Wigtown Wanderers'a Hoşgeldiniz...
Wigtown Wanderers'a Hoş Geldiniz!

Forumumuzda vakit geçirip, role play yapmak lütfen için üye olun.



 
AnasayfaSSSKayıt OlGiriş yap
Taşındık arkadaşlar! www.magusinvicta.com

Paylaş | 
 

 Dönülmez Akşam

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Quillathe Dieudonné
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1621
Kayıt tarihi : 15/06/11
Yaş : 22
Lakap : Latte.

MesajKonu: Dönülmez Akşam   Paz Ekim 28, 2012 8:04 pm


Quillathe & Arthur
Ufukta gerçeklik var.


En son Quillathe Dieudonné tarafından Çarş. Haz. 19, 2013 1:13 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Quillathe Dieudonné
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1621
Kayıt tarihi : 15/06/11
Yaş : 22
Lakap : Latte.

MesajKonu: Geri: Dönülmez Akşam   Paz Ekim 28, 2012 9:33 pm

Akşamlar olmuştu her rüyanın sonu. Ne bitiş, ne başlangıç… Acının göğüsteki boşluktan da ötelere çıkıp karanlığın şekline bürünerek somutlaştığı akşamlardı kaçtığı, zira günışığında renkleri görebilirken, akşamlarda o renklerin yeri yoktu. Uçsuz bucaksız, masmavi okyanuslar dahi rengini kaybederek karanlığa boyun eğerdi. Kayıplarını karanlığının boşluğuyla yüzüne vurduğu için sevmezdi akşamları kızıl saçlı cadı, umutsuzluğu bütün renkleri yok ederek gösterdiği için aynı zamanda… Karamsarlığın hükümran olduğu ruhu, akşam inince küçücük umutlarını bile katlederdi kendi içinde. Hayatında ne biterse bitsin, akşamları dert edinmişti bu yüzden kendine. Gündüz etrafındaki renklerle aydınlanan hayatı ve karamsarlığını aşarak yeşermeye çalışan umutları akşamları yalnız bırakırdı onu. Gökyüzünü çepeçevre sarmış siyahlara bakıp oradaki zavallı yıldızları görmeye çalışarak, ya da dört duvar arasında yapay ışıklarla aydınlandığını sanarak nasıl hayal kurulabilirdi ? Karanlık gibi bir gücün varlığı bilinerek nasıl hayallerin bir şeyleri aşabileceği düşünülürdü ? Bile bile güneşin batacağını, nasıl aydınlığa güvenilirdi ? Akşamlar, akşamlar… Ellerini boşluğa uzatacağını, karanlığı kucaklayacağını, bir ümitle koştuğu ışığın gülen gözler değil de, bir üfürükle sönecek mum olacağını düşünmek bile zümrüt kadar yeşil gözlerinin yaşlarla dolmasına sebep oluyordu. Aynada suretini göremiyordu karanlıkta, gördüğü tek şey ay ışığının vurduğu yaşlarla ıslanmış bir yüzdü.

Kuru yaprakların üzerine uzanmış, esen meltemle birlikte hışırtılarına kulak vermişken bir yandan kendini irdeliyordu cadı. Tan kızılı saçları dağınıktı, bembeyaz teni olduğundan da solgun, vişne çürüğü dudaklarıysa üzerinde yattığı yapraklar kadar kuruydu. Eski hayatıyla bağlarını kopardığından beri, canlılığı da gitmişti sanki. Basit bir öğrenci değildi artık, idealleri uğruna kaçan bir anarşik ruhtu. Özgürlük uğruna savaşmış, kendini dipsiz kederlere hapsetmişti bu sefer. Geçmişle arasındaki bütün köprüleri bir çırpıda yakmış olmanın verdiği karmaşık hislerle yaşıyordu şimdi. Geri dönemeyecek kadar çaresiz, onu kabullenmeyenlerden uzaklaşmış kadar özgürdü. Zorla itildiği davaya zamanla gerçekten bağlanmış, onu hayatının boşluklarını örten anarşizm ateşiyle dolu bir kalkan gibi görmüştü. Eskiden olduğu kişinin tamamen gölgesiydi şimdi, özgür, daha olgun ve daha hüzünlü. Hırçın karakteri biraz törpülenmişti, bunalımda da değildi fakat mutlu da değildi. Geride bırakamadıklarından ötürü hüzünlerle örtülüydü kalbi. Balta girmemiş ormanın karanlığına dikerek gözlerini, akşamla yüzleşiyordu. Kaybettikleriyle yüzleşiyordu bir bir, bağlarının koptuğu ve muhtemelen onu yok etmek isteyen amcası ve ailesi, kırık kalbinin bir yerinde kabuk bağlamış yaralarında yaşayan eski aşkları, çocukluğu, hepsi bir başka yerdeydi. Hayatının bambaşka bir kısmında, sanki hiç yaşanmamış gibiydi yokluklarının varlıklarından çok hissedildiği her biri. Omzuna bir el dokunduğunda yoklukları da dağılıp gitmişti. O anda hüzünlerin buza çevirdiği iç dünyası çözülmeye başlamıştı. Anı bozmak istemeden, arkasına dönmeye tenezzül dahi etmeyerek yumuşak bir sesle okşadı elin sahibini. Oysa hava o kadar sertti ki, bu kaçakların mesken tuttuğu ormanda… O zifiri karanlığın içinde bütün renkler kaybolup gitmişti, üstüne en sevmediği saatlerdi, akşamdı o vakitler…


''Hissettirdiklerin ve sen olmasan, kendimi arafta hissediyor olabilirdim Arthur. Ne güzel, ne çirkin, şu an her şey karmaşık. Hala hayatta olduğumu seninle beraber anlıyorum.''
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Arthur Ike Elsworth
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 231
Kayıt tarihi : 11/05/12
Lakap : Ike Ulysses.

MesajKonu: Geri: Dönülmez Akşam   Paz Kas. 25, 2012 3:55 pm

Üzerlerine çöken karanlığın getirilerinden habersiz, anarşist ruhların keşfettiği büyülü ormanın derinliklerine doğru ilerliyordu Arthur. Küçük bir kız çocuğu kadar yoğun yaşıyordu duygularını. Belki bunu söylemekten utanıyordu, evet; ama onca yaşanmışlığın ardından annesiyle konuşmayı özlemişti. Kendisi için adeta bir Tanrıça olan o kadının yokluğunda Latte sarmıştı yaralarını. Henüz farkına varmadığı yaraları da o saracaktı. Bunun farkında olmak büyücüyü bir nebze dahi olsa hayata bağlıyordu. Yetiyordu Dieudonné kızının ona karşılık vermiş olması. Arthur'un varlığının farkında olması bile büyücüye yetiyordu. Bir de şu an onun sevgilisi olduğu gerçeği... İstemsizce yüzüne gülümseme yapıştı büyücünün, olacaklardan habersiz.

Elleriyle önüne gelen kısa ağaç dallarını iterek ilerlemeye devam ediyordu. Açıklığa ve Quillathe'nin bulunduğu yere varana kadar bunu yapacaktı kuzgun. Düşünce ve görüşlerini pratiğe geçirdiklerinden beri gökyüzünü yeşile boyayan fırtınada korunmak adına gelmişlerdi Silvanesti Ormanları'na. Orasının güvenli olduğunu düşünüyordu liderleri. Yaşamak güç olsa dahi, zamanla öğrenirlerdi; sorun o değildi. Asıl sorun; Arthur'un özellikle bu ormanda ve bu gece hissettiği, umursamamaya çalıştığı ama umursamayacak kadar hafif olmadığı bir garipliğe sahip olmasıydı. Orman ona evi gibi gelmiş, ona kapılarını içtenlikle açmıştı; bu garipti. Ormanda kendini daha rahat hissediyordu, tam aksini hissetmesi gerekirken; bu da garipti. Özellikle bu gece sanki çok daha başka biri gibiydi; en garip olanı da buydu. Bütün gün bunu düşünüp durmuştu büyücü. Tek bir sonuca dahi varmamış olmasına da lanetler okumuştu. Gecenin yaklaşan sessizliğini bir kez daha dallardan birini yana doğru savurarak bozmuş ve ileride bir Tanrıça'ya aitmiş gibi duran kızıl saçlara doğru yolunu sonlandırmıştı. Onu gördüğü an tüm düşünceleri uçup gitmiş ve aklındaki yük hafiflemişti sanki. Onun yerine kalbinin temposu hızlanmış, yüzünde istemsiz gülümseme hakim olmuş ve heyecanını bastıramaz olmuştu. Parmakları cadının sırtına dokunduğunda ise, en uysal haliyle duruyordu Latte'nin karşısında. Sanki içinde yatan bir canavar varmış ama güzeller güzeli Tanrıça'ya zarar vermek istemediği için kendini zor tutuyormuş gibi davranıyordu büyücü. Ne kadarı doğru, pek yakında görecekti zaten. Şimdilik aklını kurcalayan tek soru, cadının tek başına orada ne yaptığıydı. ''Hissettirdiklerin ve sen olmasan, kendimi arafta hissediyor olabilirdim Arthur. Ne güzel, ne çirkin, şu an her şey karmaşık. Hala hayatta olduğumu seninle beraber anlıyorum.'' Latte'nin narin ses tonuyla azat edilen sözlerine karşılık, kendi düşüncelerini dışa vurmuştu kuzgun; gökyüzünde beliren gümüşi renkteki ayı gördüğü an bir gariplik hissederek.

''Sen yıldızlar kadar uzaktın bana, Latte. O zamanlar yaşamıyormuşum meğer ben. Nefes almak neymiş, seninle öğrendim, sevgilim.''
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Quillathe Dieudonné
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1621
Kayıt tarihi : 15/06/11
Yaş : 22
Lakap : Latte.

MesajKonu: Geri: Dönülmez Akşam   Paz Ara. 23, 2012 11:42 pm

Ufukta tükenmişliği görüyorum, yeni doğacak bir günden öte. Güneşli günlerle sarmalanmış, evinin duvarlarında güç bulmuş bir kız çocuğu görüyorum bir gölge gibi orada. Kızıl saçları örtmüş omuzlarını, yeşil gözlerinin şenliği sönmemiş daha. Ardında silik suretler var, ufuk çizgisi belirdikçe daha da silikleşip yalnız bırakıyorlar kızıl saçlı kız çocuğunu. O, benim. Bunu idrak etmekte güçlük çektim, evet, ben kendime bile ecnebiyim. Varım, yoğum gök kubbede silikleşiyor. Feryat yok, ses dahi yok, susmak var şimdi. Konuşsam kim işitir ? Kim dikkat kesilir bu aciz sese ? Kayboluşları oynayan, kendi hikayesinde… O denli aciz surete, kim bakar ? Soyunu, sopunu kendi elleriyle yitirmeye yeltenen, yanına sadece balçıktan yapılma beden evini alan, ruh evini, can evini, geçmişini adım adım sürgüne yollayan sefil, anla artık. Sen, ezelden sürülmüşsün. Vahşetin de, aşkın da günü geldiğinde can bulduğu günahkar dudaklar için susma vaktidir o yüzden. Geçmişinle birlikte silinen siluetler gösteriyor yolu sana, kimse hatırlamayacak zira gidişini. Kimse anlamayacak, bilmeyecek. Hiçbir ademoğlu duymayacak sessizliğini. Bir katre düşmeyecek seni görmemeye direnen gözlerden. Yürümeli o zaman kızıl saçlı cadı, yürümeli sessizce…

Dönülmez akşamın ızdırabını göğsüne saplanan bir ok kadar keskin hissediyordu kızıl saçlı cadı. Nefesi kesiliyordu ara sıra, adımlarının onu uzaklara attığı gün aklına estikçe. Dibe çekiyordu onu her şey, ilacı da yoktu bunun. Onu reddeden gözler beliriyordu yıpranmış hatıralarında, ve adımları geri gidiyordu geçmişini bağışlamakta. Kim onu istemişti yanındaki büyücü kadar ? Eski hayatını terk etmemesi için ne sebep vardı ardında ? Koca bir hiçlik… Pişman olmak hataydı zaten her iki türlü, hem geri dönüş yoktu, olsaydı bile buna değmeyeceği aşikardı. Ne yüreğinde yanan ateş suyu bulmuş, dinmişti. Aşk ateşini basit bir kıvılcımdan ibaret görmüştü birisi ve onun için kan ağlayan gözlerine dönüp bakmamıştı bile. Ne bir sıvazlayan vardı sırtından, ne de yol gösteren ailesinde… Evet, kimin için, ne için pişman olacaktı ? Dönülmez akşam bir kereye mahsustu, artık ufuk kapanmıştı bile. Etrafında tek bir gerçeklik vardı, o da silik anıların mutluluğuna gölge düşürmesine rağmen asla onu terk etmeyen aşkı Arthur idi. Düşen yaprakları, savrulan eski hayatlarını beraber uğurluyorlardı gök kubbenin altında. Eskisinden daha yalnız değildi, hatta bütün boşlukları kapanmaya başlıyordu bile. Büyücünün dokunuşlarını teninde hissettiğinde, bunun yakalanması güç bir mutluluk olduğunu kavramıştı kızıl saçlı cadı. Kuru yapraklarla birlikte düşebilirdi gözünden hatıraları, zira onlar böylesine sıcak hissettirmemişti. Onu yalnızlığın soğuk duvarlarına çarpan hatıralarındaki siluetlerin bir değeri kalmamalıydı kalbinde. Arthur da öylesine yalnızdı, paylaşıyorlardı yalnızlıklarını. O da her şeyi geride bırakmıştı, belki de sırf kızıl saçlı cadı için yalnızlığı tercih etmişti. Bunun gerçek olma ihtimali bile cadıyı tüm bencilliklerinden arındırıyordu, birisi onunla yepyeni bir hayat kurmak için elindekileri savurmuştu zamanın rüzgarlarına. Dallanıp, budaklanacaktı elbet yeni hayat ağaçları...

Düşünceler birbirini kovalarken, huzurla kapattığı gözlerini aralayıp, Arthur’a bakma ihtiyacı hissetti cadı. Zümrüte çalan yeşil gözleri büyücünün ay ışığıyla parlayan gözlerine değdiğinde, bir tuhaflık gördü o gözlerde. İsimlendiremiyordu, fakat bir ateş gizliydi sanki. Kötü bir his kaplamıştı bir anda içini. Dudaklarını aralayıp kelimeleri azat ederken, nefesi büyücünün yüzüne esen bir meltem gibiydi. Yakındılar, çok yakındılar. Kimsenin, hiçbir şeyin onları ayrı koyamayacağı kadar yakın…


''Kim bilebilirdi böyle olacağını ? Şimdi tek varlığım, önceleri aciz gözlerimin göremediği sensin…''

Dudaklarından dökülen duygu yüklü kelamlar, içindeki tuhaf hisleri bastıramamıştı. Büyücünün gözlerinde tuhaf bir parıltı görüyordu sanki. Tenine değdiğinde elleri tuhaf bir sıcaklıkla karşılaşmıştı. Anlayamıyordu.

''Sevgilim, neler oluyor ? Kendini iyi hissetmiyor musun ? Tuhaf görünüyorsun…''

Söyledikleri için pişman olmuştu cadı, paranoyak düşüncelerini dillendirmeseydi de anın büyüsü bozulmasaydı... Fakat içinden bir ses, paranoyaklıkta haksız olmadığını söylüyordu. Adeta iç savaş yaşıyordu hisleri kızıl saçlı cadının.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Arthur Ike Elsworth
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 231
Kayıt tarihi : 11/05/12
Lakap : Ike Ulysses.

MesajKonu: Geri: Dönülmez Akşam   Çarş. Mayıs 08, 2013 7:26 pm

Tek bir nefesle bile cadının teninin kokusunu ciğerlerine kazıyabilecek kadar yakınında duruyorken, başta, kalbinin çok hızlı atmasını buna bağlamış ve normal bir şey olarak görmüştü büyücü. Aldığı nefesler kesilmeye başladığında, kendisi de bütün gün peşini bırakmayan garipliğin tekrar yeşerdiğini fark etmişti, tıpkı sevgilisinin de fark ettiği gibi. Yutkunmuş ve beklemişti. Kriz mi geçiriyordu her zamanki gibi? Bilemedi. Görüşü bir bulanıklaşıyor, bir netleşiyordu. Göz bebeklerinin büyüdüğünü dahi hissedebiliyordu. Duraksadı ve birkaç adım geriye doğru yürüdü. İçinde karşı koyamayacağı bir canavar vardı sanki, ve o canavar uyanmak üzereydi. Elleri titremeye başlıyor, adımları birazdan vücudunu sarıp sarmalayacak güce zıt düşerek zayıflıyordu. Ayakta duracak hali dahi yoktu. Kızıl saçlı Tanrıça'dan uzaklaşmaya çalıştıkça, Tanrıça ona doğru hızlı adımlarla koşmaya başlıyordu. Birkaç adımdan sonra yere çökmüş, ona yaklaşmak üzere olan sevgilisini zorlukla elini havaya kaldırarak durdurmaya çalışmıştı.

''DUR!''

Latte başta buna karşı çıksa bile, Arthur zorlukla, varlığını dahi unutmak üzere olduğu ses tellerini kullanınca, cadı olduğu yere mıhlanmak zorunda kalmıştı. Fakat kızıl saçlı Tanrıça'yı durduran ne Arthur'un sesini çok yükseltmiş olmasıydı, ne de ona sert çıkışmış olması. Cadıyı durduran şey, Arthur'un sesindeki değişimdi elbette. Bu, Arthur'u bile durdurmuştu çünkü. Bir an zihninde bir boşluk meydana gelmiş, bin bir düşünce o boşluğa doğru savrulmuştu. Zihninde kalan tek şey ise, kendi günahkar dudaklarından dökülen ama aynı tona veya renge sahip olmayan sesiydi. Bir anlık duraksamanın ardından sevgilisi için endişelenen cadının tekrar hareket etmesi, yabancı olduğu ve bundan hoşlanmadığı sesini yeniden kullanması anlamına geliyordu ve Arthur bunu bir an olsun umursamadan, tekrar konuşmaya çalışmıştı. Latte için. Sevdiği Tanrıça için. Aşkı için.

''Git buradan, Latte. Git.''

Gözlerini cadıya çevirdiğinde, cadının berrak yeşil gözlerini ve bembeyaz yanaklarını kaplayan yaşları fark etmesi pek zamanını almamıştı. Tekrar nefes almaya çalıştı ve aldığı nefesi israf etmeden yapabildiği kadar konuşmaya çalıştı, yeniden.

''Beni dinlemelisin. Sana zarar gelmesine izin veremem. Şimdi. Git buradan, lütf-''

Kelimelerini yarıda bölen, gecenin sükunetini parçalara ayıran şey, kaburgalarından duyulan vahşi ve can acıtan ses olmuştu. Ardından bir çığlık duyulmuştu Silvanesti'de. Arthur'un çığlığı. Ve ardından Latte'nin hüznünü taşıyan başka bir çığlık daha... Büyücü adeta dönüşüm geçirmekteydi. Kaburgalarından gelen kırılan kemik sesleri, gece görüşü keskinleşen gözleri, normalden çok çok daha hızlı bir ritimde atmaya başlayan kalbi ve hızla uzamaya başlayan tırnakları bunu ortaya tek bir soru dahi atılmasına izin verilmeyecek şekilde kanıtlamıştı. Vücudunun şeklinin, Silvanesti'ye uyum sağlayan bir şeye dönüştüğü açıktı lakin büyücünün bilinci hala yerindeydi. Latte'nin dehşete düşmüş gözlerine baktığında hala sevgiyi hissedebiliyordu ve bu, büyücüyü hala ayakta tutan yegane şeydi; henüz.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Dönülmez Akşam
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Wigtown Wanderers'a Hoşgeldiniz... :: Silvanost :: Orman-
Buraya geçin: