Wigtown Wanderers'a Hoşgeldiniz...
Wigtown Wanderers'a Hoş Geldiniz!

Forumumuzda vakit geçirip, role play yapmak lütfen için üye olun.



 
AnasayfaSSSKayıt OlGiriş yap
Taşındık arkadaşlar! www.magusinvicta.com

Paylaş | 
 

 Adaptasyon

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Camellia De Costa
Ravenclaw VI. Sınıf
Ravenclaw VI. Sınıf
avatar

Mesaj Sayısı : 72
Kayıt tarihi : 20/11/12

MesajKonu: Adaptasyon   C.tesi Kas. 24, 2012 8:35 pm



Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Camellia De Costa
Ravenclaw VI. Sınıf
Ravenclaw VI. Sınıf
avatar

Mesaj Sayısı : 72
Kayıt tarihi : 20/11/12

MesajKonu: Geri: Adaptasyon   C.tesi Kas. 24, 2012 10:00 pm


Diriliş

Fırtınanın getirdiği yağmur damlalarının yeryüzüne değişinden itibaren yükselen toprak kokusu burunlara hücum ediyordu. Çamurlaşan zemin çökmüş, yerin altında uzanan tek bir bedenin varlığını ortaya çıkartmıştı. Kömür karası gökyüzü şafak öncesi kör edici karanlığa büründüğünde muggle mezarlığı yeniden doğuşa şahitlik ederek bir mucizeye imza attı. Zeminin altında gömülü birçok gösterişli tabutun aksine basitçe dizayn edilmiş tahta konağın kapağı, yüzyılı aşkın süredir içerisinde barınan cadının kollarına zehredilen ilahi bir gücün eşliğinde kaldırıldığında yeni doğan bir bebeğin ciğerlerini yakan oksijen bu kez neler döndüğüne uzun bir süre anlam veremeyecek olan cadının ciğerlerine doldu. Gırtlaktan gelen yoğun bir inlemenin beraberinde aralanan okyanus mavisi gözler hasret kaldığı yeryüzüne bir süre adapte olamamış, yalnızca karanlığa tanıklık etmişti. Birkaç öksürüğün ardından ciğerlerinde hissettiği yanma geçmeye yüz tuttuğunda hızlı hızlı inip kalkan göğsünü de bir düzene sokmaya çalıştı yeniden doğan cadı. Gözleri, geri dönüş yaptığı boyuta adapte olduğunda ise merakla sağa sola kaymış lakin çamurlaşan topraktan ve yüzünü göstermeye başlayan güneşin gökyüzüne yansıttığı renk cümbüşünden başka bir şey görememişti. Bedeninin ancak sığdığı tabutta doğrulmaya çalıştı fakat başaramadı. Yıllardır katılaşan vücudu yalnızca başını ve kollarına oynatmasına izin veriyordu henüz. Yüzünün küçük bir aksesuarı olan burnunun işlevi yerine geldiğinde duyduğu koku önceki yaşamında da olduğu gibi genç cadının yüreğine huzuru bahşetmiş ve bir nebze de olsa sakinleşmesine yardımcı olmuştu. Küçük bir an içinde bulunduğu durumu unutarak hala hatırında kalmış birkaç anının zihninde canlanmasına izin verdi. Babasının hastalanmasından endişe ettiği için ona yağmurda ıslanmasına kızdığını anımsadığında farkında olmadan yukarı doğru kıvrılan dudakları şimdi gergin bir hal almıştı. Bacaklarını hissetmeye başladığında kalın dudaklarındaki gerginlik tüm bedenine yayılmaya başlamış, son gecesinde yaşadıkları ise zihnini ele geçirmişti. Aklı ailesinde bir kez daha doğrulmayı denediğinde belinde hissettiği tüm acıya rağmen bunu başarmış, göğsünden bacaklarına düşen asanın farkına vardığında tahta parçasını da kavrayarak ona merdiven vazifesini üstlenen çamurun yardımı ile bulunduğu çukurdan kurtulmuştu. Mezarlıkta tam da kendisine yakışır bir ölüm sessizliği hâkimken genç cadı çıktığı çukurun etrafına konumlandırılmış tahta parçalarına bakakaldı. Kendi mezarının aksine annesinin ve babasının mezarları da dâhil olmak üzere hiçbir mezar bozulmamıştı. Belleğinde beliren kocaman soru işaretlerine bir cevap ararken bu sefer başka bir şey takıldı aklına. Ağabeyi… Bacaklarının izin verdiği hızda adımlarını sağa sola itelemiş lakin ağabeyine ait bir mezara rastlamamıştı. Sahi onları kim gömmüştü? Ağabeyi neredeydi? Kendi kalp atışlarını duyabiliyor, ciğerlerine dolan oksijeni hissediyordu. Tüm yaşayanlar gibi o da artık bu mezarlığa ait değildi ve ailesini arkasında bırakarak ölü bedenlerin mekânını terk etti genç cadı, gözünün seçtiği en ufak ışık parçasına doğru yöneldi.

Nerede olduğunu, ne zamandır toprağın altına yattığını bilmiyordu. İstediği tek şey evine gitmek ve geride neler kaldığını görmekti. Bedenine tam uyumlu korsesinin devamında kabararak aşağı uzanan elbisesinin eteğini elleri ile kısaltarak, terk edilmiş gibi görünen sokağın ortasında yürümeye koyulduğunda, yerle bir olmuş etrafın şaşkınlığını daha üzerinden atamamışken göğe yerleşen güneşin saçtığı aydınlığın garipliğine bakakalmıştı. Babası ona her zaman gözlerinin gökyüzünden bir parça taşıdığını söyler, göğün engin ve sonsuz maviliğini barındırdığından söz ederdi. Şimdi karşılaştığı manzara olan zümrüdi yeşile bakarken öldüğü zamandan bu yana başka nelerin değiştiğini merak eder olmuştu. Keşfetmek istercesine etrafa attığı bakışlar eşliğinde adımlarını sıralarken küçük bir bakkalın çevresine saçılmış, yağmurdan ıslanan gazete sayfalarına gözü takıldı.

“2065 mi?”

Dirilişten Bir Ay Sonra

İnsanların güçlükle karşı koyduğu kuvvetli bir fırtınadan sağlam çıkamayan, mugglelar için çeşitli av malzemeleri satan dükkândan arta kalan eşyaları yürüttüğünde vicdanı sızlamış fakat haftalardır o ekipmanlar sayesinde kendine besin sağladığını düşündüğünde başka bir seçeneğinin kalmadığına kanaat getirmişti, tıpkı iki yüz yıl öncesinden kalma kıyafet ile etrafta dolaşırken maruz kaldığı garip bakışlar yüzünden bahçeye kurumaları için asılan birkaç kıyafeti çalarken hissettiği gibi. Değişen zamana ve gelişen yeni düzene hala adapte olamayan genç cadı yalnızca evine gitmek için çıktığı yolda ne zaman bu engin ormana adım attığını bilmiyordu. Günlerdir buradan kurtulmaya çalışmış lakin sonsuzluğa uzanıyormuşçasına sıralanan ağaçların bittiği yere bir türlü varamamıştı. Yiyeceği, içeceği, barınacak yeri açısından hayatta kalabilmek adına elverişli bir ormandı fakat dolunay vakti göğe yükselen ulumaların olması asasını yalnızca ateş yakmak için kullanabilen sıradan bir cadı için burayı fazlası ile tehlikeli kılıyordu.

Teknolojisine henüz yeni yeni alıştığı yaylı okunu yukarı kaldırmış, sindiği çalıların arasından küçük bir tavşanı gözlüyordu. Amaçsızca sağa sola zıplayıp duran hayvanın kaç saattir peşinde olduğunu bilmiyordu genç cadı lakin tabutun içinde yattığı yüz seksen yıl bir hayli körelmesine sebep olmuştu. İlk bir hafta daha çalarken kullanışını bilmediği yaylı okun nasıl çalışacağını keşfetmekle geçirmiş akabinde takip eden üç gün ise zehirli olmadığından emin olduğu birkaç otu yiyerek geçirmişti. Eğer birkaç metre ötesinde, her şeyden habersiz zıplayıp duran boz tavşanı avlarsa dirildiği andan itibaren doğru dürüst bir şeyler midesine girecekti. Düşüncelerinin etkisi ile kalın dudaklarını ıslatarak tavşan etinin tadını anımsamaya çalıştığı sırada nihayet hareketsizleşen hayvana karşı hamlesini yapmak adına oku serbest bırakan mekanizmaya dokunduğunda bir anda irkilerek serbest kalan silahın zıttı yöne zıplayan tavşan ile ziyafeti başka bir güne erteledi. “Lanet olsun, çok yaklaşmıştım.” Sindiği çalılardan doğrulduğunda nereden geldiğini anlayamadığı kızın bir anda karşısında bitmesi ile avını neden kaçırdığını da anlamıştı. Haftalardır insan yüzü görmeyen cadının yabaniliği tamamen savunma içgüdüsünden kaynaklanıyordu. Yaylı okunu karşısında duran cadıya doğrulttuğunda sert bakışları eşliğinde sorusunu yöneltti.

“Sen de kimsin?”

_________________


:~:
 
:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Syrinx Aethra Rouvas
Cadı
Cadı
avatar

Mesaj Sayısı : 1986
Kayıt tarihi : 21/06/10

MesajKonu: Geri: Adaptasyon   Paz Kas. 25, 2012 9:20 pm


Büyük bir taş parçasının üzerine oturmuş cadı, hafifçe bakışlarını sık ağaç dalları arasından gökyüzüne çevirmişti. Yeşilin asaleti gökyüzüne de yakışmıştı yakışmasına ama Aethra kendini husursuz hissediyordu. Ölümün soğuk nefesini yüzünde hissettiğinden bu yana çok uzun zaman geçmiş olmasa da lügatından zaman kelimesini çıkarmıştı. Bu yüzden hayatının ne yöne aktığını da umursadığı yoktu. Zamanın her şeye ilaç olamayacağını çoktan öğrenmişti. Başını gökyüzünden yere çevirirken ellerini dağınık saçlarına götürdü ve saçları arasına parmaklarını geçirerek yavaşça taradı. Buraya geldiğinden beri bakım kelimesi de yerini diğer önemli unsurlara bırakmıştı. Yemek gibi… Gülümsedi. Serpent onu buraya getirip bıraktığında “ Hıh tam da aradığım şey! Macera…” diye düşünmüştü. Yalnız yaşamaya alıştığı için koskoca ormanda tek başına kalmanın adı ne zamandır, Aethra olmuştu? Yine de genç adama kafasını kurcalayan senaryolardan bahsetmemiş, korktuğunu dile getirememişti. Onun yarattığı koruma kalkanlarının arkasına sığınmak en kolay çözüm gibi gelmişti. Ne de olsa Aethra, Ölüm’le tanışmıştı. Daha kötüsü ne olabilirdi? Bir gün sonrasında Serpent, Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu’na döndüğünde ormanın orta yerinde yalnız kalan yine Aethra olmuştu. Hayatı eskisi gibi heyecanlara gebe kalsa da yorgun benliğini güze hazırlayan cadı, Silvanesti Ormanları’nın kuytu köşelerini ezberleme gayretine girmişti. Kalkanın dışına çıkmadan her yere gidebilirdi. Serpent’in tıslarcasına söylediği kelimeleri zihninde tekrar etti. “ Sakın Aethra!” Ne düşünmüştü? Kurtkadına dönüşeceğini mi? Omuzlarını yukarı kısacık bir an kaldırarak kendi kendine sesli güldü. Saçlarını taramayı bitirdi ve ince ince üç tutama ayırdı. Parmakları ile zarifçe oynarak ayırdığı tutamları ördü. Saçları bir hayli uzamıştı. Örgüsünü omzunun gerisine atarken düşünceleri zamanın akışına kendini kaptırmıştı. Gözlerine hüzün çökerken bakışlarını çorak topraktan alamıyordu.

Bir ay öncesine kadar Silvanesti Ormanları’ndan haberi bile yoktu. Şimdi neredeyse hergün geldiği ve saatlerce oturduğu taşın üzerinde yine yerini almıştı. Her gece uykusunda çıkardığı iniltilerin bir başkası tarafından duyulmaması için defalarca yaptığı Muffliato büyüsü, yemek için uğraşları, zaman zaman keçeleşen saçları ve buna benzer basit ya da zorlayıcı olayların arasından sıyrılmayı başarmıştı. Hep daha kötülerini de gördüğünü söyleyen cadı, Serpent ve diğerlerinin aynı topraklarda varlıkları ile karşılaştığında en kötünün olduğunu anlamıştı. Hâlâ yaraları kapanmayan bir Serpent ve ona yaklaşmaya korkan bir Aethra vardı. Göğüs kafesinin daraldığını hissetti. Sırf bu nedenle derin bir soluk çekti ciğerlerine. Tıkandı, aldığı nefesi tekrar geri vermek istemiyordu. Demyx’in söyledikleri kulaklarında çınladı. Neden kendini suçlu hissediyordu? Biliyordu aslında annesinin kaybına neden olduğu gibi, Serpent’in de kaderi ile oynamıştı. Vesta’nın dediği gibiydi belki de kaderi değiştiren o değildi, kader denilen şey çoktan yazılmıştı. Aethra sadece rolünü oynamış ve sahneden çekilmeyi tercih etmişti. Olması gereken buydu… Yutkundu. Dudakları kurumuştu. Ellerinin üzerindeki çatlaklar cadıya derin acılar bahşediyordu. Ormanın serin havası cadının narin tenini delip geçiyordu. Herkes adına benliğimi iyileştirmeliyim. İki elini çehresine götürdü ve yanaklarını ovuşturdu. Kan dolaşımı hızlanırken Euterpe’nin uyarısı aklına geldi. Çok geç kalmamalıydı. Kuzenin varlığı ona çok iyi gelmişti. Eritheia, Melodie, Freja ve birkaç arkadaşının yanında kan bağının verdiği bir benimsemeydi belki de ama emindi. Euterpe, iyi ki Silvanesti’deydi. Yaralılarla neredeyse hep onunla birlikte ilgilendi. Yakından tanıdıkları dışında kimse ile yalnız ilgilenmemişti. Hele Demyx’in suratına bir daha hiç bakmamıştı. Varlığını önemsemediğinden değildi, sadece görmek istemediği aşikardı. Bir parça sinir ve hüzünle ayağa kalktı. O anda gözüne çok tanıdık mor çiçekler ilişti. Silvestine Ormanları’na tezat yaratacak kadar canlı duran kurtboğan çiçekleri koparılmayı bekliyordu. Gruptaki kurtadamların dönüşümlerini kolaylaştırmak için belki de işe yarardı. Ağır adımlarla öbek halinde topluca duran kurtboğanlara doğru gitti ve onların önünde dizlerini yere çöktü. “ Ne çok, daha önce hiç bu kadarına rastlamamıştım. Umarım orman sakinlerine rahatsızlık vermem!” Ormanda yaşayan diğerlerinin; kurtadam topluluğunun; kurtboğan iksirinden ve faydalarından haberdar olduğuna emin değildi. Böylece iksirin en önemli maddesinin koparılmaya çalışılması kimsenin umurunda olmaz diye düşünmüştü. Rahat haraket ederek cübbesinin altından elini cebine attı ve yanında taşıdığı çakıyı çıkardı. Çiçeğe zarar vermeden dalının en dibinden kesti ve yere koydu. Annesi iksir için kullanılan çiçeğin kurumasının iksire hiçbir zararı olmadığını yıllar önce ona öğretmişti. Bacağına bağladı siyah bez parçasını gevşetti ve kurtboğanların yanına yere serdi. Kurtboğanları bir bebek misali bezin üzerine koyup sarıp sarmaladığında çiçekleri kolayca taşıyabileceği için cübbesinin cebine özensiz bir şekilde yerleştirdi. Bunu çiçekleri Jake dışında gruptaki toy kurtadamlar için pekala kullanabilirlerdi. Yine de Aethra bunun ihtiyaç duyulduğunda ortaya çıkarılmasından yanaydı. Özellikle de dolunay zamanlarında… Ellerini birbirine çarparak üzerindeki toprak tortusundan kurtularak ayağa kalktı. Daha önce hiç karşılaşmadığı bir kızın belli belirsiz lanetli cümlesi karşısında afalladı. Çalıların ardında beliren kızı kaşlarını çatarak inceledi. Elindeki ok ile Hogwarts’tan gelen gruptakiler arasında bulunmadığını bas bas bağıran kızın burası için yabancı olduğunu çabucak idrak etti. Okun sahibini biraz olsun rahatlatmak ister gibi elini havaya kaldırdı. Boş ellerinin parmaklarını gererken kızın sen de kimsin dediğini duydu. Bakışları kendine doğru çevrilen ok başından geriye kızın masmavi bakan gözlerine döndü. Tıpkı eski gökyüzü gibi… Gülümsedi. “ Hey, sakin ol! Sana zarar vermem.” Gözlerini kırpıştırarak şaşırmış gibi başını iki yana salladı. “ Yani şey, beni o okla sakın vurayım deme! Bir şey yapmam, yapmadım; avını kaçırmak dışında…” Uçurumun kenarında olanın bir an olsun kendi olduğunu fark etmişti. Ok başı kendine doğru dönüktü ne de olsa. Havadaki elini hafifçe sağı solu gösterir gibi yana eğdi. Vücut dili üzgün olduğunu gösteriyordu. Boynunu da bükerek başını sağa doğru eğdi ve kıza gülümsemeye çalıştı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Camellia De Costa
Ravenclaw VI. Sınıf
Ravenclaw VI. Sınıf
avatar

Mesaj Sayısı : 72
Kayıt tarihi : 20/11/12

MesajKonu: Geri: Adaptasyon   C.tesi Ara. 01, 2012 3:20 pm


Güneş zirveden aşağı doğru yol almaya başladığı vakitlerde zümrüdi gökyüzü ormanın tonları ile birlik oluşturmuştu adeta. Engin maviliğin hasretini barındıran gözler her gökyüzüne çevrildiğinde uyuduğu zaman boyunca neler kaçırdığına dair soru işaretleri daha da artıyor, konuşacak kimsesinin olmaması garipliklerin içerisinde yaşayışını zorlaştırıyordu. Kendisi için güvenli bir liman haline gelen mağaraya sindiğinde günün sonunda, yaklaşık iki yüz yıl öncesine ait anılarını zihninde canlandırmaya çalışarak hala ailesiyle birlikte olduğunun hayallerini kuruyor, çoğu zaman ise onlarla konuşurken uyuya kalıyordu. Kimi geceler hiç uyanmak istemiyor, babası ile ava çıktığı, annesi ile dertleştiği ve ağabeyiyle beraber nehir kenarında vakit geçirdiği rüyaların içerisinde kalmayı diliyordu. Tamamen içgüdüsel olarak ayaklarının emrine itaat ederek vardığı bu ormanda yaşadığı çoğu günler, o çok bağlı olduğu ailesini rüyasında görebilmek için bütün gün aç kalma uğruna uyuduğunu biliyordu.

Yeşil gökyüzü ile birlikte, dolunay gecesi kulaklarına saldıran o öfke dolu ulumaları işittiğinde ait olduğu dünyanın kendisi gibi savunmasız bir kız için ne denli tehlikeli olduğunu düşünüyor, tekrar o tabutun içerisine girme zamanının çok da uzak olmadığı kanaatine varıyordu. Çeşitli bitkilerin ve ölü hayvanların yaydığı koku ile bulunduğu mağaranın önünü kaplayarak kendi etinin taze kokusunun dolunayın çocuklarının burnuna iletilmesini engellemeye çalışsa da sonsuza dek bu ormanda yaşayamayacağının farkındaydı. Karşısında silahını doğrulttuğu kıza bakarken aklından tam da bu düşünceler geçiyordu. Zorunda olmayan hiç kimse bu ormanda barınmazdı, peki bu kızın burada ne işi vardı? Buğday sarısı saçları karmakarışık olmuş, Kollarında ve boynunda kirin siyahlıkları oluşmuşken, kıyafeti bitkilerin ve çamurun gazabından nasibini almıştı. Kendi pespaye görünüşünün aksine oldukça bakımlı ve temiz görünen kıza gözlerini diktiği süre zarfında adeta hamlesini yapmak için karşısındaki yabancının bir hareketini gözlüyordu.

Uyanışından itibaren, bir yaratık misali güneş ışığının aydınlığından, etrafta dolaşan insanlardan kaçan genç cadı haftalar sonra ilk kez bir insana ile bu kadar yakındı. En son bu kadar kısa bir mesafeden göz teması kurduğu bakışların sahibi, saniyeler içerisinde uzun, sivri köpek dişlerini narin boynuna geçirmiş, yaşam sıvısını sonuna kadar tüketirken, gök mavisi gözlerindeki ferin sönüşünü saniye saniye izlemişti. Zihninde beliren görüntülerin etkisi ile yayına daha da sıkı tutunan dişi kuzgunun gözleri kısılmış, kendisini öldüren vampire karşı duyduğu nefret yüzüne hâkim olan her mimikten açığa vurulmuştu. “Avımı kaçırmama sebep olarak yeterince zarar verdin zaten.” Zararsız ve savunmasız olduğunu genç kuzguna belli etmek istercesine iki eli havada boynu bükük bakan kıza karşı nasıl bir tavır sergileyeceğinden emin olamamıştı. “Bana bir tavşan borçlusun.” Kızın görünüşüne baştan aşağı bir kez daha baktığında aklından geçenleri ifşa etti. “Buraya ait değilsin. Nereden, nasıl geldin?” Kızı incelediği kadarı ile kendisine zarar verebilecek herhangi bir silahı olmadığına kanaat getirmiş, yavaşça okunu onun yüzünden çekerken her an saldırı ya da savunma için tetikte olması gerektiğini de kendisine hatırlatmıştı. Haftalardır ormanın çıkışını arayan dişi kuzguna belki de bir yabancı yardım edebilirdi.

_________________


:~:
 
:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Syrinx Aethra Rouvas
Cadı
Cadı
avatar

Mesaj Sayısı : 1986
Kayıt tarihi : 21/06/10

MesajKonu: Geri: Adaptasyon   Cuma Ara. 14, 2012 8:05 pm

Gözlerinde büyüyen görüntü, kalp atışları eski ritmine dönene kadar heybetini sürdürmüştü. Kendine çevrilen ilkel ok karşısında afallayan Aethra sevecen olma gayreti ile gülümsemeye devam etti. Ok bir santim bile aşağıya kaymadan tam da çehresi üzerinde konumlanmıştı. Gülümsemesinin çok da etkili olmadığını anlayan Aethra, ellerini de indirmek konusunda tereddüt yaşıyordu. En ufak bir hareketinde yüzüne doğru hızla atağa geçen bir ok karşında ne kadar çevik hareket edeceğini tartması gerekti. Hayalinde canlanan görüntü pek iç açıcı değildi. Bu yüzden elleri havada kalan Aethra, kızı incelemeye koyuldu. Kendisine bir hayli tezat görüntüye sahip kıza dudaklarını kemirerek baktı. Acısını hissetmeyen cadı, karşısındaki kirli kızın üzerindekilerden neler olduğunu anlamaya çalıştı. Bu hale nasıl geldiğini merak ediyordu. Saçları keçeleşmişti ve kıyafetlerin ahı gitmiş vahı kalmış gibi duruyordu. Tenini seçmek için sadece yüzüne bakılmalıydı. Aksi takdirde zenciye çalan bir görüntüye sahip olduğu kolaylıkla düşünülebilirdi. Yine de tüm bu kötü unsurlara rağmen kızın güzel yüz hatları belli oluyordu. Mavi gözleri bir hayli delice baksa da Aethra kendi biraz daha güvende hissetmeye başlamıştı. Tüm bu iki saniye bitiminin ardından kızın sesini işittiğinde gözlerini tekrar tek bir sabit noktaya çevirdi; gözlerine. Avını kaçırdığını söylediğinde kıza dudak büktü. İsteyerek yapmamıştı ki! Bir anda karşısında çıkmak en kötüsüydü belki de ama kızı fark etseydi ya da sesini duyabilseydi, olduğu yerden bir milim bile kıpırdamazdı. Kaçan tavşan üzerine düşürken kendini bulan Aethra omuz silkti. İstediği tavşan olsundu. Elindeki ilkel ok yerine onun kullanabileceği çok farklı ve etkili bir av aleti vardı. Asasına ulaşma düşüncesi ellerini aşağıya indirmesi gerektiğini hatırlattı. Zaten cılız kolları ağrımaya da başlamıştı. Dirseklerini biraz daha kıran Aethra kızın cümlesi ile irkildi. Buraya ait değil miydi? İşte bunu çok iyi bilmişti. Buraya ait olmadığını herkes ima ediyordu. İma edilenler Aethra’nın canını sıksa da kızın okunu indiriyor olması kendisi hakkında düşüncelere geçmesini engelledi. Şimdi düşünmesi gereken karşısındaki kızdı. Kirli, yorgun, ve meçhul kız…

Kollarını yavaşça iki yanına indiren Aethra, kızı nasıl cevaplayacağını bilemiyordu. Öylesine ben bir cadıyım diyemezdi. Onun bir muggle olma olasılığı vardı. Aslında söyleyip söylememek pek umurunda değildi. Muggle olan birinin Aethra’nın cadı olduğunu öğrenmesi bakanlığı peşine takmazdı. Bir an bu ipucu başka bir şeyi aklına getirdi. Bulunduğu konum bir adaydı ve adayı kaplayan orman sadece sihirli soylara emanet edilmişti. Öncelik kurtadamlardı, ya şimdi? Derin derin soluduğunu fark eden Aethra, hızla kaşlarını çattı. Peki karşısındaki kız nasıl buraya gelmişti? Başını iki yana salladı. Sesindeki heyecanı kontrol ederek, sakin ve yılgın konuştu. “ Evet, buraya ait değilim.” Bir adım kıza yaklaştı. Onun geri çekilmesini beklemiyordu ama bakış açısının izin verdiği ölçüde gözlerini kızdan ayırmadan oku takip etti. Okun tekrar ona dönmediğini görmesi Aethra’yı rahatlatmıştı. Demek ki artık kolayca ve kendinden emin bir şekilde iletişime geçebilirdi. Göğüs kafesi yukarı kalktı. İnerken burnundan soludu ve devam etti. “ Umarım sende buraya ait değilsindir.” Ağzını iyice buruşturken iyi görünmediğini biliyordu. Kızın buraya ait olması, onun bir kurtkadın olmasını ifade eder miydi? Korkmanın ve düşünmenin hiç sırası değildi. Gözlerini kocaman açtı. Kızın nasıl geldiğini sormanın iyi bir fikir olmadığını bile bile usulca sordu. “ Ben buraya cisimlendim. Bu kelime sana bir şey çağrıştırıyor mu? Peki sen bu adaya nasıl düştün?” Ardı ardına aklındakileri dile getiren Aethra kızında bir cadı olduğunu düşündü. Buraya gelmesinin başka bir açıklaması olamazdı. Bu yüzden kıvırabileceği bir şekilde cisimlenmeden bahsetmişti. Eğer kıza cisimlenme kelimesi bir şey anlam ifade etmezse onun muggle olduğu kabullenecekti. Bir muggle ve orman; burada ne işi var diye bağırmak isteğini duymayacağına kendince söz verdi. Kızın aklındaki soruları da okuyup cevaplaması da işine gelirdi. Zira şu an için ona nasıl davranacağını, ne söyleyeceğini bilemiyordu. Bir an ikisi arasında sessizlik oldu. Aethra kızı inceledi ve şaşkın bir ifade ile karşılaştı. Nedense Aethra’nın iç sesi kızın bir adada olduğunu yeni öğrendiğini söylüyordu ve Aethra’nın iç sesi daima gerçek açıklanana kadar bağırırdı.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Adaptasyon
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Wigtown Wanderers'a Hoşgeldiniz... :: Silvanost :: Orman-
Buraya geçin: