önce varlığının hayvani yanını kontrol altına alacak kadar tedavi görmüş yaratık, artık çok azıyla idare etmesi bir yana, özündeki kadının şefkatine, merhametine kucak açmış ve onun sıcacık eskimeyecek huzuruna sarınmıştı. Onu bu ölümden daha soğuk havalardan koruyan da oydu. Kendisi, özü, kimliği, benliği, asla değişmeyecek tek güzel yanı. Eléa.

Oturduğu yerde birkaç saat önce yeni beslenmiş olmanın verdiği dayanıklılıkla başını aşağı indirdi. Soğuk tepedeki kurumuş ağaç gövdelerinin arasından uğuldayarak geçiyor, ortada keyfince dans eder gibi kıvrılıyor ve ardından nereye gittiği bilinmez yerlere kayboluyordu. Saçlarındaki koyu kahverengi sıcaklığına bakmak için başını hafifçe sola çeviren Vasya duraksadı. Her şey yavaş yavaş kayboluyordu. Önceden önüne baktığına görebildiği koca şehirden geriye kalan tek şey kar ve buz kütleleri, yarısı kaybolmuş apartmanlardı. Şehir, ara sokaklarına kar dökülmüş koca bir kalıp olmuştu. Altta saklı her daire bir mezar... Her odada ayrı bir ölü. Vasya güneşin hiç doğmamasını diledi. Asla onları ısıtacak kadar doğmamalıydı. Olduğu yerdeki son hayat da yaşanana dek -ki bu muhtemelen kendisi olacaktı- hiçbir şey değişmemeliydi. Dünya, son bulacağı güne kadar kaç milyar yıl yaşayacaksa, bozuk bir buzdolabının üst rafındaki sebzeler gibi durmalıydı. Çürük ve kristallerle kaplı.

Uğultunun arasındaki notalardan sonra tüm duyabildiği yaklaşan ayak seslerinin kar örtüsünü kıtırtı denecek seslerle ezmeye başlamasına dönüştü. Koku, hafızasındaki en koyu şeritten damlayan ve geride kalan bütün yazıları bozan bir bedene aitti. Bir başka diyarın huzuru kanından eksilmiş, bedeni zayıf düşmüş, kalbinin yorgun sesi vampirin kulaklarına doldukça, içindeki demirden duyular eğilip bükülür olmuştu. Nefesindeki dinginlikle dalgalar suratına çarpıyormuş gibi her saniye dağılıp toparlanan kumsalına kulaçlar atarak insanlığı boyunca dökmediği gözyaşları yaklaştı ve gözlerindeki bakışları donduracak kadar yakında kaldı. Hava her şey için çok soğuktu.

Beyaz parmaklarını yatak örtüsüne bastırır gibi kara yaslayıp düzgün dizilişlerini bozarken, arkaya attığı sol kolunun üzerinden başını çevirdi. Birkaç saniye baktıktan sonra, yeniden önüne dönüp özlediği silueti gerçekten yanında bulmanın verdiği keyifle gülümsedi. Az sonra konuşmaya başladığında gülümsediği sesinden anlaşılacaktı.

'' Bir masalın bitişine benziyor değil mi? '' Şehiri kastediyordu. Adını koyamadığı bir duygu gırtlağını sıkarken şefkatli gülüşü yüzünde asılı kaldı. Kehribar gözlerindeki açlık özünden uzaklaştığından beri biraz daha normal baktığını düşünerek cesurca yeniden başını çevirdi. Eliyle yere dokunup küçük bir çarpı işareti yaparken ardındaki adama gelmesini işaret etti. Başını yeniden çevirdiğinde gülüşü solmuş, teslim olmuştu.


'' Çok uzaklarda bir sokakta bir fahişe ölmüş olmalı. Birkaç çocuk da ağaçların altında kalmış olmalı. Şehir ölü olduğundan daha çok yaşıyorsa bu bir sorun; çünkü yaşayanlar etten kemikten değil. Çünkü yaşayanlar benim içimden geçiyor. Yukarı her baktığımda soluk borumdan aşağı başkalarının hayatı iniyor. Beyazlığın tekdüzeliği beynimi törpülüyor. Bana anlatır mısın, ne oldu? Nasıl oldu? ''

_________________
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Ölü Yarınlar
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Kızlar Yarışıyor!

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Wigtown Wanderers'a Hoşgeldiniz... :: Karanlık Bölge :: Harabeler :: Roma-
Buraya geçin: