Wigtown Wanderers'a Hoşgeldiniz...
Wigtown Wanderers'a Hoş Geldiniz!

Forumumuzda vakit geçirip, role play yapmak lütfen için üye olun.



 
AnasayfaSSSKayıt OlGiriş yap
Taşındık arkadaşlar! www.magusinvicta.com

Paylaş | 
 

 V. VI. VII. Sınıflar Ortak I. Ders

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Valeria Nerissa Hyxest
Sihirli Yaratıkların Bakımı Profesörü
Sihirli Yaratıkların Bakımı Profesörü
avatar

Mesaj Sayısı : 580
Kayıt tarihi : 18/09/10

MesajKonu: V. VI. VII. Sınıflar Ortak I. Ders   Paz Kas. 20, 2011 4:52 pm

Zaman: Haftanın ikinci günü, öğleden sonra ilk ders.
Hava: Yağışlı.
Konu: Ejderhalar.





Profesör Wesley okula geldiği günden beri alışıldığı üzere masasının arkasında durmuş bir şekilde bekliyordu öğrencilerini. Bu yıl profesörü olduğu dersi iki kişi üstlendikleri için ders verdiği yalnızca üç sınıf vardı. Profesörlük yapmaya başladığı günden itibaren dersine girdiği öğrencilerle olacağı için mutluydu, yaşına daha yakın kişilerle olmak alt sınıflarla olmaktan daha kolaydı onun için. Yan yana ve arka arkaya bulunan ikişer kişilik sıraların dolması çok zaman almayacak gibi gözüküyordu. Art arda gelen öğrenciler herhangi bir sıraya oturuyor ve dersin başlayacağı zamanı bekliyordu. Yaklaşık on dakika kadar dersi alan tüm öğrencilerin gelmesini beklemekle geçmişti. Herkesin geldiğinden emin olduğunda ise bulunduğu yerden kalkarak fısıldaşmalara son vermek amacıyla araladı dudaklarını.

"Öncelikle, hepimiz için güzel bir yıl olmasını diliyorum. İlk dersimiz için Ejderhaların uygun olacağını düşündüm, diğer yaratıklara oranla daha çok ilgi görmüştür ateş püsküren dostlarımız. Daha çok ünlüdürler bir de."

Dostlarımız kelimesini söylerken sesine verdiği tondan ciddi olmadığı epeyce anlaşılıyordu. Söyleyeceklerini pencereyi döven yağmur damlaları baltalama girişiminde bulunuyordu lakin pek başarılı olamıyorlardı. Öğrencilerin kulaklarında profesörün ince sesiyle birlikte camlara çarpan su damlalarının da sesleri yer ediyordu. Sesini olağandan daha yüksek çıkarmaya çalışan profesör masasının sol köşesine yaslanarak herkesle göz teması kurmaya çalıştı ardından salıverdiği kelimeler bir önceki sözlerinin devamı niteliğindeydi.

“Pek dost canlısı olmayan ejderhaları saklaması da hayli zordur. Dişileri, erkeklere oranla daha büyüktürler lakin bu onları daha zararsız kılmaz. İki cinse de yaklaşırken hayli dikkatli olunmalıdır. Hatta yanınızda bir ejderha eğitimcisi yoksa kesinkes onlardan uzak durmanızı öneririm. Ejderhaların beden parçaları hayli kıymetlidir ve son derece önemli sihirli güçlere sahiptirler. Ticaretini yapmak yasak lakin kimleriin bu kurala uyduğu muallakta. On tür safkan ejderha türü bulunmaktadır. Bazen türler arasında çiftleşmeler mümkündür ve garip kırmalar ortaya çıkabilir. Safkan ejderhaları ve saydığım özelliklerini bir kenara not ederseniz sizin için iyi olur. Sınavda karşınıza çıkabilir.”

Sohbet havasında devam ettirmeye çalıştığı derste o ana kadar herhangi bir sorun olmamıştı. Öğrencileri huşu içinde dinliyordu, herhangi bir soru da yöneltilmemişti o ana kadar. Yaslandığı yerden rahatsızlık duymaya başlamış olan Vale yerinde doğruldu. Fazla büyük olmayan sınıfın içinde ağır adımlarla yürümeye başladı. Arasında gezindiği öğrencilerin durumdan rahatsız olup, olmamasını önemsemiyordu. Sesinde her ne kadar arkadaş canlısı bir tını olsa da yüzündeki ifadesi ciddiyetten ödün vermiyordu. Her ne kadar meymenetsiz görünse de öyle olmadığı çoğu kişi tarafından biliniyordu. Hangi türden başlayacağını düşünüyordu o sırada Vale ve karar verdiğinde adımlarına son vermeden araladı yeniden dolgun dudaklarını.

“En zararsız görünenlerinden Gal Yeşili ile başlayalım. Derisi yurdunun yemyeşil otlarıyla bütünleşmiş gibi görünse de ona özel olarak ayrılan bir bölgede, dağlarda yaşamaktadır. Zararsız olmasının nedeni koyunlardan beslenmesidir. İnsanlar onu kışkırtmadıkça, ona ya da ailesine zarar vermedikçe insanlardan beslenmeyi tercih etmez. İnsanlardan özenle uzak durur. Kükremesinin kolaylıkla tanınabilen ve şaşırtıcı biçimde ahenkli bir tınısı vardır. Ateşini ince fıskiyeler şeklinde püskürtür ve bir ejderha yumurtasının ona ait olduğunu yeşil benekli toprak kahverengisi bir renge sahip oluşuyla anlıyoruz.”

Sözlerinin son bulmasıyla duraksayan profesör konuşurken bozulan solunum düzenini ona sorun çıkarmayacak bir hale sokmaya çalıştı. Bu esnada öğrencilerinin not almasına da izin vermiş oldu. Not defterlerinin yüzeyiyle buluşan tüy kalem uçlarının çıkardığı sinir bozucu ses bir süre devam etti. Çıkan sesin sonlandığını anlamasını sağlayan sessizlik ve kafaların ona çevirilmesi devam etmesinin istendiğinin sinyalini veriyordu. Yaslandığı duvarda istifini bozmadan tekrar konuşmya başladı.

“Bir diğer safkan ejderhamız ise Obürüç Opalgözü. Asıl vatanı Yeni Zelanda olmasına rağmen daha çok Avustralya’da görülür. Pek çok ejderhanın aksine dağlar yerine ovaları kendisine yuva olarak benimsemiştir. İki ila üç ton arasında ağırlığa sahiptir. Yanar döner, inci gibi pulları ve ona adını veren gözbebeksiz, çok renkli gözleriyle göze en hoş gelen ejderhadır. Çok canlı kırmızı alev püskürür lakin saldırgan değildir diğer ejderhalarla karşılaştırıldığında. Karnı aç olmadıkça saldırmaz. Opalgözler de Gal Yeşilleri gibi koyunlarla beslenmeyi severler. Ancak bu demek değildir ki daha büyük avların peşine düşmezler. Opalgöz yumurtaları açık gridir ve dikkatsiz mugglelar tarafından fosil dedikleri ölü canlı parçaları zannedilebilir.”

Bulunduğu konumdan birbirine kenetlenen kollarını açarak uzun, yerleri süpüren cübbesinin sol cebinden sağ eliyle çektiği asasını masasına doğru tutarak birkaç defa salladı. Söylediği birkaç sihirli sözcük ile ahşap masanın üzerinde bulunan resimlerden biri öğrencilerin görebileceği hizada durdu. Opalgözün ateş pürkürürken zorlukla çekilmiş, hemen yanında duran yumurtasını da barındıran bir fotoğrafdı bu. En başta yapması gereken işi son bıraktığı için kendisine lanet okuyan iç sesini susturmakta zorluk çekti. Bu durumun öğrencilerinin umurunda olduğunu düşünmüyordu lakin iç sesi susmayı tercih etmiyordu. Bunu başardığı sırada öğrencileri söylenenleri not etmiş, çıkan ses sonlanmıştı. Yerinden kıpırdayarak önlere doğru yürümeye başladı. Hala daha elinde tuttuğu asasını salladı ve Opalgöze ait fotoğraf eski yerine kavuşurken bir diğer ejderha türüne ait fotoğraf aynı yere hizalandı. Sıradaki türü anlatmak için kelimeleri azat etti.

“Çin Ateştopu... Bu tür doğuya özgüdür. Kırmızı ve düzgün pulları ve küçük kalkık burunlu yüzünün çevresinde konuşlanmış altın dikenlerle tuhaf saçak ve adamakıllı pırtlak gözleri sayesinde çarpıcı bir görünüşe sahiptir. Adını, kızdırıldığı zaman burun deliklerinden fışkıran mantar şeklindeki alevlere borçludur. İki ila dört ton arasında değişen ağırlığa sahiptirler. Kendi türüne diğer ejderhalara oranla daha çok önem verir. Yuvası olarak konumladığı bölgesi bir ya da iki ejderha ile paylaşabilir. Genellikle insanları ve domuzları tercih eder ancak diğer memeli hayvanlardan beslenmeyi de kendilerine görev edinmişlerdir. Yumurtası altın benekli, parlak koyu kırmızıdır ve Çin büyücüler kabuklarına çok değer verirler, bu sebeple yararlanmayı da ihmal etmezler.”

Adımları masasına ulaştığında son bulurken, öğrencilere de yazılarını bitirmeleri için zaman verdi. O esnada hala daha sağ elinde bulunan asasını tekrar salladı ve az önceki resim eski yeriyle buluşurken sonraki türe ait fotoğraf onun yerini aldı. Tüy kalem seslerinin son bulmasını beklemeden salıverdi sözcükleri.

“Macar Boynuzkuyruk... Şu ana kadar saydığım ve saymaya devam edeceğim ejderha türleri arasında en tehlikelisidir. Siyah pulları vardır. Sarı gözleri, bronz boynuzu, kuyruğuna kadar devam eden bronz dikenleri vardır ve kertenkeleye benzer. Soluğu ateş ejderhalar arasında en uzun mesafeye ulaşandır. On beş metreye kadar ulaştığı söylenir. Besin olarak koyunları, keçileri ve insanları tercih ederler. Yumurtaları çimento rengindedir ve çok sert bir kabuğa sahiptirler. Yavruları, doğdukları anda iyice gelişmiş olan kuyruklarından bulunan dikenleriyle kırarlar kabukları.”

Hız kesmeden asasını tekrar salladı ve bir sonraki türe ait fotoğraf boynuzkuyruğa ait olanın yerini aldı. Daha hızlı çizittirilen kelimelerle tüy kalemin çıkardığı ses katlanılmaz olmaya başlamıştı. Ancak profesör anlatacaklarının hepsini derse verilen zamana sığdırmaya çalıştığı için bunu umursamayarak devam etti anlatacaklarına.

“Hebrid Siyahı... Britanya’nın bir diğer ejderhası. Gal’li arkadaşına oranla daha saldırgandır. Her Hebrid Siyahına iki yüz eli kilometrelik bir alan gerekir. Uzunluğu dokuz metre civarında, sert pullu, parlak mor gözlüdür. Sırtında bir sıra sığ ama ustura keskinliğinde pütür vardır. Kuyruğunun ucunda ok biçiminde bir diken vardır, kanatları da bir yarasanın kanatlarını andırır. Geyikleri, büyük köpekleri ve sığırları kendisine yiyecek olarak seçmiştir.”

Kısa kestiği anlatımında önemli noktalara yer vermeye çabalamıştı. Ayakta durmaktan ağrıyan bacaklarına kulak vererek ahşap masasının arkasında bulunan sandalyeye yerleşti profesör. Oturmasının ardından asasını tekrar sallayarak fotoğrafların değişmesini sağladı. Bu defa not edilenlerin sonlanmasını bekledi. Konuşmaktan sesinin de yorulduğunun farkındaydı. Bu kısa aralarla sesini de dinlendirmeyi amaçlıyordu. Geçen birkaç dakikanın ardından yeniden araladı dudaklarını cadı.

“Norveç Pütürlüsü... Pek çok yönden Boynuzkuyruk’u andırır. Onun kuyruk dikenleri yerine sırtında kapkara pütürleri bulunmaktadır. Kendi türüne karşı hayli saldırgan olan bu tür günümüzde iki elin parmaklarını geçemeyecek sayıda kalmışlardır. Pek çok memeliyi kendisine besin aracı olarak seçmiştir ve su canlılarını da içermektedir bu besin zinciri. Yumurtaları siyahtır ve yavruları diğer türlerin ejderhalarına göre daha çabuk ateş solumaya başlar.”

Öğrencilerinin bu uzun uzadıya anlatılan şeylerden sıkıldığının bilincindeydi. Ancak bu derste ejderhaları bitirmesi gerektiği için bu göz ardı etmeye çalışıyordu. Kendisi de ejderhaları anlatmaktan sıkılmıştı ancak elinden gelen hiçbir şey yoktu ve kendisi bu dersin profesörü olarak bunları hayli ilginç bulduğunu göstermeliydi dışarı. Mayışmaya başlamayı bırakarak yüzüne yayılan bir gülümseme takınmaya çalıştı. Asa sallamaktan yorulan bileğine aldırış etmeyerek tekrar savurdu elindeki asayı ve fotoğraflar yine yer değiştirdi.

“Peru Zehirdişlisi... En küçük ve en hızlı uçan ejderhadır. En fazla beş metre uzunluğuna sahip olan Zehirdişlisi pürüzsüz pullara, siyah pütürcüklere ve bakır renkli bir deriye sahiptir. Boynuzları kısa, dişleri zehirlidir. Keçiler ve ineklerle beslenmeyi sevse de insanları midesine indirmekten öyle hoşlanır ki bir dönem sayıları azaltılmaya çalışıldı bu yüzden.”

Uykusunun gelmeye başladığını anlamasını sağlayan esnemesini engel olmak için uğraşsa da başaramamıştı. Kafası önlerindeki not defterlerine eğik olan öğrencilerinin bunu görmemesini umdu. Ancak bunu birkaç kişinin fark ettiğini gördü. Kıkırdayan öğrencilere attığı sert bakışlar susmalarını sağlarken asasını tekrar salladı. Resimler konumlarını değiştirirken profesör de yazılanların son bulmasını umursamadan dudaklarının arasından sözcüklerin kaymasına izin verdi.

“Romen Uzunboynuz... Koyu yeşil pulları ve avını kızartıp midesine indirmeden önce kullandığı deşmesini sağlayan uzun, parlak altın renginde boynuzları vardır. Uzunboynuz’un yaşam alanı artık dünyanın en önemli ejderha koruma alanı haline gelmiştir. Her milleyetten insan buraya gelerek çeşit çeşit ejderhayı inceleyebilir. Boynuzlarının ticareti yapıldığı için son yıllarda Uzunboynuz yetiştirme programı hazırlanmıştır. Bunun sebebi ise tartışılır.”

Kısa tuttuğu bilgi aktarımı gittikçe daha da kısalmaya başlamıştı. Beş ile altı cümleyle anlatmaya başlamıştı artık ejderhaları. Önemli noktalarını ele almaya çalışsa da kimi zaman gereksiz bilgileri de söyleyebiliyordu. Artık sonuna doğru yaklaştığı dersin bitmesini istediğini fark etti. Hızlı bir şekilde salladığı asası sayesinde yeniden fotoğraflar arasında değişiklik olmuştu.

“İsveç Kısaburnu... Derisi eldiven ve kalkan yapımında kullanılan gümüşi mavi, güzel bir ejderhadır. Burun deliklerinden dışarıya soluduğu alevi parlak mavidir. Kısaburnun insan öldürme konusundaki sicili temiz sayılır. Lakin bu onun becerisi değildir. Yabanıl, insan ayağı değmemiş dağlık bölgelerde yaşamasının bir sonucudur.”

Safkan ejderha türlerinde sonuncusuna geldiğini görmesiyle gülümsemesinin sebebi oluşuvermişti. Asasını son defa sallayan profesör oturduğu yerden ayağa kalktı ve ilk baştaki konumunu aldı. Yeniden yaslandığı masasının rahat olmayışından şikayet etti iç sesi. Onu aldırış etmeyerek son defa araladı dudaklarını.

“Ukrayna Demirgöbeği… En büyük ejderha türüdür, ağırlıkları altı tona ulaşmaktadır. Zehirdişli’yle, Uzunboynuz’dan daha yavaş uçan toparlak Demirgöbek buna rağmen tehlikelidir. Konduğu yerleşim bölgelerini ezebilecek yapıdadır. Pulları metalimsi gridir, gözleri koyu kırmızıdır. Tırnakları da uzun ve yırtıcıdır. Sicili pek temiz olmayan Demirgöbeklerden biri 1799 yılında Karadenizden, boş olan bir yelkenliyi kapıp götürdüğünden beri Ukrayna Büyücülük yetkilileri tarafından gözaltında tutulmaktadır. Ve bu son safkan ejderha türüydü. Bununla birlikte dersimiz son bulmuş oldu. Çıkabilirsiniz.”

Sözlerini sonlandırmasıyla not almayı bitiren öğrenciler sınıfın dışına çıkmaya başlamıştı. Bir sonraki dersinin boş olmasını bir hediye olarak değerlendiren cadı biraz dinlenebileceği için mutluydu.


Ödev: Derste anlatılanlar ile ilgili bir rapor hazırlanacak.

_________________
George'uma sevgilerle:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Melodie Riley
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 2640
Kayıt tarihi : 25/06/10
Yaş : 22

MesajKonu: Geri: V. VI. VII. Sınıflar Ortak I. Ders   Çarş. Haz. 20, 2012 2:19 pm

    Bir daha baktı derin gözlerine. Onu son gördüğü zaman, elinin ayağının nasıl birbirine dolaştığını hatırladı, en fazla on beş dakika süren bu birliktelik, beklendiğinden daha büyük bir olay olmuştu Mel için. Konuşmalarının sonlarına doğru, gitgide daha fazla parçalandığını hissettiği kararlılığı, son nefesiyle ellerinden kayıp gitmişti adeta. Bir süre sonra kendisini pek çok zaman koruyan ve bir yuva olan, Hogwarts’ın taş duvarlarından birine yaslanmış olarak kendisini bulduğunda, yenildiğini fark etmişti. Ve tam anlamıyla güvenebildiğini. Güvenmek? Mel’in yakınından geçmediği bir duyguydu. Geçemediği. İnsanoğlu, tutkularına yenik düşen bir varlık olduğu sürece, güvenilmezdi. Hiçbirine. Ve her zaman da öyle olacaklardı. Herkesin, kendisine ne kadar yakın olurlarsa olsunlar, bir noktada kendisini açıkta bırakabilme, arkadan vurabilme potansiyelleri vardı. Ve Mel, hayatı boyunca tam anlamıyla sadece tek bir kişiye güvenmişti, ona amaçlarını ve varlığını hatırlatan lidere. Ve her nasılsa, Cesear’ın ikinci bir yer oluşturacağını düşünmüştü. Böyle bir şey olursa nasıl hissederdi emin değildi, hiç değildi…

    Dersliğe kendisini attığında, öğrencilerin hâli hazırda toplanmış olduklarını gördü, artık genellikle onun oturduğunu kabullenilmiş oldukları masaya doğru ilerledi tek kelime etmeden; ferah yere doğru. Zihnini saran ve düşüncelerini belli bir düzen içerisinde tutan bu masa, en başından beri oturduğu yer olmuştu, ve gerçekten de işe yaradığını kabul etmeliydi. O anda tek ihtiyacı olan şey düşüncelerinin bir düzene girmesi olduğundan, bu ders için şükretti adeta. Gal Yeşili, bu kelime dersin konusu olduğunu anladığı cümlelerin içerisinden geçerken, aklında yankılanan karelerin turnuvaya ait olduğunu fark etti. Ama karşılaşmamış olmasına rağmen, kütüphanede geçirdiği saatlerin etki ettiği sihirli yaratıklar dağarcığında, ejderhalar ile ilgili bilinmesi gerekenler vardı, en azından öyle düşünüyordu. Hyxest'in söylediklerini fütursuzca aklına kazıdı. O betimleme yaptıkça büyük yaratıkları gözünde canlandırıyordu aynı zamanda.

    Saniyeler dakikalara dönüşür ve akıp giderken, kafasını tek toplama yönteminin tüm dikkatini profesöre ve oturduğu masanın dinginlik veren kokusuna vermesi gerektiğini fark etti. Düşünmek, onu zararlı hayaller ve görülerden uzak tutuyordu. Bu yüzden, tüm dikkatini onlara verdi gerçekten de. Profesör bir yandan konuşurken, diğer yandan oturduğu masalar arasında geziyor, öğrencilerin dikkatlerini kendi üzerinde topluyordu. Ama Cesear'ın eline değen eli ile dikkati dağılmıştı bile. Tüm ateş saçan yaratıklar zihninden akıp gitti, küçük bir nefes çekerek ona doğru döndü. Tüm mükemmelliği ile kendisini seyrederken, aynı büyülenmişlikle cevap verdi. Tüm bunlar kendileri içinde olurken, dışarıdan bakan biri sadece el ele tutuşan iki genç görebilirdi. “Peru Zehirdişlisi... En küçük ve en hızlı uçan ejderhadır. En fazla beş metre uzunluğuna sahip olan Zehirdişlisi pürüzsüz pullara, siyah pütürcüklere ve bakır renkli bir deriye sahiptir. Boynuzları kısa, dişleri zehirlidir. Keçiler ve ineklerle beslenmeyi sevse de insanları midesine indirmekten öyle hoşlanır ki bir dönem sayıları azaltılmaya çalışıldı bu yüzden.” Gülümsedi ve tekrar profesöre dikkatini vermeye çalıştı. Cesear ise derince içini çekti. Ve aniden başını o tanıdık baş dönmesi kapladı, gözlerini önündeki masaya dikti. Ah, hadi ama. Cesear'ın elini sıkmış olmalıydı ki, çocuk ne olduğunu anlamaya çalışır bir biçimde ona doğru eğilmişti. Ta ki...

    Bir ormanın içindeyim. Her türden bitki var, mistik bir koku etrafımı sarmış. İlerliyorum, ilerliyorum…Ağaçlar gökyüzünü görmemi engelleyecek kadar uzun ve gür. Bense, çiçekleri toplayarak ilerlerken, aşağımın bir şeye takıldığını hissediyordum, yere kapaklanıyorum. Ayağa kalkmaya çalışırken, elimde gezinen sarmaşık dalını yılana benzeterek hızlıca çekiyorum elimi. Ama ayaklarıma da dolanmaya başlamışlar. Her ne kadar çekmeye çalışsam da, ben çabaladıkça o kadar fazla sıkıyorlar ki canım yanmaya başlıyor. Artık telaşlanıyorum, gücüm tükenmek üzere ve bileklerim ve bitkinin sıktıkları yerler kızarmış. Kan akışı sağlanmadığı için damarlarımın atışını hissedebiliyorum. Ama bu bitkinin Şeytan Kapanı olduğunu anladığım anda, asama uzanabilmek için debelenmeye başlıyorum. Bu saatten sonra hareketsiz kalsam da beni bırakmaz, çünkü çoktan varlığımın farkında. Tek kurtuluşum asamdan çıkacak güçlü ışığa bağlı, Şeytan Kapan’ları ışığı sevmezler. Ve evet! Uzanıyorum, zor da olsa asamı elime geçiriyorum. O anda asamı bitkinin sarmaşıklarının en yoğun bir şekilde bulunduğu incecik belime çevirerek hayatımı kurtaracak sözleri haykırıyorum...

    Nefes nefese kalmış bir halde karşıya bakarken buldu kendisini. Hyxest kendisine bakıyordu, bir cevap bekliyora benziyordu. Ne sorduğu hakkında tek bir fikri bile yokken, Cesear'ın kulağına fısıldadıklarını duydu. "Elbette profesör. Çin Ateştopu." Profesörün fark etmediğini anladığı anda derin bir nefes aldı ve kendisini toparladı. Sakar bir gülümsemeyi yüzüne yapıştırdı. "Elbette profesör. Çin Ateştopu." Kadın Ravenclaw Bina Başkanı'ydı ve Melodie'yi diğer profesörlerden iyi tanıyordu. Gelen görüyü kaçırmış olamazdı. Yine de gülümsedi ve derse devam etti.

    Ders sonunda kapıdan çıkarken Cesear'ın sırıtışını izliyordu. O da gülümsedi.
    "Kurtarıcım olduğunun farkındasın değil mi?"
    "Elbette Mel, hayatım, elbette."



    *Ödev pm yoluyla gönderilmiştir.


RP: 20.
Ödev: 15.

_________________

I knew that you would scream 'THANK YOU' from the bottom of your heart until the
very end. Holding back your tears & smiles while saying goodbye is kind of lonely, isn't it?

why so cute, rouvas:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sunset Miranda Allison
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 3162
Kayıt tarihi : 02/02/11
Yaş : 23
Lakap : Mirana Nightshade.

MesajKonu: Geri: V. VI. VII. Sınıflar Ortak I. Ders   Çarş. Haz. 20, 2012 7:41 pm


Dudaklarını oğlanın kalın dudaklarından ayırırken bunu yapmayı istemediğini hareketleri hayli iyi bir şekilde gösteriyordu. Parmakları hala daha oğlanın vücudunda geziniyor, sahip oldukları o kısacık anı ellerinden geldiğince iyi değerlendirmeye çalışıyordu, iki sevgili. Nefese nefeseydi ikisi de lâkin Rowena kızı hala mantıklı düşünebiliyordu. Östrojen her ne kadar hat safhada salgılanmış olsa da kuzgunun bu yanını köreltememişti, hiçbir zaman. "Artık gitmeliyiz, sevgilim." Sevgilisinden alacağı yanıtın ne olduğunu tahmin ediyor ve tahmininin gerçek ile birebir örtüşeceğine şüphesi yoktu. Sunset'in aksine Xavier her zaman arzularının esiri olur ve tatmin olduğunu hissedeceği ana kadar durmak fiilini lugatından çıkartırdı. Yavru köpek bakışları oğlanın çehresinde yerini alırken kalın ve tok sesinde kendilerini bulan sözcükler kulak kıvrımlarına ulaştığında çarpık bir gülümseme yerletirmişti, Rowena kızı suratına. "Yalnızca birkaç dakika daha kalsak, Valeria'nın bizim derse girip girmediğimizi umursayacağını sanmıyorum. Saatleri devreye sokabiliriz bu durumda." Tebessümü büyüyerek dişlerinin meydana çıkmasını sağlarken, oğlana hâk vermişti. Sonuçta, Sihirli Yaratıkların Bakımı dersini kaçırmasının onun için mühim bir kayıp oluşturmayacaktı lâkin daha ilk dersten adının kaçağa çıkmasını istemiyordu. Valeria'nın bina sorumlusu olması ve kendisinin de bina başkanı sıfatını taşıması sürekli iletişimde olmalarını sağlayan etmenlerken karşı karşıya geldikleri ilk fırsatta bugünü sormayı pas geçmeyeceğini biliyordu. Birçok şey zırvalayacak, aralarından bazılarını duyma gereksinimi hissedecek Sunset, bazılarını ise umursamayacak, kulak arkası edecekti. İçindeki anarşist ruhu onu ele geçirmek istiyordu, ona kimi zaman izin verirken göze batacabileceği zamanlarda onu bulunduğu mahzende, sakladığı demir parmaklıkların arasında tutmayı seçiyordu. Derse gidecekti, Xavier ise onun ardından adımlarını atacak, mecburen dinleyecekti dersi. Aksini yapacağı zaman bir çocuktan farksız bir şekilde sevgilisinden azar yiyecekti yoksa. "Valeria bizi fark etmeyecek olsa bile, -ki onu adıyla andığımızı duyarsa ikimizi de Testrallere yem yapar, derse girmeliyiz sevgilim, zira karşında inek öğrenci gözlükleriyle gezmeyi onur sayan, zeki bir Ravenclaw var ve sen o kuzguna aşık olduğun için ne derse yerine getireceksin." Kelimeleri özgür bırakırken yüzünde ciddi bir ifade bulunmaktaydı ancak sözcükler son bulduğunda onu sevimli gösterdiğini düşündüğü bir gülümseme hâkimdi, çehresine.

Yalpalayarak yürüyen erkek arkadaşını sol kolundan tutup çekiştiren Sunset hayli bitkin düşmüştü. Yaklaşık yirmi beş dakikadır oğlanı sürüklediği için takati kalmamış, tüm gücü tükenmişti. Enerji seviyesi sıfırı bulmuştu ancak dersliğe varmayı da başarmıştı. "Pekala, arka tarafa geçeceğiz ve ne istersen yapmana izin vereceğim." Kızın sözlerini işittikten sonra büyücü canlanmıştı adeta, bir anda. Xavier, kızdan daha hızlı hareket etmiş, koşar adım arka tarafa geçmişti. Profesörün varlığı onu engellemeseydi eğer, onu kucaklayıp taşıyacağından şüphesi yoktu, cadının. Yorgunluğunu yok sayarak o da kısa sürede oğlanın yanında yerini almış, birkaç dakika sonra da profesör derse başlamıştı. Büyük bir dikkatle Sunset dinlemeye başlamıştı ki Xavier'ın ellerinin rahat durmadığını fark etmiş, az önce sarf ettiği sözcüklerden anında pişmanlık duymuştu. Belinde ve bacaklarında hareket halinde olan parmakların hissediyor olmak onu rahatsız etmiyordu ancak, oğlan bir süre daha devam ederse dudaklarını ateşli bir öpücük ile kutsayacaktı. Sol elini, aşık olduğu büyücünün ellerini tutmakta kullanmış ve onu anında durdurmuştu. Resmen, ben sana derse gelmememiz gerektiğini söylemiştim diyordu, hareketleriyle. Ses tonunu kıstı, kafasını hafifçe büyücüye çevirdi ve fısıldadı söylemek istediklerini. "Hey! Bak, şimdi rahat durursan bir sonraki derse girmeyeceğiz ve senin emrine amade olacağım. Anlaştık mı?" Xavier, sevgilisinin sözcüklerinden sonra tatmin olmuşa benzemiyordu, ancak kafasını aşağı yukarı sallamıştı hafifçe ve göz kapaklarını kırpmıştı. Profesörü dinlemeye koyulmuş, çantasından kalemle bir not defteri çıkartıp not almaya başlamıştı, yavaş yavaş sayılmış yirmi mississippinin ardından sıkıldığını anlayan cadı, tekrar kafasını sevgilisine dönmüş ve fısıldamıştı. "Pekâlâ, sıkıldım. Hemen şu an çıkabilme şansımız var mı dersin?" Sevgilisinin cevabı gecikmemiş, ona karnı ağrıyormuş gibi kıvranmasını söylemişti. Sunset, büyücünün ne dediğine akıl erdiremezken, söylediklerini yerine getirmişti. Kuzgunun birkaç dakika daha kıvranmasının ardından oğlan konuşmaya başlamıştı, yüksek sesle. "Profesör... Sunset'in bir sorunu var sanırım. Birkaç dakikadır kıvranıyor. İzninizle onu hastane kanadına götürmek istiyorum." İşittikleri karşısında profesör hoşnutsuz görünürken, başıyla onayladığını göstermişti. Xavier, kuzgunun koluna girip onunla birlikte yürürken Sunset'in çehresine şaşkın bir mimik yerleşmişti. Bütün gözler onlara dönerken ikisi birlikte dersliği ağır adımlarla terk ediyordu. En sonunda kapıdan geçip koridora ulaştıktan sonra, aslan zafer eldetmiş bir edayla yürümeye başlamıştı. Rolüne iyice alışan kuzgun ise hala kıvranıyordu. Bir süre sonra farkına varan Sunset, oğlanı öperek tebrik etmişti. "Mükemmel olduğunu söylemiş miyim, daha önce?"

*Kendime not: Ödevi yolladık pm ile.

RP: 20.
Ödev: 15.

_________________

&:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Jesús Adrian Vargas
SFL & Kurtadam
SFL & Kurtadam
avatar

Mesaj Sayısı : 665
Kayıt tarihi : 19/02/12
Yaş : 26

MesajKonu: Geri: V. VI. VII. Sınıflar Ortak I. Ders   Perş. Haz. 21, 2012 10:14 pm

Haftalardan beri ilk kez bebekler gibi uyuduğunu iddia edebilirdi Jesus o sabah kalktığında. O yüzden günün bu saatlerine yansımamıştı. Hatta öyle neşeliydi ki, görenler şaşkına dönüyordu onun bu halini. Ortak salondan ayrılırken tutturduğu şarkıyı hala mırıldanıyordu. Diline dolanmış olan şarkının sözsüz kısımlarını ıslıkla devam ettirirken büzüştürdüğü dudakları hızla yayıldı suratına karşısındaki sevimli yüzü görünce. Saçlarını kaşıdıktan sonra sarıldı güzel kuzguna boş olan koluyla. Kızın tanıdık kokusuyla neşesi tamamen yerine gelmişti sanki. Onu uzun zamandır görmediği için fazlasıyla özlemişti. Nereye gittiğini sormaya gerek duymadan onunla birlikte aynı yöne doğru ilerliyorlardı. Okulun bahçesine adım atar atmaz derin bir nefes aldı duraksayıp. Ardından yanında onu şaşkın gözlerle inceleyen Pamelia'ya sonunda bir kaç kelime bahşetti. "Seni gerçekten özlemişim. Nasılsın?" Dudakları tekrardan çizgi halini aldığında ayaklarına dolanmasına izin vermediği cübbesinin eteklerini savuşturdu ve tekrardan eski tempoyu tutturarak ilerlemeye devam ettiler birlikte. O kadar neşeliydi ki önüne gelen herkese selam veriyor, o bir an çizgi halini alan dudaklar tekrardan yayılarak çarpık gülümsemeye dönüşüyordu. Bu neşenin kaynağını kendi bile merak ediyorken düşünmemeye de özen gösteriyordu. Yol boyu bir şeylerden bahsetmişler, minik bir dedikodu silsilesi oluşturmuşlardı.

Sonunda dersliğin görkemli kapısına gelmişlerdi. Büyük kapıdan girmeden evvel, dersliğe birlikte geldiği güzel cadıya dönüp gülümseyen gözlerle gözlerinin içine baktı. Kitaplarla dolu olmayan eliyle kızın kolunu okşadı. "Seninle bu kadar zaman geçirmek bile iyi geliyor." Ardından kızın kendisinden önce sınıfa girmesi için geri adım attı ve kapının önünden çekildi. Pamelia suratına yayılan hoş gülümsemeyle sınıfa girerken genç büyücü de onu takip etti. İki kişilik sıralardan birine oturur oturmaz, Pamelia'nın cevabıyla gülümsedi. Dersliğe girdiği an ise orada olduğunu fark etmediği Profesörü görünce olduğu yerde dikleştirdi omuzlarını. Konuşmasına başlayan ve durmak bilmeden konuşan Valeria'yı dersin yaklaşık yarısına kadar dikkatle dinlemeyi başarmıştı Jesus. Fakat yanında eğilip bükülen, sıkıntıdan şekilden şekle giren Pamelia ile her göz göze gelişinde kendi hevesi de biraz kaçmıştı. Sonunda dik omuzlarını düşürerek arkasına yaslandı ve gülümseyerek dudaklarını araladı. Fısıldayarak konuşurken gülmemek için kendini zor tutuyordu. Yine her zamanki gibi, huyu olan o insanların şekillerini zihninde değiştirme oyununu oynuyor ve Pamelia'nın da zihninde canlanması için ona en gerçekçi şekilde anlatıyordu. Ta ki gözleri profesör ile birleşene kadar. Boş boş sırıtan dudakları çizgi halini almış ve bir kaç dakika sessizce durmuştu. Ardından bu sefer konuşan Pamelia'yı dinlemeye başlamıştı. Kıkırdayan iki kuzgunun da sınıftan atılmamasının en başta gelen sebepleri ikisininde oldukça çalışkan olmasıydı ya da Jesus, bunun böyle olduğunu düşünüyordu. Sonunda aralarındaki muhabbete son verdiklerinde ders de zaten bitmek üzereydi. "...Sicili pek temiz olmayan Demirgöbeklerden biri 1799 yılında Karadenizden, boş olan bir yelkenliyi kapıp götürdüğünden beri Ukrayna Büyücülük yetkilileri tarafından gözaltında tutulmaktadır. Ve bu son safkan ejderha türüydü. Bununla birlikte dersimiz son bulmuş oldu. Çıkabilirsiniz.” Sonunda profesör o müjdeli haberi verdi. Kendilerinden önce sınıftan dışarı kendini atabilen öğrencileri takdir ederken koşar adımlarla kapıdan çıkmıştı Jesus ve Pamelia. Üzerlerindeki anlamsız gülüşme ise ne zaman giderdi bilinmiyordu.


Ödev gönderilmiştir.



RP: 16.
Ödev: 13.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Pamelia Cauas
Simyager
Simyager
avatar

Mesaj Sayısı : 3168
Kayıt tarihi : 14/05/11

MesajKonu: Geri: V. VI. VII. Sınıflar Ortak I. Ders   Cuma Haz. 22, 2012 1:02 am


    "Sonra bir gün, hayvanat bahçesi ziyaretinde üvey kuzenimiz, Dora'yı su aygırı havuzuna itmişti... Hahah! Telaşını görmeliydiniz!"
    "Çeneni hemen kapamazsan bir az sonra senin telaşına şahit olacaklar, Pamelia."

    Cadı ve birlikte giriş koridorunun bir köşesine kurulduğu arkadaşları, ikizlerin anlattıkları hikayelere ve atışmalarına gülüyorlardı ancak sonuncusu Dora'yı pek de eğlendirmiş gibi görünmüyordu. Diğer kızlar yerde oturuyorlardı, Pamelia ve Eleadora ise ayaktalardı. Tam kahkaha atmaktan gözlerine dolan damlaları sildiği sırada ıslıkla tutturulmuş güzel bir melodi doldu kulaklarına ve kuvvetli bir kol vücudunu sarmaladı. Pamelia usulca kızlara çantasını uzatmalarını işaret etti ve içi neredeyse boş çantası eline geçer geçmez kavalyesiyle birlikte yürümeye koyuldu. Sonunda aralarındaki o garip mesafe yok oluyor gibiydi ve bu durum cadının neşesini ikiye katlıyordu. Okulun geniş kapısından bahçeye adım attıkları sırada başını, Jesus'a yaslamıştı. Güneş ışığının altında bir nefes arası veren Jesus dudaklarını araladı ve sonunda cadının merak dolu bakışlarına karşılık verdi; Seni gerçekten özlemişim, nasılsın? "Fena değil." diye yanıtladı oğlanın sorusunu, Pamelia. Tekrar yürümeye koyulduklarında elindeki çantayı havaya kaldırıp sapını büyücünün başından geçirdi ve boynuna astı. Ardından ayakları iki genci SYB dersliğine götürürken, konusu tek bir noktaya odaklanmamış, tatlı bir sohbet de onlara eşlik etti yol boyunca. Dersliğe girmeden önce Jesus'tan duyduğu kelimeler yüzündeki gülümsemeye ışıltı katarken kendisine yol veren büyücünün önünden geçip SYB dersi için ormanın yakınlarında derslik niyetine ayrılmış araziye adım attı. Önlerindeki sıraların ardında profesör, kürsüsünde bekliyordu. Hemen onun önünde de Sunset, Melodie ve Xavier olduklarını anında fark ettiği birkaç kişi yerlerini almışlardı. Pamelia onları görür görmez Jesus'un elini kavradı ve oğlanı da peşinden sürükleyerek onların kendilerini ders boyunca göremeyecekleri, ortalarda bir yerlere yerleşti. Zira SYB favori dersi değildi ve dinlemediği bir ders yüzünden daha fırça yemeye niyeti yoktu. Jesus boynundaki çantayı çıkarıp sıranın üzerine bıraktı oturmadan önce, Pamelia da çantayı karıştırıp içinden bir ayna çıkardı ve kendisine şöyle bir göz atıp aynayı kaldırdı.

    Sonunda sınıf ders işlenebilecek kadar öğrenciyle dolduğunda Profesör Hyxest o sıkıcı ses tonuyla anlatmaya başladı dersi. Pamelia dersi sevmediği gibi profesörden de hiç hazzetmiyordu. Jesus'a göz attı, büyücü hala yüzünden silinmemiş gülümsemesiyle iyice odaklanmış dersi dinliyor gibiydi. Cauas kızına da sıradaki bir saati sıkıntı içinde atlatmaya çabalamak kalmıştı. Cadı sıkılıyor, sıkıldıkça sağı solu kaşınmaya başlıyordu. Bu yüzdendir ki bir saniye dahi kıpırdamadan edememiyordu. Çalışkan sınıf başkanı havasına girmiş Vargas'ın da bir süre sonra nasıl olduysa dikkati dağılmıştı, Pamelia bu durumdan kendisini sorumlu tutmuyor değildi. Oğlana her bakışında benimle ilgilen, sıkıldım diye haykırıyordu adeta gözleri. Az sonra oğlan kendisine, dersin sıkıntısını atlatmalarına yardım edecek o aziz oyundan bahsedip oynamaya başladıklarında, Pamelia ellerini dudaklarının üzerine bastırmak zorunda kalıyordu yüksek sesle gülmemek için. Bu oyun, profesör kendilerine zehirli bakışlarını atana kadar devam etmişti ancak Hyxest'in bakışları ikisini de anında muma çevirmeyi başarmıştı. Yine de, Pamelia kahkahalara boğulmamak için zor tutuyordu kendini. Sonunda profesörün kendilerini unuttuğundan emin olduğunda, Vargas'a eğilip sırıttı ve dişlerinin arasından fısıldadı "Kızıl sürtük..." Ardından muhabbetlerine sanki hiç ara vermemiş gibi devam ettiler. Bir ara, Pamelia, kendi soyadını işittiğinde dikkatini oğlandan alıp profesöre verdi.

    "Dersin başından beri kapatmaya lüzum görmediğin çeneni, bize, şu ana kadar anlattıklarımı özetlemek için kullansan nasıl olur, Cauas?"
    "Ah... Ejderhalar gübreye dönüşüyorlardı profesör, ardından saçlarınızın o boyayla tutturulmuş muazzam rengi gözlerimi kamaştırdı, ve, sanırım, ah, hipnotize olmak dedikleri bu olsa gerek."

    Yüzünde kocaman bir gülümseme eşliğinde yarım dakikalığına kalktığı tahta sıraya tekrar yerleşti cadı. Dersin bitmesi de çok uzun sürmemişti bu muhabbetin ardından. Dersliği terk ettiklerinde, Pamelia çantasını bir kez daha Jesus'un eline tutuşturup, oğlanı gümüş rengi ve lacivertle süslenmiş, gevşek duran, Ravenclaw armalı kravatından çekiştirerek Kara Göl'ün kıyısına doğru götürdü.


    - Ödev ulaştırıldı.



    RP: 18.
    Ödev: 13.


_________________

No one ever said it would be this hard.
yo:
 
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Leviathan Penelope Cleon
Şu anda Muggle'sınız. Lütfen rütbe başvurusunda bulununuz.
avatar

Mesaj Sayısı : 259
Kayıt tarihi : 27/03/12
Lakap : Levi.

MesajKonu: Geri: V. VI. VII. Sınıflar Ortak I. Ders   Cuma Haz. 22, 2012 2:12 am



    Cadı yatakhaneyi terk etmeden önce saçlarını her zamanki gibi sıkıca bağladı başının tepesinde, düzgün olup olmadıklarını kontrol etmek için aynanın karşısında geçtiğinde biraz eğilip yüzüne dokundu parmak uçlarıyla. Yaz aylarının yaklaşmasıyla yüzünü gösteren Güneş sebebiyle cadının zaten çillerle dolu olan yüzünün her köşesinde daha da çok çil çıkmıştı. Çattığı kaşlarını kaldırıp aynadan uzaklaştı, kuzgun. Kravatını düzgünce boynuna bağladıktan sonra yazlık ince okul cübbesini de gömleğinin üzerine geçirdi. Yatağının üzerine dağıttığı parşömenleri, tüy kalemleri, kitap ve defterleri toparlayıp sığdığı kadarını çantasına tıkıştırdı, geri kalanını ise ince kollarıyla sarıp çantasını sırtına astı. Kalın çerçeveli gözlüklerini de burnunun üzerine yerleştirdikten sonra asasını cebine sıkıştırıp önce yatakhaneyi, ardından da Ravenclaw ortak salonunu terk etti. Dersin başlamasına on dakika vardı, koridorlarda maraton koşuyordu cadı adeta geç kalmamak adına. Jesus'tan kaçmak isterken haftalardır ne kütüphaneye gidiyordu, ne kahvaltılara yahut yemeklere, ne de ortak salonda vakit geçiriyordu. Tüm hayatını derslikler - kızlar tuvaleti - yatakhane arasında mekik dokuyarak yaşıyordu ve bu kovalamacadan ne zaman yorulacağını kendisi dahi kestiremiyordu. Büyücüyle yüzleşmektense kaçmak daha kolay geliyordu çünkü ona.

    Sonunda merdivenleri, koridorları ve bahçeyi aşıp SYB dersliğine vardığında içeridekilerin kimler olduklarını kolayca ayırt edebilmişti, cadı. Sessizce kollarındaki yeterince yüksek kitap ve parşomen tomarını biraz da kaldırıp yüzünün kapanmasını sağladı ve usulca dersliğin en uç köşesindeki sıraya yerleşti. Eşyalarını masaya yığdığında yanında bir kişi için daha yer kalmamıştı. Çantasından mürekkebi ve tüy kalemini çıkarıp parşömenleri önünde hazır etti. Ders başlamadan önce bir ara bakışları kendi üzerinde duraklayan profesöre gülümsedi. Sonunda ders başladığında konunun ejderhalar olduğunu işitip hemen kitabında ilgili sayfayı çevirmişti. Profesör Hyxest, not almanın yararlı olacağından bahsettiği sırada, Leviathan çoktan duyduklarının tamamını bir parşömen parçasına geçirmişti bile. Hyxest'in dudaklarından dökülen kelimeleri saniyeler içinde süzgeçten geçirip önemli olanlarını ayıklıyor ve kendi cümleleriyle hızla karalıyordu. Bir yandan Jesus'un, Cauas kızıyla yakınlığı kendisini rahatsız etse de bunun dikkatini dağıtmasına izin vermemek için çabalıyordu. Yine de ara sıra kendisini o ikiliyi gözlerken bulmuyor değildi. Kıskanıyordu Pamelia'yı. Kendisi böyle rahat bir yapıda değildi, bu yüzden de asla Jesus'la aralarındaki ilişki o ikisininki kadar samimi olmayacaktı. Oğlanla yan yana geldiğinde mutlu olmak, etrafa gülücükler saçmak yerine sürekli gerginlik içinde somurtup kaşlarını kaldırıyordu ve Vargas'ın da neşesini kaçırmakta üstüne yoktu hani. Kafasını iki yana sallayıp onlar hakkında düşünmeyi bıraktığında Profesörün anlattıklarını tekrar yakalayıp önündeki kitaptan takip etmeye koyuldu, bir yandan da not alan eli durmuyordu. Belki gelecekte ejderha eğitmeni olmayı seçerdi... O ders boyunca hayli ilgisini çekmişti ejderhalar, cadının. Son notlarını da aldıktan sonra Valeria dersin bittiğini söylediğinde zamanın ne kadar çabuk geçtiğini düşünüyordu, Penelope. Herkesin birden bire ayaklanmasıyla birlikte o da başını iyice eğip kitaplarının ardına saklandı, burnu sıraya değiyordu. Ödevini bir köşeye yazdığı sırada, aslında bunun için çok da zaman ayırması gerekmeyeceğini fark etmişti. Tuttuğu notların tamamı dersin raporu niteliğindeydiler zaten. Herkes sınıfı terk ettiğinde hızla toparlanıp aklına takılan bir soruyu sordu, Profesör Hyxest'e, ve aldığı cevabı da dikkatle dinledikten sonra iyi günler dileyip derslikten çıktı.

    - Ödev teslim edilmiştir.

RP: 16.
Ödev: 13.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Camellia Michaelis
Ravenclaw VI. Sınıf
Ravenclaw VI. Sınıf
avatar

Mesaj Sayısı : 276
Kayıt tarihi : 03/06/11
Yaş : 22

MesajKonu: Geri: V. VI. VII. Sınıflar Ortak I. Ders   Cuma Haz. 22, 2012 1:32 pm

    Her daim elinde bulunan çiçek, yine hali hazırda elindeyken, bir yandan onu koklayarak ilerliyor, bir yandan da Sihirli Yaratıkların Bakımı sınıfına zamanında yetişmeye çalışıyordu Lumiere. Ama elinde tuttuğu çiçeğin kokusu ile çoktan hayallere dalmış olduğunu hissederek derse nasıl dikkatini vereceğini merak etti bir an için. Belki de yarı yolda, hâlâ zamanı varken çiçeği atmalı ve kendine gelmeliydi, bu onun için en iyi seçenekti. Ve bunu bilmesine rağmen, Prim, atalarından gelme saf özelliği olan çiçek sevgisinin baskın geldiğini hissetti ve çiçeğin ince sapını narin parmakları arasından bırakamadı. Bırakmak da istemiyordu, böyle oldukça iyi hissediyordu çünkü. Etrafın kirli kokusunu –her ne kadar her insan bunun farkına varamasa da- en etkili bir biçimde bastıran ve her daim neşeli kalmasını sağlayan tek şey sadece tek bir çiçekti, bu gerçeğin güzelliği karşısında iç geçirdi. Taşlara basarak ilerlerken, artık bu garipliklere alışmış öğrencilere gülümseyerek uçuyordu adeta. Üzerinde, mavinin en güzel tonunu taşıyan cübbesi, Ravenclaw armasının delici gözlü kuzgunu ile büyüleyici görünüyordu.

    Her zaman, Ravenclaw’a seçildiği için memnun olmuş, dört sene boyunca şikâyet ettiği tek bir an bile olmamıştı, ki olmayacaktı da. Diğer binalar arasında kendisin mutlu hissedebileceği tek bina Ravenclaw’du, ne Slytherin gibi kurnaz, ne Hufflepuff gibi adaletli, ne de Gryffindor gibi fedakâr değildi Prim. Tam da Rowena’nın zekâsını taşıyordu o. Rowena’nın bilgeliği, ona her kararında yol gösteriyormuş gibiydi, onu adeta içinde hissedebiliyordu genç kız. Gurur duymasının nedenlerinden biri de buydu, bir Ravenclaw ruhuna sahip olduğunu düşünüyordu hep. Sonunda sınıfa girdiğinde, zamanında varmış olmasının farkına vararak rahatladı ve kendisine en yakın gördüğü sıraya adeta sekerek ilerledi ve oturdu. Profesörün gelmesine az kalmış olmalıydı, sınıf neredeyse dolmuş ve uğultu yavaş yavaş azalıyordu. Sonunda içeri giren kadına bakarak gülümsedi, profesör bu genç bayan olmalıydı. Ve kadın kendisini tanıttığında, tahminlerinin doğru olduğundan emin oldu. Ses çıkarmadı, ya da diğerleri gibi burun kıvırmadı kız, kuralların her zaman gerekli olduğunu düşünürdü. Hatta olgun olarak mantıklı düşündüğü tek yanının da bu olduğunu düşünürdü genç cadı.

    “En zararsız görünenlerinden Gal Yeşili ile başlayalım. Derisi yurdunun yemyeşil otlarıyla bütünleşmiş gibi görünse de ona özel olarak ayrılan bir bölgede, dağlarda yaşamaktadır. Zararsız olmasının nedeni koyunlardan beslenmesidir. İnsanlar onu kışkırtmadıkça, ona ya da ailesine zarar vermedikçe insanlardan beslenmeyi tercih etmez. İnsanlardan özenle uzak durur. Kükremesinin kolaylıkla tanınabilen ve şaşırtıcı biçimde ahenkli bir tınısı vardır. Ateşini ince fıskiyeler şeklinde püskürtür ve bir ejderha yumurtasının ona ait olduğunu yeşil benekli toprak kahverengisi bir renge sahip oluşuyla anlıyoruz.”

    Şaşkın gözlerle profesöre baktı, ejderhalara her zaman büyük bir ilgi duymuştu! Çiçeklere hasta bir kız olarak, her zaman nedenini anlayamamıştı bu yıkıcı hayvanlara olan sevgilisi. Bir an için sevinse de, bu hayvanları göremeyeceklerini öğrendiğinde, yüzü asıldı hafifçe. Ne olduklarını bilmiyordu, ama daha önce adını işitmişti. Diğer öğrencileri beklemeden asasını tekrar yerine koydu, bu derslik asaya ihtiyacı olmayacağa benziyordu. Macar Boynuzkuyruk, Çin Ateştopu… Hepsini aç bir hevesle dinledi.

    “Ukrayna Demirgöbeği… En büyük ejderha türüdür, ağırlıkları altı tona ulaşmaktadır. Zehirdişli’yle, Uzunboynuz’dan daha yavaş uçan toparlak Demirgöbek buna rağmen tehlikelidir. Konduğu yerleşim bölgelerini ezebilecek yapıdadır. Pulları metalimsi gridir, gözleri koyu kırmızıdır. Tırnakları da uzun ve yırtıcıdır. Sicili pek temiz olmayan Demirgöbeklerden biri 1799 yılında Karadenizden, boş olan bir yelkenliyi kapıp götürdüğünden beri Ukrayna Büyücülük yetkilileri tarafından gözaltında tutulmaktadır. Ve bu son safkan ejderha türüydü. Bununla birlikte dersimiz son bulmuş oldu. Çıkabilirsiniz.”

    Profesöre gülümseyip sınıftan çıkmadan önce dönüştürdüğü yapraklardan birini hızlıca kopardı ve burnuna götürdü eski bir alışkanlık gibi. Mükemmel kokuyordu…

    Ödev hemmen gönderiliyor efendim.




RP: 19.
Ödev: 15.

_________________

generation of miracles:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Sponsored content




MesajKonu: Geri: V. VI. VII. Sınıflar Ortak I. Ders   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
V. VI. VII. Sınıflar Ortak I. Ders
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Gryffindor Ortak Salonu
» I.Snıflar---I. Ders:Astronomiye Giriş ve Tanışma
» Sınıflar
» `Mitoloji Dersi; Ders Alımları´
» sol beyin mi sağ beyin mi

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Wigtown Wanderers'a Hoşgeldiniz... :: Genel Olarak Wigtown :: Ders Arşivleri-
Buraya geçin: