Wigtown Wanderers'a Hoşgeldiniz...
Wigtown Wanderers'a Hoş Geldiniz!

Forumumuzda vakit geçirip, role play yapmak lütfen için üye olun.



 
AnasayfaSSSKayıt OlGiriş yap
Taşındık arkadaşlar! www.magusinvicta.com

Paylaş | 
 

 Aile Toplantısı

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Eritheia Fae Hyxest
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1551
Kayıt tarihi : 21/06/10
Lakap : Venus.

MesajKonu: Aile Toplantısı   Ptsi Kas. 26, 2012 7:15 pm



....................................Fae & Serpent
.........Melodie & Syrinx
....................................Spring & Jake
.........Lomadriethiel & Fia

_________________

“I love the ground under his feet, and the air over his head, and everything he touches,
and every word he says. I love all his looks, and his actions, and him entirely and altogether.”


₰ my love, my Christ:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Fia Righelli
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 469
Kayıt tarihi : 19/06/10
Lakap : Hell.

MesajKonu: Geri: Aile Toplantısı   Cuma Kas. 30, 2012 11:28 pm

    6 Nisan 2064 / Roma – İtalya

    Zümrüt rengi cübbesinin etekleri, oturduğu merdivende birkaç basamak aşağıya kadar uzanıyordu. Aylardır süren dondurucu soğuğun yerini alan ılık hava, ona özlemini çektiği bahar serinliğini, ince cübbesinin altından usul usul tenine işliyordu. Neredeyse bir ceset kadar beyaz teni, kehribar rengi gözlerinin takip ettiği bir kuzgunun beraberinde getirdiğine emin olduğu rüzgarla ürperdi. Rüzgarın peşine taktığı gül bahçesinin aromalı kokusu, aldığı derin nefesle ciğerlerine işledi cadının. Bedenini çevreleyen ferahlamayla kapanan gözleri, birazdan en sevdiği sesi ona verecek gürültüyü işittiğinde açıldı. Yüzündeki bir çift kehribar rengi parıltı, kararmış bulutların mavi ve çatallı ışık şöleniyle doldu hemen ardından. İçinden dörde kadar saymıştı. Ellerinin arasında sımsıkı tuttuğu deri kaplı defteri, mermer basamakta yanına koydu, sağ elinin işaret parmağıyla ‘Sonsuza.’ kelimesine dokunduktan sonra. Merdivenin som altından trabzanına yaslanıp ayağa kalktı. Rüzgar hızlanmış, cübbesini dalgalandırıyordu. Tırnaklarını sol kolunda usulca gezdirdi. Her bir anın tadını çıkararak yavaşça yukarı çıktı: Uzun ve kemikli parmakları çıplak omuzlarında dolaştı, köprücük kemiğine dokundu ve boynuna ulaştı. Yumruk büyüklüğündeki som altından ibaret madalyonun, hafifletilmiş ağırlığının üstüne kapandı avcu. Başını usulca gökyüzüne kaldırdı. Bekleyişi uzun sürmedi, bahar mevsiminin ilk yağmur tanesi, pembenin en soluk tonundaki alt dudağına düştü. Bir güz yaprağına benziyordu bu haliyle. İnsan ister istemez bunun, şiddetlenen rüzgarın omuzlarına dökülen kızıl saçlarını savuruşundan olduğunu düşünüyordu. İşte Fia Righelli’nin bir yıl sonraki ilk gülümseyişi, dudaklarında o an can buldu.


    13 Mayıs 2065 / Londra - İngiltere

    "Fia, yapma."

    Eritheia'nın buz gibi sesi, keskin bir bıçak gibi böldü sessizliği. Başkası olsa bu tehditkar tını karşısında duvara çarpmış gibi olurdu lakin Fia Righelli'nin yaptığı tek şey, tozlu raflar arasından özenle seçtiği muggle işi kitabın sayfasını çevirmekti. Eski kağıt, hışırtıyla yerinden oynarken etrafa bir miktar toz yaydı. Gözlerini kıstı cadı. Bahar alerjisi bir de bu kitap pisliğiyle birleşince dayanılmaz oluyordu. Tembel tembel gözlerini ovuşturup oturduğu kırmızı kadife, eski koltuktan kalktı. Kalın halıların çıplak ayaklarını gıdıklamasına alışmıştı, zira son yedi haftadır bu derme çatma kütüphaneden çıkmamıştı. Neredeyse her kitaba dokunmuş, hepsini koklamış ve gerçekten ilgisini çeken bir tane çıkarsa okumuştu. Şöyle bir düşünüldüğünde bir kitabı bile bitirememiş olması gayet normaldi. Aklı durmaksızın planlar üzerine çalışıyor, her bir ayrıntının üstünden yüzlerce defa geçiyor ve mükemmelleştiğine emin olana kadar durmuyordu. Yapacağı şeyin onlarca kişi tarafından defalarca niyetlenildiğini, gerçekleştirilmek üzere hazırlanan komplolar için aylarca düşünüldüğünü ve çoğu zaman kendinin de bu komplolarda kurban olarak belirlendiğini adı gibi biliyordu. Bildiği başka bir şey ise, kimsenin buna cesaret edememiş olmasıydı. Zira hedef alınan büyücü, çağının en güçlüsü olmasının yanı sıra, onlarca müridi tarafından korunuyordu. İki yıl kadar önce ruhunu emanet ederek, onun yanı başında yürüyen isim ise elbette Fia Righelli'den başkası değildi.

    Çok daha zordu her şey cadı için. Bir zamanlar tek bir soluğu için canını vermeye hazırken, son birkaç aydır en değerlisinin zümrüt yeşili gözlerindeki feri söndürmek için uğraşmak... Doğrusu, Hyxest onu ölümden kurtardığından beri bir kez olsun tereddüt etmemişti kararından. Ölümün acısını iki kere çekmişti Fia. Tek bir isim için defalarca ölüp dirilmek ve daha da kötüsü yaşarken hayatını kaybetmek bir daha asla olmasına izin vermeyeceği tek şeydi. Eritheia'nın üzerinde haftalarca çalışıp hazırladığı iksir ölümcül lanete karşı onu koruyup, Fia'yı uzun ve acılı bir ölümle karşı karşıya getirdiğinde ise, sarışın cadıya bir kez olsun canını tekrar alması için yalvarmamıştı. Aylarca süren bakımın ardından, tekrar ayağa kalkıp asasını eline aldığında düşündüğü tek şeyin tüm bu olan bitene son vermek olması ise bıkkınlığının göstergesi olmalıydı. Ne acıdır ki, Fia'nın kendisi bile bunun cevabını bulamıyordu. Doğru, kararından dönmemişti ve bunu asla sorgulamamıştı ama tam olarak neden bunu yapmak istediğini düşündüğünde zihni bulanıyordu. Onlarca parlak anıyla baş etmek onun için en kolay şeydi, zor olan ihanetinin üstünden geçen yıllara rağmen, sol kolunun hala alevler içindeymişçesine yanmasıydı.

    Duygusal bunalımlarıyla baş etmeyi öğrenmesi aylarını aldı. Her şeye bir nokta koymayı başardığında ve kendi müridlerini toplamaya başladığında ise asıl zorlukla karşılaştı korkusuz Hell kızı. İtlaya'ya yaptığı ziyaretler sırasında, kayıplara karışan Lomadriethiel ve yaşadığını öğrenmesi halinde tüm yoldaşlığı peşine takacak olan Spring haricinde ailesinin her bir üyesiyle tek tek görüşmüş yapacağı şeyin detaylarına girmeden, ailesinin veliahtlarının yanında olmasını istemişti. Sadık olacağından emin olduklarını kendine yakın tutmuş, diğerlerinin canını gözünü kırpmadan almıştı cadı. Sonunda, uçurumun ucuna kadar yanında gideceklerle baş başa kaldığında ise planları hazırlamaya başlamıştı. Zordu. Çok zordu. Beyninin her bir kıvrımında gezinen en ufak düşünceyi dahi bildiği ve şimdilerde yalnızca tahmin edebildiği birinin açığını yakalamak. Hiç tanımadığı birinin bile hamlelerini hesaplayabilen büyücüye kafa tutmak, tıkır tıkır işleyen zihni alt edecek bir planla ortalığı dağıtmak, yalnızca Fia Righelli'nin başarabileceği bir şeydi. Düşünülünce bunun, adamı kendinden bile daha iyi tanımasından ziyade, büyücünün Fia'nın ölü olduğunu sanmasından olduğu ortaya çıkıyordu. Cadı, komplekslere girecek durumda değildi. Tutunabildiği her dala can havliyle sarılıyor ve zehirli bir sarmaşık misali geçtiği yerleri kurutarak ana damara ulaşıyordu. Bu kadar ilerlemişken, son darbeyi vurmasına engel olacak kişi Eritheia bile olsa, onun leşini sermekten çekinmeyecekti. Bu yüzden olsa gerek, kıza isterik bir kahkahayla cevap verdi.

    "Bu seni mutlu etmeyecek. Seni hala hayatta tutan bir şey varsa o da ona hala duymakta olduğun bağlılık. O gittiğinde, sen de bitmiş olacaksın. Bu sefer seni ben bile kurtaramam."

    Arkasını dönüp yürümeye başladı cadı. Eritheia, asla incitemeyeceğini düşündüğü insanlardan biriydi. Yaptığı ve yapmayı düşündüğü şeylere bakarak böyle anlarda ondan uzaklaşması en mantıklı hareket olurdu.

    "Fia! Dinle! İsyan patlak vermek üzere. Sadece sabret. İsyana kadar sabret. Eğer o zaman ona bir şey olmazsa, seni kendi haline bırakacağım."

    Uzun rafların arasında kaybolmak üzereyken elinde olmadan durdu Fia. Zihni bunun yapacağı en mantıksız şey olacağını haykırıyordu. Usulca arkasına döndü. Gülümsedi ve elindeki kitabı yere fırlattı.

    "Ve bu Eritheia, sana olan can borcumu kapatır."


    Haziran sonu 2065 / Londra - İngiltere

    Hogwarts'ta patlak veren isyanın üzerinden üç gün geçmiş ve Fia, Eritheia'dan hala haber alamamıştı. Gazeteler ölenlerden ve kalanlardan haber vermiyor, Hogwarts'ın, yuvasının, nasıl paramparça olduğunu ise pek de önemsemeden anlatıyordu. Her geçen saniyede, damarlarında akan kanın öfkeyle kaynadığını hissediyor, renk değiştiren gökyüzünün sırrını çözmek için görevlendirdiği adamları ellerinde sıfırla geldiğinde canlarını almamak için kendini zor tutuyordu cadı. Eritheia'yı ülkenin her yerinde aramakla kalmamış, gezegen üstünde gitmesi olası şehirleri tek tek taratmıştı. Her denemesi başarısızlıkla sonuçlanıyordu.

    Üçüncü günün kuşluk vaktinde eski kütüphanenin bahçesinde içtiği dördüncü sigarasının sonuna geldiğinde duyduğu ses, cezalandırması gereken bir başka başarısız büyücünün haberini taşıyor olmalıydı. Boşluğa diktiği gözleri acımasızca parlıyor, Ceasar'ın beslenme zamanın geldiğini açık seçik belirtiyordu. Basit bir tıslamayla yılanı yanına çağırdı. Ne hoş tesadüftür ki, cisimlenen beceriksizin ve yılanın yanında bitmesi aynı ana denk geldi. Bakışları yeşil yaprakları tatlı tatlı hışırdayan salkım söğütteydi ve o daha ne olduğunu anlamadan bir el onu ve yılanını kavradı. Tanıdık sıkışma hissi ayaklarını yerden kesti ve Fia neye uğradığından bihaber gözlerini bir ormanın kıyısında açtı.

    Eritheia ondan birkaç metre ileride durmuş, saldırmak için yay gibi gerilen Ceasar'ı gözlüyordu. Kesik kesik tıslayarak durmasını emretti yılana Fia. Öfke nöbetinin gelmesini bekliyordu. Ne acıdır ki hissedebildiği tek şey sol kolunun alev alacak kadar ısındığıydı. Sağ avcunu kolunun üstüne kapattı. O kadar barizdi ki olanlar açıklama istemesine bile lüzum kalmamıştı. Nefesinin kesildiğini hissetti, sırtına saplanan o dayanılmaz acıyı tattı. İç organlarının daha fazla oksijen ve kan için sızlayışını duyumsadı. Soracağı tek bir şey vardı. Kan ter içinde kalan yüzünü yerden kaldırıp cadıya yaklaştı. Gözlerinde kırmızı şimşekler çakıyordu.

    "Nerede o?"


En son Fia Righelli tarafından C.tesi Ara. 01, 2012 7:07 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Eritheia Fae Hyxest
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1551
Kayıt tarihi : 21/06/10
Lakap : Venus.

MesajKonu: Geri: Aile Toplantısı   C.tesi Ara. 01, 2012 11:53 am

    Sonbahar başı, 2064

    Masaya bıraktığı bardağına yardımcısı tarafından dökülen iki damla sütün siyah çayla birleştiği anı seyredip eş dairelerin sıvının rengini değiştirmesini bekledi. Düşünceli bir sessizlikle kıstığı gözlerini birkaç saniye sonra mermer zemine indirmiş, tepesinde dikilen cadıya hitaben hafifçe başını sallayarak çekilmesini istemişti. Odasına açılan dore renkli çerçeveden, cam kapıların üzerinde yansımasını takip ederken, profilini seyrettiği kumral cadının yüzündeki duygu değişimlerine tanık olmamak adına böyle bir yol izlediğini düşündü. Melodie’nin genellikle dingin bir olgunluk kesişmeyi umarak baktığı gözlerinin kendi çehresinde gezindiğini biliyordu. Aldırış etmeksizin çay bardağına uzandı ve aldığı ilk yudum, cadıyı sükunetini bozmaya iteleyecek kadar kayıtsız bir davranıştan ibaretti.

    “Aradan neredeyse bir yıl geçti, Fae, en başında her şeyin üstesinden gelebileceğini düşünmüş olmalısın. Onu saklamaya kalkman bunun göstergesi.”

    Melodie’nin temkinli cümlesinin altına gizlenmiş yadırgamayı öylesine net seçmişti ki, dudaklarına dökülen tebessüme mani olamadı. Ona hak veriyordu, Fia’ya ettiği yardımı gizleyerek büyük bir hata yaptığını düşünmese de Melodie’yi bu gerçekten mahrum bırakmak işlediği en gri günah olarak da sayılmıyordu. O gece, hep beraber Righelli’nin hayatının rotasını değiştirmesine tanık oldukları gece, aralarına sığdırabilecekleri en kara sırrı tutacaklarına dair sözsüz ve sonsuz bir yemin yerleştirmişlerdi. Şimdi ise Eritheia, unutulup gitmeye yüz tutmuş bir anıyı en el değmemiş haliyle bugüne taşıyordu.

    “Onu iyileştirene kadar Koror’da konakladı. Haftalarca, hatta aylarca can çekişirken tek düşünebildiği geri dönmesi gerektiğiydi. Sonra onu Lesotho’ya yerleşmeye zorladım, sürekli adalar arasında mekik dokudu. Geçtiğimiz güne kadar onu başarılı bir şekilde saklamış olmam da deli cesaretimin göstergesi sanırım.”

    Cadıya ince bir tebessümle bakıp elindeki bardağı tekrar masaya bıraktı. Melodie’nin aklındaki sorulara yanıt vermek yerine, şu an içerisinde bulundukları duruma çözüm getirmeyi tercih ediyordu.

    “Şimdi tek düşündüğü intikam. Söze dökmüyor, attığı adımları gizlemeye çalışıyor. Ne kadar değiştiğini ima etse de Fia’nın her hareketinin ne anlama geldiğini ezbere bilirim. Kendince gün sayıyor.”

    Melodie’nin bir şey söylemeden önce uzunca bir soluk alışını, başını önlerinde uzanan uçsuz bucaksız manzaraya çevirip huzur vermesini umar gibi gözlerini yummasını sabırla takip etti. Yıllardır günahlarının yükü altında ezilmeksizin sırdaşı olabilen cadı, yüzünü Eritheia’ya döndüğünde ise gördüğü öfkenin bu kadar salt olacağını tahmin etmemişti.

    “Ona ikinci bir hayat verirken buna yelteneceğini düşünmen gerekirdi ve eminim ki biliyordun. Neye istinaden? Ne yapabileceğini düşünüyordun?”

    “Bir şey yapamaz.”

    “Bir şey yapamaz?”

    Cadının, açıklama beklercesine kendisini yinelemesinin ardından saatlerdir uğursuz düşüncelere gömüldüğünü ifşa etmiş olan gözlerinden her duyguyu arındırarak ona döndü Eritheia. Melodie’nin zihnindeki her sorunun bilincindeydi, fakat Fia’ya dair emin olduğu tek hususa açıklık getirmeliydi. Gözlerindeki dikbaşlı kibri görebilmesi için kumral cadıya doğru hafifçe eğildi.

    “Yoldaşlığımıza hiçbir şey yapamaz. Biz esas olanlarız, Melodie, hiçbiri bizi parçalayamaz.”

    Melodie, başını ağır ağır sallayıp gözlerini kırpıştırdı. Şimdi Fae’ninkilere eş değer, düşünceli gözleri o da taşıyordu.

    “Bunu planlayacağını biliyordun. Bir şey yapmayacağından, denese de yapamayacağından emindin. Şimdi de onu beklemesi için ikna etmeye çalışıyorsun. Ne yapıyorsun, Fae? Ortaya çıktığında ne olacağını göremiyorum. Serpent’ın adaletine mi güveniyorsun?”

    İşittiği soruları nasıl yanıtlaması gerektiğini bilmediğinden olsa gerek, başını yüksek balkon duvarlarının ardında gördüğü devasa çınar ağaçlarına doğru çevirmeyi yeğledi. Fia, tekrar ortaya çıktığında neler olabileceğini tahmin edemiyordu, fakat emin olduğu tek husus onun hayatta kalmasına niçin yardım ettiğiydi. Koltuğun kollarına bıraktığı dirseklerini kırıp çenesini birleştirdiği parmakları üzerine bırakırken düşüncelerindeki buğuyu silmek için gözlerini kırpıştırdı.

    “Ben kendi adaletime güvenirim.”


    Haziran sonu, 2065

    Than-Thalas Nehri kıyısında, karanlık bir boşluğun merkezinde öylece sallanan bedenlerine baktığında kıymet ve vefa kelimelerinin manasını yitirdiğini düşünüyordu. Cübbesinin cebinde yumruk yaptığı ellerini gevşetip sahte bir gerginliği takınan bedenini, içerisinde bulunduğu durumun şanssız bir tesadüf olduğuna inandırmaya çalışıyordu. Başını hafifçe yana kırıp beyaz tenli cadının yorgunluktan mıdır, yıpranmaktan mıdır bilinmez, çelimsiz kalmış bedenini ve tek bir fısıltısını beklerken yay gibi gerilmiş olan yılanının sadık kıvrılışlarını seyretti. Fia’nın yanında her yer alışında nasıl sonuçlarla karşılaştığının detaylı bir çetelesini tutmuştu zihni, Eritheia’nın ileriyi görmesine mani olacak kadar koyu renk anı biriktirmişlerdi. Righelli’nin sesi kulaklarını doldurduğunda ona doğru birkaç adım atıp tuttuğu soluğunu dışarı veren genç cadı, mağrur duruşunu bozmayıp ona bir kez daha sakin olmasını öğütlemekten vazgeçti. Ellerini dışarı çıkarıp sağ elinin tırnaklarını derisine sürerek, aralarındaki sessizliği ten sesiyle doldurup cübbesinin sol kolunu sıyırdı ve işaretini gözler önüne serdi.

    “Onu sen çağırmak ister misin?”

    Koyu başak rengi kaşlarını sorusunu ciddiyetle soruyormuş gibi havaya kaldırdıktan sonra, Fia’nın hamlesini beklemeksizin serin parmaklarını işaretine değdirdi. Sol kolundan başlayıp tüm bedenine yayılan alev alev sıcaklık, tatlı bir tanıdıklığı da beraberinde getirirken dakikalar sonra gözleri önünde canlanacak mizansenin Righelli ile beraber neleri dirilteceğini düşünüyordu. Eritheia, bilerek ve isteyerek sırtını dönmediği cadının yorgun yüzüne bakarken bir yaz gecesi için fazla çetin olan rüzgar, onun kumral saçlarını ileri savurup yüzünü kamçılattı; kendi güneş rengi bukleleri ise cübbesinin başlığı altından kurtulup geriye savrulmaya başladı. Fia ile arasına koyduğu birkaç metrelik mesafeyi temkinli bir tavırla ayarlamıştı. Elinden geldiğince onun varlığının yanında yer almayı tercih edecek, fakat karşısında duranın kimliğine aldırış etmeksizin birkaç saniye sonra arkasında belirecek yoldaşlarını seçecek sadık bir elçi gibi; toprak zemine sağlam basan sarsılmaz bir köprüydü bedeni. Dakikalar ise mazinin küllerini savurup aralarında her ne varsa tekrar alevlendirecekti.

_________________

“I love the ground under his feet, and the air over his head, and everything he touches,
and every word he says. I love all his looks, and his actions, and him entirely and altogether.”


₰ my love, my Christ:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Melodie Riley
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 2640
Kayıt tarihi : 25/06/10
Yaş : 22

MesajKonu: Geri: Aile Toplantısı   Salı Ara. 04, 2012 11:17 pm

Hell kızının idam gecesi.


"Sonsuz güç, sonsuz bağlılık: Serpent Felis Leo."
Ah, lanet olası. Ne kadar da kızmıştı.

Kendine hazırladığı sona gülümseyerek giden Hell kızının, ölümüne öpücüklerini sunacağı dudaklarından çıkan son kelimelerinin yine kendi yok oluşu olması, öylesine bir öfkeye boğmuştu ki Melodie'yi, nefes alamayacağını düşünmüştü o an. Kızın önlerindeki nefessiz bedenine bakmayı kendine kaçmayacağı bir görev edinmişken, onu hayata döndürüp tekrar tekrar öldürmek istemişti. Acı çekmesini istemişti. Kendisine çektirdiği bu acı için...

Hayır. Hayır. O yüzden değil.

Kendini düşünmeyişi için? Evet, evet. Kesinlikle. Bir Hell kızının kendi bencilliğini gömmesine izin vermesi, affedilemezdi. O zevk için kan akıtandı, eğlence için acı çektirendi, aşk için öldürendi. Nasıl olmuştu da böylesine körleşmişti? Nasıl olmuştu da saf kanının getirdiği gerçekliği kaybetmişti ruhundan? Nasıl olmuştu da bizi bırakacak kadar...

Hayır! Konu o değil. O değil.

"Kimi kandırıyorsun? Konu bal gibi de o."

"DEĞİL! Umrumda bile değil..."

"Aptal. Sana daha önce de dedim. Hislerini benden saklayamazsın. İçindeki pis hüznü, bulaşıcı özlemi görmediğimi mi sanıyorsun? Ya acılarını unutacaksın, ya da kendi mezarını kazacaksın. Değer verince ne olduğunu gördün mü? Sana alçak duygulara tenezzül etmemeni söylemiştim. Eninde sonunda, kendini bir tarafta bulacaksın. Bir yeri seçeceksin."

"Kendi doğrumu bulmadığım sürede başka sözlere kulak asacak değilim. Kendi yolumu kazıyana kadar..."

"TARAFSIZLIK DÜŞÜNECEK BEYNİ OLMAYANLAR İÇİNDİR, GÜÇSÜZLÜKTÜR! Beynin karış karış ezberimde, kız. Yolundan sapıyor musun? Ah-ha. Bu tattığım... şüphe mi? Peki neye karşı? Arkadaşlarına? Kendine... liderine?

"ASLA! Ben... asla."

"Güzel. Öyleyse ait olduğun bir yer var. Bu duyguyu tat, ezberle kızım. Her bir hücrene kazı. Seçtiğin bir yer. Seçildiğin bir yer. Yağmur yağdığında, sığınacak bir yer aramayacaksın... gerisini getir."

"...yağmura kurban vereceğim."

"Şimdi git ve kederini yaşa. Kaybına ağıt yak."


Ve kız kederini yaşadı. Ağıdını yaktı. Zamanın kum tanelerinin acısını damla damla almasına izin verdi. Anılarını değil, acısını. Baş edemediklerinde yardımcı olmasını diledi. Her ayın aynı gününde Hell'i lanetledi. Hell'i andı. Hell'e ağladı.

Ta ki dostu, sakladıklarını bir bir açığa çıkarana kadar.


Sonbahar başı, 2064.

Önce Eritheia'ya karşı hissettiği öfke vardı.

Bu öfkenin idrak ettiği gerçekliği bir süre daha zihninden uzak tutacağını düşünerek sadece öfkesine odaklandı. Gafil avlanmamak için. Yanaklarında kuruyan her bir damla gözyaşı için. Sadece kan kırmızısı, ama gereksiz bir öfke.

Sonra Hell kızına olan laneti.

Bu yeni değildi, tanıdıktı. Her ay ritüelinde, onu anmadan ve ellerindeki kan için ona ağlamadan hemen öncesinde onu lanetliyordu. Seve seve yapıyordu. Kızın da bunu seveceğini biliyordu. Hayatını attığı bu keşmekeşin intikamını ancak bu samimiyetsiz lanetlerle alıyordu.

Ve sonra, özlem. Damarlarını kurutan, acı, keskin bir özlem.

Şimdiki zaman, 2064.

Oturduğu yerde bekledi. Kolundaki kutsal işaret, ona mazoşist bir benlikle bağımlısı olduğu acıyı getirene kadar bekledi. Beklediği acı onu vurduğunda, vücudunun titrediğini fark etti, ne düşüneceğini şaşırmış bir halde.

Saniyeler sonra, lanetlerini, dualarını ve ağıtlarını feda ettiği bedenin karşısında, derin bir nefes aldı. Zümrüt gözler okyanus mavisine değdi. İki beden kıpırdamadı. Etraflarında, daha yeni varan diğerlerinin sesini duyabiliyordu artık.

"Şu mükemmellik arayışını bir kenara bırak artık. Beklentilerini cehennem bile karşılayamadı mı, Righelli?"

İleri doğru birkaç adımda, yanına vardı ve bedeni sıkıca sardı.

_________________

I knew that you would scream 'THANK YOU' from the bottom of your heart until the
very end. Holding back your tears & smiles while saying goodbye is kind of lonely, isn't it?

why so cute, rouvas:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Serpent Felis Leo
SFL Lideri
SFL Lideri
avatar

Mesaj Sayısı : 2958
Kayıt tarihi : 20/06/10
Yaş : 26
Lakap : Kaos'un Lordu

MesajKonu: Geri: Aile Toplantısı   Çarş. Ara. 05, 2012 3:24 am

Krynn - Antik Zamanlar || Silvanesti

"Felis, eğil!"

Saliselik bir refleksle eğdiği başının üzerine saplanan oktan sıyrıldığında seri bir takla atarak, okun geldiği yönün aksine bakan ağaç gövdesine ulaştı. İki yanındaki ağaçta, endişeyle gözleri açılmış, başlı başına yırtık elbiseleriyle bir dilenciye benzeyen, sakalları uzamış, taze savaş yaraları kollarını yaralamış bir adam duruyordu. Seri şekilde kendisine baktığında aynı pejmürdeliğe büründüğünü, tek farkın sakal yerine birbirine karışmış sarı tüy yumaklarına sahip olduğunu görmüştü. Öne doğru uzattığı ellerinin titrediğini gördü, laktik asitle dolu damarlarının acıyla haykırdığını işitti, bu sesi zorlukla bastıran ikinci bir bağırtıyla ayaklanarak koşmaya devam etti.

"Ardımızdalar, koşmaya devam et!"

"Lanet olsun!"

Hızlandı, kalbi ağzında gümbür gümbür atarken her geçtiği ağacın önüne geçerek olası oklara karşı kendini koruyordu. Ardında kalmış bedenin çılgıncasına alıp verdiği nefesleri yalnız olmadığının tek kanıtıyken onu kaybetmemeye çalışarak ormanın derinliklerine ilerlemeye devam etti. Yavaşlamaya başlamadan önce güvende olduğundan emin olmak istiyordu, lâkin buraya geldiğinden beri ne zaman kendini güvende hissetmişti ki? Kalbi hafifçe sıkıştığında limite ulaştığını hissederek kendini yavaşlamaya zorladı, bezelerinden salgılanan adrenalinin miktarı ne kadar fazla olursa olsun daha fazla ilerlemeyecekti. Temposunu azalttı, tam ardındaki ayak seslerinin bir anda durduğunu hissettiğindeyse ardına bakmadan, ne kadar yüksek fısıldanabilirse o kadar yüksek şekilde adamı uyardı

"Koşmaya devam et aptal!"

"Bittim Felis, tükendim!"

"Yavaşla, ağır ağır durmazsak oklardan değil kalp krizinden öleceğiz!"

Eylemsizliğine yenik düşmeden hareketlenen bedenin sesini yeniden duyduğundaysa ilginç bir şey hissetti, aşina olmadığı, kendini gerçeklikten hızla uzaklaştıran garip bir his. Zihninin bulanması ve neredeyse havada yürüyor olduğunu sanmasıydı bu, ve oksijensiz kalmakla basitçe açıklanabilirdi. Yürümeye başladı, bir süre sonra kalbi yavaşladığındaysa durarak, halihazırda paçavra olarak gördüğü bedenini güzel kokulu çimlere fırlatmıştı. Hızlı ve derin şekilde nefes alarak bulanık görüşünü düzeltmeye çabaladı, sıkıca kavradığı Magius'un Asası'nı herhangi bir karşı atağa karşı hazır tutmak üzere ağaca dayadı. Tam yanına yığılan bedenin ter kokusu burun deliklerini yakarak çimin uyuşturucu etkisini üzerinden atarken başta kök, sonrasında ufak dallara tutunarak oturma pozisyonu aldı. Uyku, tanrıların başının üzerinden döktüğü tatlı bir şarap gibi sokulurken bilincini açık tutmaya çalışıyor, bir yandan kendine hala gelemeyen yoldaşını toparlama zorundalığını ertelemeyi durdurmaya uğraşıyordu.

"Topla kendini Collesius."

Adı bu muydu? Onu nerden hatırlıyordu?

"Toprağı dinliyorum, peşimizi bıraktılar"

"Bunu neden yapsınlar?"

Neden? Şu an umursaması gerektiği son soru buyken, odaklandığı tek nokta buydu. Neden cinayet işlemiş iki kaçağın gitmesine izin verilirdi? Üstelik peşlerindekiler lanet olası Solamniya Şövalyeleri'yken? Gözlerini kapadı, ormanın muazzam olduğunu fark ettiği kokusunu içine çekti. Yeni yağmış yağmurun kaldırdığı toprak kokusuna karışan çimenler, ve bilimum farklı çiçek, her biri sanki yanıbaşındaymışcasına tatlı bir aromaya sahipti. Güzel... Fazla güzel.

Zümrüt yeşili gözler müthiş bir farkındalıkla ardına kadar açıldı.

"Kalk, gidiyoruz."

"Neden? Dinlenmeliy-"

Öğürmeler. Gözlerini çevirdiği aslan, boğazını delip toprağa saplamış ve diğerlerine kıyasla farklı tüylere sahip bir okla can veriyordu. Kaçmak için döndüğündeyse iki kolu iki yandan, iki elf tarafından yakalanmıştı. Soluna döndü, kadim bir ağaçla neredeyse gözgöze geldi, ve son olması kuvvetle muhtemel sözcükleri dudaklarından azat etti.

"Çünkü burası Silvanesti."

Günümüz | Silvanesti Ormanları

Tık.

Ufak bir sıçramayla açtığı gözlerinin farklı bir açıyla, aynı ağaca baktığını fark ettiğinde irkilerek, gücü yettiğince, neredeyse fark edilmeyecek şekilde sıçradı. Yüzü ter içindeydi, ve o kadar soğuktu ki yüzü üşüyor, suratına yapışmış saçları alnını donduruyordu. Algısı ağır ağır açılırken göğsünün de ıslak olduğunu hissetti, fakat bunun sebebi hala göğsünde olan, uyandığını dahi fark etmemiş, siyah uzun saçlı bir başın döktüğü sıcak gözyaşlarıydı. Bir erkekti, yoldaşı, kardeşi Jacob'tı ve kendini kaybetmiş şekilde hıçkırıyordu. Sayıklamalarını dinledi, acımasızca da olsa kast etmeden, konuşamayacak kadar yetersiz hisseden Serpent tek bir kelime dahi etmeden dinledi.

"Asla, asla bırakmayacaksın beni. Bizi öksüz bıraka- bırakamazsın. Bırakamazsın! Yalvarıyorum Serpent, iyileş!"

Sözcükler yeniden vuran hıçkırıklarla kesildi, gözyaşları göğsüne damlamaya devam etti. Ta ki tek bir kelimeyle jilet gibi kesilene dek.

"Jake."

Kurdun büyümüş, ve ağlamaktan kızarmış gözleri göğsünden ayrılarak yeşillerle birleşti.

"Serp!"

Boynuna sarıldı, sevinç ve şokla histerik sesler çıkardı ve mutluluk gözyaşları döktü kurt. Nasıl hissedeceğini bilmiyor, yeniden gideceğinden endişeleniyor, vaktini nasıl geçireceğini, ne anlatacağını, ne söyleyeceğini bilemiyor, karar veremiyorken kekeledi.

"Uyanıksın. Bu iyi Lordum. Bu iyi. Şük-"

"Uyanığım çünkü zihnim gördüğüm bir kabusla kamçılandı, ve bedenim iyileşmeme tepki veriyor. Şükredeceksen elflere şükret."

Jake idrak edemedi, laf soksa dahi alınmaz, gücenmez, hala laf sokabiliyor olduğu için mutlu olurdu. Elleri, lordunun soğuk ellerini kavradı, alışılageldik, cayır cayır yanmayan, sağlıklı sayılabilecek ellerine.

"Elflere şükürler olsun ki iyisin. Ne getirmemi istersin, lanet serumlarla beslenmeden bıktım! Aethra! Yanından ayrılamam, bu riski göze alamam Lordum. Lanet olsun, Aethra!"

"Aethra mı?"

Ufak bir şaşkınlık içeren ıslık misali fısıltısının, Sunset'le konuştuğu günden bu yana güçlendiğini fark eden Serpent, ufak bir duraksama yaşayan Jacob'ın, kurdu andıran mutlu suratını dudağının kenarındaki hafif bir gülümsemeyle izliyordu.

"Yanından nadiren ayrıldı, benden daha sık sana göz kulak oldu Lordum. Beş dakika önce çadırın önündeydi. Hepimiz senin için çok endişelendik, ne yapacağımızı bilemedik, ve sonunda herkes en iyi bildiği işi yapmayı seçti, bir iş bilmeyenlerse öğrendi. Tahmin ettiğimden daha zorlu çıktılar."

"Yalan söylüyorsun."

"Pekâla, hepsi değil. Freja ve Fae gibi zengin kızları epey zorluk çekti, Spring de böceklerden çekindiği için bir süre uyumayı dahi reddetti. Kolay olmadı, fakat birine et doğramayı, birine hırsızlığı, birine de avlanmayı öğrettim. Diğerleri de gayet iyi, Demyx benden bile tecrübeli ve -sosyal olarak sıkıntılı olsa da- yararlı."

Derin bir iç çeken Kaos'un Lordu, kurdun söylediklerini rahatça gözünde canlandırabiliyordu.

"Peki ya geri dönenler?"

"Darciel ve Holly. Righelli'lerden iz yok."

"Yakın, çok yakın. İkisi de hayatta, belki de ikisi de hiç ölmedi."

"Bu mümkün olabilir mi?"

"Syrinx tarafından kandırıldım, bu ilk olmaz, nitekim olmayacak da."

Syrinx. Kızın ismi dahi yüreğini dağlamaya yetiyorken, dile getirmek, duygularını bastırarak tamamiyle görmezden gelmek hüner gerektiriyordu. Bu kesinkes şekilde herkesin başarabileceği bir yeti değildi.

"Sunset! Spring! Lanet olsun, nerede bunlar."

"Jacob."

"Lordum?"

Serin bir yaz akşamı, güzel kokulu, lâkin karanlık bir yaz akşamı.

"Ay ışığını görmek istiyorum."

"Mümkün değil! Dinlemelisin, yürüyemez-"

"Bir yolunu bul."

Endişeyle kararmış gözler düşünceyle kısıldı, ardından gelen fikirle aydınlandı. Kurt bir hamlede fırlayıp çıkmış, birkaç saniye ve bolca gümbürtüyle beraber çadıra genişçe bir sedyeyle beraber geri gelmişti.

Than-Thalas Nehri

Altmış metre kadar ileriden geldiği kestirilen bir şaklama, işaretteki karıncalanmayla birlikte yaklaşan bedenler. Ne kadar uzun süre kardeşlik bağına sahipseniz, ona o kadar alışır, bir yoldaşınızı diğerinizden ayırabilirdiniz. Serpent her birini kokusuna kadar alabilirdi, sırtını dikleştirdiği sedyede uzanan Kaos'un lordu gözlerini hafifçe kısmıştı, Jacob'sa adından söz edilmesinden bu denli kısa bir süre sona ortaya çıkan Righelli'nin, hangi Righelli olduğunu kestirmeye çabalıyordu. Nehrin kuvvetli akıntısı görünüşüne kıyasla oldukça sessizdi, belki de anın dramatikliği diğer her sesi kısmıştı, yine de adımları yaklaşan üç bedenin ayak sesleri gittikçe belirginleşiyordu. Gölgeler içinden çıktıklarındaysa kurt, refleksif olarak sedyeye yaklaştı. Söze girense Serpent'tı.

"Fia."

Kızın alev alev yanan gözleri, mazi özlemini harlayarak alevlendiriyordu. Ses tonu fısıltıdan biraz daha yüksek, fakat kan dondurucu derecede netti.


*İkisini de tek postta götürücem millet, sıradaki yazabilir.

_________________


It's all about Littleflair:
 


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Spring Winchester
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 743
Kayıt tarihi : 11/01/11

MesajKonu: Geri: Aile Toplantısı   Çarş. Ara. 05, 2012 3:14 pm

Ölüm

Kulakları dolduran o tiz çığlık en derinden, ufak bir kalpten kopmuştu ve diğer kalpleri patlatacak kadar kuvvetliydi. Titreyen bedenin mecali kalmamış, bir an dizlerinin üzerine düşüvermişti. Etrafındaki kalabalığın bakışlarına, yadırgamalarına aldırış etmedi; kulağına dolan uğultu halindeki teselli kelimelerini duymak istemedi. Elleriyle baskı yaptığı kulaklarının duyduğu tek şey, attığı o tiz çığlığın yankısıydı. Ciğerlerini zorlayarak almaya çalıştığı nefesler, biçare. Hayata yalnız devam edecek olmanın korkusu değildi cadıyı saran. Asıl endişesi, korkusu; arkadaşı, kardeşi hatta kendisi olan Hell kızının sevgisizliğiyle yaşamaktı. Varlığında rahatsız edici derecede kontrol manyağı kardeşinin kendi üzerinden elini eteğini çektiğini bilmekti belki de ruhunu en çok acıtan ya da hayır, gerçekten yalnız kalmıştı. Lomadriethiel’in kendilerine haber vermeksizin ortadan kayboluşunun ağırlığı henüz iki kardeşin de omuzlarından kalkmadan, şimdi Fia’nın omuzlarındaki ağırlık da tamamen Spring’e yüklenmiş gibiydi. Tek başına iki kardeşinin yerine de nefes alacak olmak, zordu. Beynini zorlayan kaybetme dürtüsü o an için tek düşünebildiğiydi cadının. Bembeyaz bir sonsuzluğu tek başına doldurabilen bir korkuydu yaşadığı. Sıkıca kapadığı mavi gözlerinin örtüsü, kirpikleri, arasından sızmasına engel olamadığı yaşlar tüm yüzünü ıslatmıştı. Somut bir acı yaşıyormuş gibi, kolu kopmuş gibi sızlıyordu bedeni. Dişlerini sıkması, bundan ileri geliyordu. Fia’nın kendisine güçlü ol, dediğini duyar gibiydi.

Kulaklarına bastırdığı sıcak ellerini, kuvvetle indirmeye çalışan soğuk ellerin sahibine bakmak için araladı ağlamaktan kızarmış, yaşlı gözlerini. Freja. Kendisine acıyan gözlerle bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Ruhu büklüm büklüm olmuş Righelli, duymak istemediği o saçma ve beş para etmeyen teselli sözlerini, ardı arkası kesilmeden sıralayan yılana bakarken kuruttu göz yaşlarını. "Freja." Titreyen dudakları arasından çıkan isimle beraber Freja, cadının bileklerini sıkan parmaklarını gevşetmişti. Righelli elleriyle, dizlerinin üzerine düştüğü temiz, mermer zeminden destek aldı. Yerden zoraki kaldırdığı bedenini dik tutmaya çalışıyordu. Elini uzattı. Freja, tereddüt etmeden cadının elini tutmuştu. Beyaz ince kol, Spring’in belini sardı. Bir daha ağlayamamıştı.

Zaman

Zorlaşan hayatını, rayına koymak için uğraşan bir kendi değildi geçen yıllarda. Fia’nın gidişi; dayanıklı bir kalenin yıkıntısıyla aynı etkiyi yaratmıştı. Tek başına üst üste koymaya çalıştığı taşları, yoldaşlarından, manevi kardeşlerinden aldığı yardımla başarmıştı. Yeniden doğmaya çalışmış, yürümeyi, konuşmayı yeniden öğrenmişti Spring. Çok değişmişti. Gülümsemesi bile değişmişti. Hoyrat tavırlarını üzerindeki eski bir elbiseymiş gibi çıkarıp atmıştı. Kardeşine benzeyen her yönünü kaldırıp en üst raflara koymuştu. Acıyı, yüzeyselleştirme çabası içindeki Fia’dan uzaklaştıkça cadıyı yanıtlamıştı. Sonunda kendi olduğunda, gökyüzünün gözleriyle bağdaşan rengi değişti. Dirilenlerin habercisi, kapılarında yatıp kalkmaya başlamıştı. Darciel, Holy, Jon Ander... Teker teker ortaya çıkmaya başlayanların ardından içinde taşıdığı umut ve engel olamadığı korku kardeşleri olmuştu. Her gün, gece geri gelmedikleri için lanet ediyordu Spring. Lomadriethiel’i yıllardır çıkıp gelecek diye içindeki umutla bekliyordu. Her aynı gün, aynı umutla yatıp kalkıyordu. Kardeşinin ölmediğine, içinde bir yerlerde hala onu yaşatan bir şeylerin varlığına inanıyordu ya da inanmak istiyordu. Fakat , asıl mesele ise cehennemi böylesine benimsemiş olan Fia’ydı.

İşaret

Şansı böceklerden yana bir türlü yaver gitmeyen cadı, Jacob’un kendisine getirdiği eski muggle usülü gaz lambası eşliğinde çadırın içerisinde rahat etmeye çabalıyordu. Kaşınan kolları Floja tarafından büyük bezlerle bileklerinden dirseğine kadar sarılmıştı. Elleri arasında duran kitabı dizlerinin üzerine bırakıp derin nefesler almayı denedi. Göğsünün sol tarafına batan iğneler için de bir çare bulunması gerekiyordu. Huzursuzluğu hat safhaya ulaşmış cadı, iki üç gündür karamsarlığın da doruk noktasına ulaşmıştı. Sağ elini yumruk yapıp kalbinin üzerine ufak çapta bir baskı uyguladı. Temiz hava, diye düşündü. Her hareketinde daha da şiddetlenen ağrıya inat hızlıca çadırın çıkışına yöneldi. Sol kolundaki dayanılmaz acı, kalbindeki sızlamayı ona unutturdu.

Bulanık görüş açısının netleşmesini bekledi. Gözlerini kısarak Melodie’nin sarıldığı bedenin kime ait olduğunu idrak etmeye çalıştı. Buruşan suratı ve kısılan gözleri donuklaştığında içinde yaşanan o cümbüşü anlatmak mümkün değildi. Dudakları yavaş yavaş aralandı. Serpent’in sesiyle irkildi. Yıllar sonra lordunun ağzından duyduğu o kelime cadının uzun zamandır soluyamadığı kadar rahat ve fazla hava solumasını sağladı. Huzur tüm ruhunu sararken endişe o an için kendine yer edinememişti. Beyni, kardeşine doğru yürümesini emrederken bacakları beyninin komutuna cevap vermiyordu. Aldığı rahat ve derin nefeslerin bir süre daha tadını çıkardıktan sonra, en son Fia’ya gülümsediği gibi gülümsedi. Ayaklarını sürüyerek bir kaç adım attı tereddütle, ardından hızlandı. Kolları Fia’yı sardı.

“Bir daha asla gidemeyeceksin.”


En son Spring Righelli tarafından Çarş. Ara. 05, 2012 11:45 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Syrinx Aethra Rouvas
Cadı
Cadı
avatar

Mesaj Sayısı : 1986
Kayıt tarihi : 21/06/10

MesajKonu: Geri: Aile Toplantısı   Çarş. Ara. 05, 2012 11:31 pm


    2059 - Yarı Yıl Tatili

    “ Gelmek istemediğinize emin misiniz, Beyler?”

    Tek kaşını hafifçe kaldırdı ve satranç masasının önünde başını hafifçe eğerek karşılıklı oturan çocuklara baktı. Biri Jason’ın kardeşi Scott, diğeri ise Scott’la satranç oynamayı adet edinen budala bir komşu çocuğuydu. Koca malikanede kopan gürültü; var gücüyle birbirine çarpan ve darma duman taşlar eşliğinde oynanan satranç Syrinx’in o dakika nefret ettiği bir olguydu. Scott, filinin gitmesi gereken yere söyledikten sonra başını yukarı kaldırdı. Syrinx’in gözlerine baktı ve sırıttı.

    “ Hava çok soğuk ya! Nereye gidiyorsunuz?”

    Elinin körüne… Omuz silkti. Orada oturmuş şömine karşısında mayışmayı seçtiyse Scott’un kendi bileceği işti. Kahve rengi saçlarını savurarak geri döndü. Jason’ın kıvrık dudakları gülümsemeyi andırıyordu.

    “ Böyle havalarda ciğerleri temiz hava ile doldurmak gerek değil mi, Syrinx? Hadi gidelim!”

    Jason, her daim yanında olduğunu bildiği çocuk her geçen gün başkalaşıyordu. Garip bir kıskançlık hissetti. Syrinx, çocukluklarını ve o vakitler geçirdikleri anılarını özlüyor, o anları kıskançlıkla anıyordu. Masmavi bir gökyüzüne açılan kapıdan dışarı çıktılar. Malikanenin arka yolundan bir tarafta ormanın uzandığı patika yolda ikisi de sessizdi. Sonra birden Jason’ın gözlerini kendi üzerinde hissetti.

    “ Dün geceyi hatırlamadığına emin misin?”

    Cadı başını hafifçe salladı. Ablası Artemis’in dediğine göre görülerin geçici hafıza kaybı yaşattığı olurdu. Bazıları görülerinden bile haberdar olmadan yaşardı. İç çekti.

    “ Sanırım görülerimi kontrol edemediğim sürece onlar beni kontrol edecek!”

    Gülümsemeye çalıştı. Ağır ağır koyu maviye dönen gökyüzündeki bulutlar birazdan belirecek olan yıldızları kapayacaktı. Aethra, merak ediyordu. Kehanet veya Astronomi dersleri ne zaman işe yarayacaktı?

    2059 - Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu

    İki cadı, Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu’nun dördüncü katında karşılıklı pencere pervazına oturmuşlardı. Eritheia’nın Aaron hakkında söyledikleri üzerinde pek kafa yormayan Aethra cadıya muzip muzip gülümsüyordu. Sarı saçlarına düşen ay ışığı onu bir tanrıçaya benzettiğini o an düşündü cadı. Hufflepuff binasından olan cadıyı en yakını olarak seçmesi sadece bir tanrıçaya benzemesinden kaynaklanmıyordu. Yüreği onu kendi kaderine ortak olarak seçmişti. Annesinin yardımıyla hazırladığı bileziği cübbesinden çıkardı ve Eritheia’ya uzattı.

    “Bu senin için, buna lâyık olduğun için. Aramızdaki bağ kutsal, bunu biliyorsun değil mi?”
    “İncileri sevdiğimi asla unutmazsın...”

    Cadının içten sesi koridorda şakıdığında Eritheia’nın varlığı için dua eden Aethra gözlerini bir kez daha gökyüzüne dikmişti.

    2060 - Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu

    “ Biliyorsun bu o kadar kolay değil.”

    Cadı omuz silkti ve dudağını kederli bir şekilde büktü. Elindeki asaya lanet okuyordu. Büyünün başarısızlığına mı yansaydı yoksa bilek hareketlerindeki hoyratlığa mı? Elleri üzerine değen soğuk eli fark ettiğinde ise kendi geri çekmekte çok geç kaldığını anladı. İçinde hızla yükselen titremeye kulak vermeden zümrüt yeşili gözlere bakmama gayreti içindeydi. Bileğine baskı uygulayarak onu sağa sola hareket ettiren Serpent tek düze bir tonda konuştu.

    “ Büyüyü söyle!”

    Bir an gözlerini yana doğru kaydırdı. Ona çok yakın olan Serpent ile göz göze geldi. Aethra istemsizce hedefsiz bir noktaya uzattığı asasını sımsıkı tutmuş, büyüyü mırıldanırken Serpent’in dudakları Aethra’nın sağ şakağına bastırılmıştı. Cadı gözlerini yumarken, bunun bir aferin olup olmadığını merak etti.

    2063 - Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu

    Pierretta’nın koluna girmiş cadı zorlukla yürüyordu. Hastane kanadından yeni çıkan Aethra daha kapıdan adımını attığı gibi cadının gülümseyen yüzü ile karşılaşmıştı. Onu beklediğine biraz şaşkın biraz mutlu bir şekilde cadının koluna girmişti. Tılsım dersinde eşleşmişlerdi ve sonrasını Aethra’nın pek hatırladığı söylenemezdi. Cadının kendini suçlu hissettiğinden emindi. Arada kaçamak bakışlarından bunu anlayabiliyordu. Cadının eline minnetle dokundu.

    “ Merak etme, Pierretta! Ben çok çok iyiyim.”
    “ Öyle önümde düşünce endişelendim.”

    Kurduğu cümleye sonuna kadar güvenmişti. Oldukları yerde duraksadılar ve birbirlerine kocaman gülümsediler. İkisini görenler aralarından su sızmadığına yemin ederdi. Pierretta’yı biraz daha rahatlatmak isteyen Aethra, cadının omzunu sıvazladı. O an da güçlü bir ses kulaklarını doldurdu.

    “ Ne o, saçlar yine kabarmış, tülermiş! Yataktan yeni mi kalktın, Rouvas?”

    Jacob’un cümlesi cadıyı eğlendirse de hızla elini saçlarına götürmüştü. Cebindeki tokaya hemen elini götürdü ve bulduğu gibi uzun saçlarını topuz yaparak topladı. Lòmadriethiel ve Spring’te genç büyücünün iki yanında ona yaklaşıyordu. Lòmadriethiel elindeki şişeyi Aethra’ya doğru uzattı. Cadı biraz tereddütle şişeyi alırken açıklamayı Spring yapmıştı.

    “ Rahat uyumana yardım eder.”

    Aethra hiç olmadığı kadar şanslı olduğunu o anda da hissetmişti. O lanet görülere rağmen yaşadığı için şanslıydı.

    2063 - Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu

    Bitkibilim Dersliği’nin on dakikalık mesafesinde bir kovuğun üzerinde oturan kuzenler birkaç dakikadır sessizce birbirlerine bakıyorlardı.

    “ Ne yaptığını sanıyorsun? Görülerine bağlı kalman sonun olacak!”
    “ Ben ne gördüğümü çok iyi biliyorum, Baptiste. Zayıfım, oldukça zayıf!”
    “ Bu kimin umurunda? ”
    “ Benim! Bana olan saygılarını yitirmelerini ister miyim sanıyorsun?”
    “ Böyle yapınca sana olan saygıları kalacak mı, peki?”

    Cadı hızla lafı değiştirdi. Görüleri hakkında düşüncelere boğulurken birde üzerine konuşmak yeterince zordu.

    “ Onun yanında Eritheia, Jacob, Jason, Fia ve hatta Melodie var. İnan bana böyle olması en iyi seçim.”
    “ Senin yanında kim kalacak? Yalnızlığımı seçeceksin. Ortadan kaybolmak neyi değiştirecek? O dediğin son gelmeyecek Aethra! Gelmeyecek!”
    Uzaklaşmasını elbette bilecekti. Her şeyin zamanı vardı. O zamanın geldiğini yine görüleri gösterecekti. Sadece merak ediyordu. Acaba görülerini kontrol etmeyi öğrenebilmiş miydi? Yoksa hâlâ onlar mı Aethra’yı kontrol ediyordu. Ufak bir çıtırtı koptu. Başını hızla kaldıran Aethra karşısına dikilen cadıyı fark ettiğinde ağzı bir karış açıldı. Ürktü, duymuş olabilir miydi?

    “ Melodie! Ne zamandan beri oradasın?”
    “ Şimdi geldim, neye bu kadar öfkelendi!” Baptiste’ye döndü. “ Yüzleriniz kireç gibi.”

    Aethra kuzeni Baptiste’ye baktı. Bu konudan onun da hoşnut olmağı belliydi. Beklenmedik durumlarda her zaman yaptığı gibi istemsizce omuz silkti. Hemen ayağa kalkan Aethra, arkadaşı Melodie’ye doğru hızlı adımlarla yürüdü. Onu omuzlarından kavrayıp kavuğa, Baptiste’nin karşısına oturttu. İkisinin de omuzlarını sıvazlayıp onlara arkasını döndüğünde gülümsedi. Yalnız asla olmayacaktı!

    2064 - Hogwarts Cadılık ve Büyücülük Okulu

    Kütüphane’de karşılıklı oturan Fia ve Aethra, zorunlu bir ödev için yanyana gelmişlerdi. Aslında sıklıkla yan yana gelen cadıların sadece ikili kaldıkları pek görülmezdi. Yanlarında ya Eritheia ya Melodie ya da bir başkası mutlaka olurdu. Yüzüne zoraki kondurulmuş gülümsemesi ile ödevine konsantre olmuş Fia, parşömenden bir an başını kaldırdı. Biraz önceki gülümsemenin kırıntıları yerini alaycı bir tebessüme bırakmıştı. Tek kaşını kaldıran cadı meydan okur gibi konuştu.

    “ Ona Felis demek hoşuma gidiyor biliyor musun?”
    “ Evet, bir yanın beni sinir etmeyi de çok seviyor! Bunu da biliyorum.”

    Cadıya göz kırptı. O ne yaparsa yapsın kızamıyordu. Fia’nın arada Serpent olmasa çok yakın bir arkadaşı olacağına emindi. Duruşu, konuşmaları her zaman beğenisine neden olmuştu. Aralarındaki tatlı münakaşalarını sırf kendi de eğleniyor diye yapardı ama bilirdi. Fia ile zeytinyağı ve su bile olsalar, zora kaldıklarında birbirlerini dengeleyeceklerdi. Onun varlığı için Serpent adına minnettardı.

    2065 Günümüz - Silvanesti Ormanları

    Ormanlara adımını attığından bu yana ne kadar vakit geçtiğini artık idrak etmekte zorlanıyordu. Durumu akışına bırakmayı öğrenmişti. Felaket kelimesi içinde pek kafa yorduğu da söylenemezdi. Herkesi memnun etmeye de çalışmaktan vazgeçmişti. Sadece Serpent kendine gelene kadar onun yanında olmasını kabullenen bir kesim vardı ve kabullenmeyen kesimi Jacob ikna etmeyi başarmıştı. Sözü oldukça dinleniyordu. Ağır ağır ormanın derinliklerine inen cadı, buradakilerden daha fazla vakit geçirdiği topraklarda biraz daha özgür hareket edebiliyordu. Serpent’i Jacob’a bırakmakla iyi etmişti bilemiyordu. Genç büyücünün yüzü bir hayli solgun gözükmüştü. Her şeye yetişmeye kalkması onu yoruyor olmalıydı. Kötü şeyler düşünmemeye çalıştı. Pozitif olmayı ne zaman öğrenecekti hiç bilmiyordu. Dudaklarını kemirdi bu bir uyarıydı.

    Dudakları hızla birbirine kenetlediğinde feryat etmek için çabucak araladı. Sol bileğindeki sızıya uzun zamandır kulaklarını tıkamıştı. Solgun simge tekrar belirdiğinde ilk aklına gelen Serpent olmuştu. Çok çok uzun zaman sonra ilk kez asasını işarete dayadı ve çağrıya korkuyla kulak verdi. Göz açıp kapayana kadar uğradığı değişime zorlukla adapte olan Aethra ilk bakışta Fia Righelli’yi gördü. Duyduklarında yanıldığını çabucak idrak etti. Onun yok oluşunu asla kabul etmemişti. Belki de bu yüzden görülerinden hiçbir zaman Fia Righelli’nin yüzü silinmemişti. Cadı göremese de Aethra gülümsedi. Ağır adımlarla topluluğa doğru ilerledi. Melodie’nin sarılmasını ve sonrasında Spring’in cadıya kenetlenmesini izledi. Sedye ile gelen Serpent’in yanında dikilen Jacob’u gördüğünde hiç şaşırmadığını fark etti. Onların bu karşılaşmada beklenilmemesi abes kaçardı. Eritheia’nın yakına doğru ilerdi ve yerine mıh gibi çakılmış Fia’nın omzuna elini uzattı. İçten bir gülümseme dudaklarını doldurdu. Cadının sağ omzunu sıkarken, varlığından onun kanlı canlı olmasından son derece memnundu. Vakur bir tınıyla mırıldandı.

    “ Hoş geldin, Righelli!”

    Cadının bakışlarında sabitleyemediği o anda yavaşça Serpent'e çevrilen gözler, genç büyücünün yüzündeki değişimleri anlamaya çalıştı. Aethra az çok tahmin ettiği düşüncelerin kendisini hedef almasını istemiyormuş gibi Jacob ve Serpent'e doğru yaklaştı. Sedye ile gelen Serpent'in görüntüsü cadıyı biraz olsun hüzünlendirirken Jacob'un çarelerinden dolayı memnundu. Onu yıpratmak Aethra'nın da en son istediği şeydi. Sedyenin diğer yanında soluğu aldığında Serpent'in gözlerine direk bakmak yerine elini büyücünün saçlarından geçirdi ve el hareketine odaklandı. Tamamen uyanması için çok uzun zaman beklemişti.


Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Fia Righelli
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 469
Kayıt tarihi : 19/06/10
Lakap : Hell.

MesajKonu: Geri: Aile Toplantısı   Ptsi Ara. 17, 2012 4:46 pm

    1. Sınıf - Hogwarts.

    "Gözlerin tam olarak ne renk Felis?"
    "Bak ve sen söyle Hell."

    İki genç Slytherin, esintili kulelerden zindanlara iniyorlardı. Baharın, havaya yeni yeni karışan yumuşaklığı, gencecik yaşlarında bile yeşilin ateşiyle cayır cayır yanan ikiliyi sarmıştı. Tek istedikleri, zindanların güvenli kasvetine inip biraz soluklanmak ve kış uykusundan uyanan küçük dostlarını bulmak için Yasak Orman'a sokulmaktı. Parlak güneş ışığı, kilise pencerelerine benzeyen desenlerden süzülerek önce soluk turuncu buklelerine, ardından parlak sarı saçlarına çarptı yanındaki çocuğun. Henüz on üç yaşının ilk aylarını yaşayan iki 'çocuk' birbirlerine baktılar. Çocuğun kağıt beyazı yüzüne çarpan ışınların parlaklığıyla gözlerini kıstı kız. Elindeki Kehanet kitabının yere düşmesine izin verdi, çantasını tek omzundan kaydırdı. Gülümsüyordu. O zamanlar henüz canlılığını kaybetmemiş dudakları, en doğal haliyle kırmızıydı. Dişleriyle dudağının kenarını kemirdi bir anlığına ve çocuğa doğru bir adım attı. Tanışalı neredeyse altı ay olmuştu, ama bugünü beklemişti sanki Fia bu saçma küçük detayı sorgulamak için. Basitçe yeşildi işte. Biliyordu bunu kız. İksir dersliğinde, zindanların dar pencerelerinden içeri sızan birkaç damla ışığın el verdiği ölçüde gördüğü, sıradan yeşil. Ortak Salon'da, KSKS çalışırken kırmızı kıvılcımların yansıdığı, bomboş yeşil. En sevdiği mevsimle uyumu bile olmayan renk. Leo'nun istifini bozmadan tırabzanlara yaslanması karşısında gülümsemesi büyüdü dudaklarında. Yüzünü, onunkine yaklaştırdı. Bakışları önce simasında dolaştı çocuğun. Burnunun küçük bir kemeri olduğunu daha önce fark etmemişti. Çenesinin çıkık olduğunu, üst dudağının inceliğini... Gözlerini kısıp, kaşlarını çatarak biraz daha sokuldu binadaşına. Bakışları kilitlendi. Koyu kehribar pırıltılar, yeşilin en can alıcı tonuyla birleşti. Çok şey vardı anlatılacak. Her bir çizgiyi ezberleyebilirdi o sırada kız. Yeşilin her tonunu, pigmentlerin hediyesi her bir damlayı. Yapamadı. Odaklandığı tek şey, tanıştıkları günden bu yana, tuhaf bir uyum yakaladığı bu çocuğun tüm düşüncelerinin ona aktığıydı. Sanki bir tür bilgi alışverişi yapıyorlarmış gibi, sanki birbirlerinden hiçbir şey saklayamazlarmış gibi, sanki birinin beyninde dolanan en ufak düşünceyi öteki bilmezse öleceklermiş gibi.

    "Zümrüt. Serpent."

    Cevap, alakasızdı ama Fia sanki onun bunu diyeceğini biliyordu ve o an denebilecek en mantıklı şeymiş gibi geldi cadıya, çocuğun sarf ettiği kelimeler:

    "Bana Serpent demen hoşuma gidiyor."
    "Fazla sinsi."

    Anlamlı bir sırıtış ve keskin bir kahkaha.


    Silvanesti.

    Kısacık bir duraklama, Fia'nın engel olamayacağı kaosun başlangıcına eşdeğerdi Silvanesti Ormanı'nda. Ne acı ki, cadı henüz bundan haberdar değildi. Eritheia'nın ufacık dokunuşuyla, biraz sonra yanında belirdi Melodie'nin endişeli lakin anlayış dolu yumuşak ifadesi. Gülümsemek istedi Righelli. Gülümsemek ve eski dostunun kolları arasına girip ona sımsıkı sarılmak. Kendinden sonrası için, İtalya'yı, sahip olduğu yegane şeyi emanet ettiği cadıya her şey için teşekkür etmek. Tek yapabildiği kaskatı durmak oldu. Hiç olmadığ gibi yanan işareti, iki yıldır beklediği anın ona adım adım yaklaştığını fısıldıyor, yapması gereken tek şeyin asasını bir kere sallamak olduğunu fısıldıyordu. Kayıp Işık'ı, pelerininin cebinden sol eliyle çıkardı. Boynuna dolanan kolları basitçe itti ve biraz sonra yaptığı şey yüzünden ona saldıracak olan kıza dudağının ucuyla gülümsedi. Eritheia, her şeyi anlatacaktır. Gözleri, ormanın derinliklerine sabitlenmiş, nereden çıkacağını adı gibi bildiği yılanı ve aslanı bekliyordu. Çok sürmedi, yalnızca birkaç kalp atımı süre sonrasında gördü onları.

    Milyonlarca kez düşünmüştü bu anı. Yapacağını, yapması gerekeni ve büyük ihtimal hissedeceklerini. Her bir farklılık için bambaşka planlar hazırlamıştı onu mutlak sonuca ulaştıracağından emin olduğu. Merhamet dilenen Serpent, acımasızlığının gözünü kör etmesinden hiçbir şey yapamayacak olan Fia, özlemin yakıcılığına boyun eğip en değerlisinin yanında soluğunu alan cadı, onun canını alması için önünde korkusuzca dikilen büyücü, ondan önce saldırıya geçen Lordu... Bu, hiç planlamadığı bir detaydı. Serpent, her düşünde karşısına sapasağlam çıkıyordu. Anarşizmin dehşetini Dünya'ya yaymış, kaosun haz veren dinginliğiyle tatmin olmuş şekilde. Doğru olan da buydu. Fia, hayatını birlikte geçirdiği adamı böyle göreceğini aradan binlerce yıl geçse bile tahmin etmezdi. Serpent öleceği zaman bile böyle olmazdı onun için.

    Ölüyor. Ölüyor.

    Sımsıcak kolların ona tekrar sarıldığını hissetti. Spring'in, ona her daim güneşi hatırlatan neşeli kokusu ciğerlerini doldurdu. Başı döndü cadının. Biraz sonra omzuna dokunan yumuşak ellerin sahibi, bir zamanlar düşmanı olan Syrinx'ten başkası değildi. Kumral cadının, ölümü nasıl yendiğini merak etti, kız lordunun hemen yanında yerini aldığında. Belki de bu iksirdir? Belki de yalnızca bir ilüzyondur bu?

    Saçma sapan sevgi gösterileriyle yaşadığı için mutlu olduğunu anlatmaya çalışan arkadaşlarının arasından sıyrıldı. Nefesi kesiliyordu. Ciğerleri, aldığı her solukta yanıyor, ona ihtiyaç duyduğu oksijeni sağlamak için nafile çaba gösteriyordu. Parmaklarının, sıcak havaya rağmen buz tuttuğunu duyumsadı. Asasını öyle çok sıkıyordu ki, tırnaklarının tahta yüzeyi ve ince derisini deldiğini hissetti. Adımladı. Yavaşça, hiç acele etmeden. Sanki bu anı ne kadar uzatırsa, o kadar mutlu olacaktı. Mutluluk değildi de aslında bunun adı, rahatlamak gibi bir şeydi. Sanki uzun zamandır arzuladığın birine sahip olmadan önce, onun tadına doyasıya bakmak; nirvanaya ulaşırken her bir zerresini hissetmek gibi. Yanına yaklaştı onun cadı. Jacob'ın, avına atlamayı bekleyen bir yırtıcı gibi gerilmesini önemsemeden, Syrinx'in endişeli bakışlarının buğusunu, Fae'nin merakını, Spring'in hüznünü, Melodie'nin tasasızlığını... Sadece, hissedebildiği ve onu hayatta tutan tek şeye gitti. En yakın arkadaşına, sırdaşına, inanmadığı Tanrı tarafından yaratılırken, kaderleri ortak yazılmış Lorduna, en kıymetlisine baktı. Beyaza bir kaç tonu kalmış soluk dudakların ismini mırıldanışını işitti. Uğruna öldüğü yeşillerin en derinliklerine göz gezdirdi. Adımları durduğunda, nefes almayı unutmuştu. Bundan yedi yıl önce ilk kez olduğu gibi düşüncelerini okuyordu karşısındaki adamın.

    "Serpent."

    Fısıltısı o kadar sessizdi ki, söylediğinden şüphe etti. Dudakları yukarı doğru kıvrıldı hemen sonra.

    "Onu öldüreceğim!"

    Tıslaması acımasızdı. Serpent'ın yüzünü taradı, en ufak duygu kırıntısı görebilmek için. Aradığını bulduğundaysa attığı kahkahanın bir benzerini, ölüme gitmeden birkaç hafta önce, Serpent'la viski içerken salmıştı genzinden yukarı. Asasını doğrulttu ona. Vücudu hazdan titriyor, kalbi duyduğu saçma öfkeden dolu dizgin atıyordu.

    "Canını alacağım ve karşımda hiç kimse duramayacak!"

    Sustu. Sesi ansızın kesildi, yanıbaşındaki gölün şırıltısında kayboldu.

    Fia'nın bir sonraki hamlesi, düşününce kendini de hayrete düşürecekti. Adımları, genç cadıyı doğruca sedyedeki büyücüye götürdü. Sımsıkı yumduğu gözlerini bir anlığına dahi aralamadan, kağıt beyazı parmakları, kendi cesetvari ellerinin arasına aldı. Teninin soğukluğunu anımsıyordu ancak hiçbir zaman bu denli ölü hissettiğini hatırlamıyordu Righelli. Leo'nun parmaklarını kendi dudaklarına götürdü tereddüt bile etmeden ve parmak uçlarını öptü, boynuna koydu elini adamın. Soluğunun hızını hissetmesini istedi, kalbinin atışını. Önceden yaptıkları gibi, birbirlerini hissetmeleri için buna gerek olmadığını bile bile tuttu ellerini boynunda. Fısıldıyordu. Durmadan, aklına gelen her şeyi anlatıyordu Serpent'a. Kendisi bile ne dediğini bilmiyorken, adamın ağzından çıkan her bir harfi özümsediğinin farkında olmak, istediği güvenliği veriyordu ona.

    Biraz sonra, bakışları hala göz kapaklarının karanlığındayken sol koluna koydu, ölüme bir nefes kadar yakın olan büyücünün elini. Tam da işaretinin üstüne. Ve kendi parmaklarını, bir an bile düşünmeden, onun alev alev yanan işaretinin üstüne kapadı. Sıcaklık korkunçtu Hell kızı için. O kadar korkunçtu ki, cehennemin bile böyle olmasına olanak veremezdi cadı. Canı yanıyordu ama bu öyle güzel bir acıydı ki, bıraksalar sonsuza kadar dururdu öyle. Çevresindekileri umursamadan, işaretin Slytherin Ortak Salonu'nda seçilmişlere verildiği gün kimseyi umursamadan onu öptüğünde olduğu gibi.

    Bekledi, sıcaklığa alışıp, parmakları gevşeyene kadar bekledi. İstediği gücü bulduğundaysa, gözlerini onunkine kilitledi. Özlemin yakıcılığı o an çarptı Fia'ya. Geçmiş, bütün gerçekliğiyle yüzüne darbelerini indirirken, hayatın anlamını bulup kendini kaybettiği bakışlarda huzuru tattı. Yumuşacık hissediyordu kendini. Tasasız, mutlu, güvenli ve huzurlu. Burası iyiydi işte. Yıllardır çektiği tüm dertler burada bitecekti. Alacağı tek bir can, ona hayatın doyumsuz güzelliğini sunacaktı. Dudakları sevecen bir gülümsemeyle yukarı kıvrıldı.

    "Onu öldüreceğim Serpent. Wood'un ölümü benden olacak."


N'olur öldürmeyin beni. İlhamsız günleri kovalayan cezalar çektim.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Aile Toplantısı
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Genis Aile dizi yazarlari cuneyit unay ve kamuran suner
» Partner + Aile Üyeleri Aranıyor

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Wigtown Wanderers'a Hoşgeldiniz... :: Genel Olarak Wigtown :: Eritheia Fae Hyxest-
Buraya geçin: