Wigtown Wanderers'a Hoşgeldiniz...
Wigtown Wanderers'a Hoş Geldiniz!

Forumumuzda vakit geçirip, role play yapmak lütfen için üye olun.



 
AnasayfaSSSKayıt OlGiriş yap
Taşındık arkadaşlar! www.magusinvicta.com

Paylaş | 
 

 Ölüme Hasret

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Quillathe Dieudonné
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1621
Kayıt tarihi : 15/06/11
Yaş : 22
Lakap : Latte.

MesajKonu: Ölüme Hasret   Çarş. Ara. 26, 2012 7:21 pm

Soğuk…

İncecik geceliğini aşıp tenine dokunan soğuktu, onu kavrayıp ruhunu ve bedenini sıcak tutan kolların sahibi ise deliksiz bir uykudaydı. Soğuk, çok dokunuyordu. Evvel zaman içinde kuş tüyü yastıklar beğendirilemezdi cadıya, şimdi ise kurumuş yaprakların üstünü mesken tutmuştu narin bedeni. Ne battı sana ? Neyin eksikti ? Neyi beğenmedin bir prensesinkine benzeyen hayatında ? Varlık bulunduğu mekanlardan kaçsa da uzaklaşamadığı vicdanı sorguya çekiyordu şimdi, ve her defasında sudan sebepler bulmaktan kaçınmıyordu cadı. Sevgi eksikti… Bir sevgi için nasıl terk edebilmişti hayatını ? Şu anarşiklerin içindeki tek zavallı o olabilirdi, zira diğerleri gerçek anarşikti, idealleri dışında bir arayışları olmadan kaçmışlardı. Oysa o, anarşik diye nitelediği ruhunun derinliklerindeki sevgi boşluğunu doldurma amacıyla kaçmıştı. Peki dolmuş muydu her şey ? Bunun hep ikilemini yaşıyordu kızıl saçlı cadı. Arthur, kaçmadan da vardı hayatında. O zamanlar da yanındaydı sevgiyi tattığı insan. Değişen tek şey, huzuru ve rahatıydı. Eskiye göre daha huzursuzdu, hastalığı etkisini yine hissettiriyordu. Rahatı yoktu artık, bu yüzden günden güne psikolojisi daha çok bozuluyordu. Bir savaşçının hayatını yaşıyordu, normal bir kızın hayatından öte… Sert iklim şartları, ölümcül bir düzensizlik, açlık ve ölümün ormanın ardında kol gezdiğini bile bile hayat mücadelesi vermek. Kabusunu kendi elleriyle yazmış, şimdiyse oynamaktan şikayetçiydi. Pişman olduğunu inkar etmeyecekti artık o geceden sonra, soluduğu her buz gibi hava dalgası, bedenini titreten her rüzgar küfür gibiydi ona. Insomnia ile mücadele eder olmuştu, cannibalism hastalığının üzerine. Uyku gözüne uğramıyordu kuru yapraklarla sarılı gecelerde. O gece, her şey daha bir batıyordu sanki. Ani bir hareketle yattığı topraktan ayağa kalkıp üzerindeki tozları silkeledi. Gözleri uykusuzluğun etkisiyle bir müptelanınki gibi kızarmıştı, gören onu madde bağımlısı sanabilirdi zira teni de aşırı derecede solmuştu. Kemikleri iyice belirginleşmiş, ona yaklaşmadan bile sayılabilir olmuştu. Tan kızılı bukleleri bozulmuş, masallarda tasfir edilen kötü kalpli cadılara benzemişti iyice, lakin dış görünüşü o sıralar en son umursayacağı şeydi. Sağlıklı hissetmiyordu, o anki sinirinden mi bilinmez kalbi çok hızlı atıyordu. Güçlükle nefes alırken, Arthur’un ceketine uzanmaya çalıştı zira üstündeki sadece askılı, yere kadar uzanan ipek bir gecelikti. Tam yere eğilirken, çığlık atmamak için kendini zor tuttu. Kalbine bir ok saplanmışçasına acı vardı göğsünde, sebepsizce koşmaya başladı. O an alacaklı olduğu nefesleri yakalamak istermiş gibi koşuyordu cadı, nereye gittiğini bilmeden ormanın zifiri karanlık yerlerine gelmişti.

Açlık…

Vahşet geri gelmişti. Korkunç hastalığı nüksetmişti. Kızaran gözleriyle etrafı taramaya ve nefeslerini düzenlemeye çalıştı. Fakat bu sefer kötü bir nöbet geçiriyordu, insan eti bulsa bile yiyemeyecek haldeydi. Kontrolden çıkmak üzere olduğunu hissediyordu. Keşke birisi beni burada öldürse… Ölümü yeğliyordu o an, ölseydi de kurtulsaydı bu berbat hayatından. El yordamıyla bulduğu bir ağaç kütüğüne oturup, elini göğsüne koydu oradaki acıyı çekip almak istercesine. Nefes almaya çalışıyordu düzenli olarak, fakat bu çok zordu. Korkunç acı saplandığı gibi çıkmıyordu. Bir müptela gibi nöbet geçiriyordu adeta. Altın vuruş olanağı olsa, onu düşünmeden yapar ve o anda ızdırabının sebebi olan vücudunu cezalandırırdı. Bu raddeye geliyordu vahşeti, her insan eti açlığı geldiğinde hayatına son vermek istiyordu. Böyle bir canavar olamazdı o…

''Öldürün beni, artık yeter !''

Kesik kesik nefeslerinden zoraki bir güç alıp çığlık attı cadı, belki bir yaratık sesine gelir ve hayatına son verirdi. O kriz anında hiçbir şey umurunda değildi.


En son Quillathe Dieudonné tarafından Çarş. Ara. 26, 2012 10:14 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Malcolm Mourier
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1112
Kayıt tarihi : 06/09/10

MesajKonu: Geri: Ölüme Hasret   Çarş. Ara. 26, 2012 9:54 pm

Kampa gelişinin üzerinden bir gece geçmesine rağmen, henüz yadırgamamıştı. Bunun sebebi belki de özleyecek bir şeyi veya bir yerinin olmamasıydı. Dostları yani ailesi zaten yanındaydı. Ev ise Hogwarts'tan uzaklaşmasından öte dağarcığından silinmişti. Bu yüzden aksine, daha da huzurluydu. Etta, ailesi, lordu ve dostları buradaydı çünkü. Yanındaydı, onların yanındaydı. Onların durumunu gözleriyle gölmek, çok iyi gelmişti büyücü için. Lordunun gitgide iyiye giden durumu ve özlediği ten kokuları... Hepsini bir güne sığdırmamıştı; lakin bunun için yeteri kadar zamanı olacağını düşünüyordu. Zihni, daha çok başka şeyle meşguldü. İntikam. Ruhunu ecelden önce arşa erdiren cadıyı bulup, cezasını kendi elleriyle verecekti. Öte yandansa tarafına olan bağlılığı vardı. Lordu, kardeşleri ve ailesi için elinden geleni yapacaktı. Bu yüzden, omuzlarında somut ve soyut yüklerle doluydu da... Geçen geceyi deliksiz bir uykuyla tamamlamasının aksine o gece nedensizce gözüne uyku girmemişti. Yerin soğukluğu tulumun inceliğinden tenine aksa da, havadaki nem; bu soğukluğu bir artı olarak gösteriyordu. Yatağında dönüp duran büyücü, çadırında daha fazla dönüp durmak yerine, temiz hava ve etrafı tanımak adına bir şeyler yapmanın daha yararlı olacağını düşündüğünde tulumunun arasından sıyrıldı. Çadırının fermuarını açarak, dışarı adım attığı gibi yüzüne çarpan hoyrat rüzgarın azizliğine uğrasa da kudretli olmadığından buna aldırış etmedi. Her ihtimale karşı asası yerinde mi diye kontrol ettikten sonra hareketlendi. Yeşil gökyüzü, tüm çıplaklığıyla çehresine bakıyordu. Ay, her zamankinden daha parlak gözüktü gözüne. Ormanın hayat depolayan havasını derin derin içine çekerek, turlamaya devam etti.

"Öldürün beni, artık yeter!"

Henüz kamp alanından beş metre uzaklaşmıştı ki, işittiği bu haykırış ile aniden duraksadı. Bir siluet. Arkasını döndüğünde biraz uzağında dengesi bozuk silueti seyretti. Ona doğru yöneldi, bu sırada bir kütüğün üzerine yerleşti. Ne veyahut kim olduğunu bilmediğinden elini asasının üzerine koydu; lakin daha öteye gitmedi. Siluete yaklaşırken, temkinli ve sessizdi. Bir dakika boyunca yaklaşmayı sürdürdü ve sonunda kim olduğunu anlamasıyla birlikte, elini geri çekti. Quillathe. Bir an tereddüte düşse de ardından iyi olmadığı belli ve bir ağaç kütüğünün üzerinde oturan cadıya kendisini ifşa ederek, artık kendisini rahatça fark edebileceği şekilde yakınlaştı.

"Quillathe?"

Dudakları arasından normal şiddette ve tok bir tınıda çıkan kelimelerin kıza iletildiğinden emindi; lakin herhangi bir tepkiyle karşılaşmayınca kaşları çatıldı. Gözleri, yerdeki çimleri izleyen kızın tenin solukluğu fark edilebiliyordu. İki hızlı adım attı ve kızın tam karşısına geldiğinde çömeldi. Bilincinin yerinde olup olmadığını merak etmesine neden oldu bu dalgınlığı. Gözlerini görmek için başını eğdiğinde kanın hücum ettiği gözlere baktığında, bu ona eski kendisini hatırlattı. Necromancer olduğu ilk zamanları. Açlığını. Fal taşı gibi açık; lakin dalgın gözlerini. Aynı dalgınlık kızın gözlerinde de vardı. Bir sorun olduğunu o an fark etti Malcolm. Bu yüzden, sert ve emri vaki bir şekilde dudaklarını tekrar araladı.

"Quillathe, bana yüzüme bak!"

Bu sefer tepki geç olsa da gelmişti. Başı hafifçe yukarı kalkan cadının çehresini süzdü. Halinin perişan olduğu bir gerçekti. Sorunun ne olduğunu öğrenmeliydi önce. Gözlerinden normal bir durum olmadığı ifşa olmuştu zaten. Kızın doğruca gözlerine baktı. Kurtar beni diye haykırıyordu içi adeta. Böyle şeyleri hep kendisinin bulmasına şaşırmıyordu artık. Yardım etmek zorunda hissediyordu kendisini, sanki kendi suçuymuş gibi...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Quillathe Dieudonné
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1621
Kayıt tarihi : 15/06/11
Yaş : 22
Lakap : Latte.

MesajKonu: Geri: Ölüme Hasret   Paz Ocak 27, 2013 1:51 pm

Her şey flu olmuştu çevresinde. İri gövdeli ağaçların yere savrulan yaprakları, ağaç kadar heybetli duran dalları, ay, toprak… Hepsi yağlı boya bir resmin parçası gibiydiler, ne olduklarını biliyor ama seçemiyordu. Baktıkça başı dönüyordu. Bir ölüm seçmek istese, böylesi olmazdı. Her şeyi görerek ölmek isterdi, iradesiyle nefesini kesmek isterdi cadı. Toprağa el sürmek, gök kubbeyi son defa selamlamak gözleriyle… Yahut, sevdiği adamın kokusunu içine çekerek. Etrafında sürüp giden hayata karşı algıları kapanmışken veda etmek istemiyordu dünyaya. Fakat, o kadar çok acı çekiyordu ki o an, ölüm çarenin ta kendisi gibi görünüyordu. Böylesine bir kaçış olacaktı ölüm, asil olarak doğup, sefil gibi ölecekti. Acıydı, çok acı. Sevdiği herkes uykudayken, veda bile etmeden gidecekti. Ölümü üzerine evvelden beri düşünmesi göz önüne alınırsa, vaziyeti trajikomikti. Fakat, yükseklerden uçmak yere çakılma tehlikesinin olmadığı anlamına gelmezdi.

Etrafını saran sessizlik, umutsuzluğuna umutsuzluk katıp onu çileden çıkarıyordu. Haydi, birisi gelsin de şu ölüm vuruşunu yapsın… Son demlerine gelmiş bir bağımlı gibiydi, görmüyor ve işitmiyordu. Her şey etrafında silikleşiyordu. Ölümü düşünmek, insan olduğunu hatırlatmış ve biraz olsun açlığını dindirmişti. Fakat geçirdiği nöbetin etkileri gitmek bilmiyordu ve bu defa mahvolmuştu. Gözlerini bir noktaya kilitlemiş, her ne gelecekse onu bekler gibiydi.

''Quillathe, bana yüzüme bak !''

Derken, ilk başta bir yankı kadar boğuk ve uzaktan gelen bir ses işitti cadı. Duyabiliyordu demek… Sesi zihnine yerleştirerek, tane tane anlamaya çalıştı. Kelimeleri güçlükle seçebiliyordu arasından, fakat geç de olsa başarmıştı. Verilen komuta uyarak başını hafifçe yukarı kaldırdı. Nöbetin etkisi sürüyordu, bir kukla kadar zayıf ve iradesiz hissetmesi bu yüzdendi. Gözleriyle konuşmaya çalıştı cadı, zira mecali yoktu dudaklarını aralamaya bile. Her şey kendisinden bağımsız gelişiyordu sanki, hatta uzun zamandır başına gelmeyen metamorfoz bile gerçekleşmeye başlamıştı o anda. Hissediyor, fakat tepki veremiyordu. Üzerindeki siyah gecelik incelen bedenine bol gelmeye başlamış, tan kızılı bukleleri güneş sarısına dönmüştü. Gözlerinin yeşili, yerini elanın sıcak tonlarına bırakmıştı. Ancak solgunluğu baki kalmıştı. O anki değişimini önemsemiyordu aslında, sadece bir yaşam belirtisi vermek istiyordu. Gözlerinden istemsizce bir yaşın süzüldüğünü hissetti zorlukla. Yutkundu. Bunu başarabilmişse, konuşurdu elbet. Uyuşmuş halinden kurtulmak için çabaladı, gözlerini kapattı bir süre.

Arthur’u gördü orada, güneşli bir günde ona elini uzatan sevgilisini… Öteki yanda da Darciel vardı, onu bu ormanda terk etmemişti. Orada bekliyordu güzel gözleriyle Quillathe’yi süzerek. Koşuyor, nefes alıyor ve her şeyi tüm güzelliğiyle algılayabiliyordu. Aydınlıktı hava, güneş solgun toprağa renk katıyordu adeta. Ağaçların kurumuş dalları çiçek açmıştı, bitkilerin güzel ve rahatlatıcı kokusu burnuna doluyordu. Yere düşen yapraklar kızıl, sarı ve yeşil renkleriyle toprağın üstünü bir halı gibi örtmüştü. Sımsıkı kapatmıştı gözlerini, hayaline tutunurcasına. O hayaldeki güçlü benliğini yakalayıp, yaşadığı ana taşımak istiyordu. Ne kadar umutsuzdu… Hayali de o sırada silikleşmeye başladı. Güneş yüzünü çekiyor, ağaçların çiçek açan dalları kuruyordu. Ve Arthur… Ona koşuyordu, fakat koştukça uzaklaşıyordu. Daha da uzağa, hep uzağa… Başını çevirip, bir umutla Darciel’ı aradı gözleri. Fakat, o hiç orada değilmiş gibiydi. Yoktu.

''Ben yalnız değilim !''

Boğazındaki düğüm çözülmüş, istemsizce tuttuğu nefesini vermişti karanlığa. Kısa süreliğine hayale dalmış, bu hayal tüm acıları ve korkularını ona sunarak dürtülerini uyandırmıştı. Sarışın cadı, sonunda uyanmıştı. Gözleri acıyordu hala, bedeni ise bitkindi. Korkudan fal taşı gibi açılan gözlerini önüne diktiğinde tanıdık bir çehreyle karşı karşıya geldi. Bu, az önceki sesin sahibi Malcolm olmalıydı. Onun sesi, geçirdiği nöbetten kurtulmasına yardımcı olmuştu. Gözlerinden ılık ılık yaşların damladığını fark etti sarışın cadı. Önceden kesik kesik gelen nefesleri düzelirken, tüm o korkunç anlarında kaçmayan büyücüye bir teşekkür etmek için dudaklarını araladı.

''Sabırlısın Malcolm… Çok sabırlısın. Ben bile kendimi terk edip, ölmek isterken, sen burada bekledin.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Malcolm Mourier
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1112
Kayıt tarihi : 06/09/10

MesajKonu: Geri: Ölüme Hasret   Paz Ocak 27, 2013 10:54 pm


Ortalamanın üstünde bir şiddette iki dudağı arasından azat eden kelimeler, ormanda kaybolup giderken herhangi başka birinin bunu işitip işitmediğini bilmese de takılmadı buna. O anki tek odağı, karşısında kendisini bırakmış de dünyaya kulaklarını kapayan kızda idi. Karşıdakiyle iletişim konusunda yetenekliydi ve başta bunu inkar etse de sonradan çevresindekilerin de katkısıyla bunu kabullenmişti. Neden Hufflepuff sorusunun bir yanıtı da olmuştu üstelik bu. Öte yandan yaşamışlığı bazı yaşlı büyücülerden Neler olduğunu anlaması için bir işaret gerekiyordu. Çehresi zemine paralel bakan cadıdan beklediği karşılık gecikmeyince içten bir rahatlama yaşadı. Önüne düşen bir tutam saç, kız hafifçe başını kaldırınca geriye diğerlerinin yanına çekilmişti. Şimdi kızın solgun tenini, yaşların ve kanın hücum ettiği gözlerini ve mor göz atlarını rahatlıkla seçebiliyordu. Bu manzara karşısında şok olmamış ya da herhangi bir tepki vermemişti. Keza bu manzara, yaratıkken olduğu perişan halini hatırlatmıştı ona. Etrafa ve insanlara zarar veren acımasız yaratığı hatırlamıştı. Bu sayede, bir şeylerin ters gittiğini anlaması gecikmemişti. Kızın bir necromancer olma ihtimali yoktu; zira sabah kızı gördüğünde gayet normaldi. Eğer bir necromancer'sanız, her zaman öyle olurdunuz. Bunu Malcolm'dan iyi kimse bilemezdi o durumda. Bu yüzden rahatladı bir yandan. Diğer ihtimalleri düşünmeden hemen önce ise, kızın kontrolünü sağlamasına yardımcı olma konusunda bir karar vererek, düşündü. Kızın bakışları ise, yardım istediği sinyalini veriyordu. Büyücü derin bir nefes çekti ciğerlerine, ardından yardım etmek için hatırladı.

"Kendini kontrol etmelisin, Quillathe. Bu yüzden yardım etmeme izin ver. Gözlerini kapat ve iradeni yönet. Arzularının sınırlarını çiz. Gücünü hisset, yapabilirsin." Gözlerini gözlerinden ayırdı ve avcunu kızın alnına yerleştirerek eski dostu Darciel'le öğrendiği birkaç şeyden sadece birini, kendisine yardımcı olması için kullandı. Gözlerini yumarak dudaklarını araladığında kızın soğuk alnına değen sıcak elleriyle aralarındaki ısı alışverişine izin verdi. "Mala in purificationem omnis servus, me scire potestatis amine.*"

*Tanrım bu kulunun tüm kötülüklerden arınması için bu gücü bulmasına yardım et, amin.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Quillathe Dieudonné
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1621
Kayıt tarihi : 15/06/11
Yaş : 22
Lakap : Latte.

MesajKonu: Geri: Ölüme Hasret   Paz Şub. 10, 2013 2:15 pm

"Mala in purificationem omnis servus, me scire potestatis amine."

Tanrı'nın onu terk ettiğine inanan cadı, orada çaresizce büyücünün duasını dinliyor ve bir umutla Tanrı'nın varlığını tekrar kabullenebileceğini düşünüyordu. Hoş, ne vakit yanında olmuştu ki Tanrı ? Ebedi yalnızlığında mı, bedenine zehir gibi sunduğu lanetli hastalığında mı, yoksa başına gelen türlü talihsizliklerde mi ? Kontrolünü kaybettiği yüz hatlarında ufak çaplı bir gerilme hissetti, sinirli bir ifade oluşmuştu çehresinde farkında olmadan, gülüyordu cadı. Varlığını reddettiği Tanrı'ya yakarıyorlardı orada. Aynı anda, bedeninde bir tuhaflık sezdi. Omzuna dökülen güneş sarısı bukleleri tan kızılına dönüyordu. Önemsiz metamorfozu dışında, hissettiği vahşi açlık hissi durulmamış, hiçbir değişim yaşanmamıştı hastalıklı vaziyetinde. Tanrı, onunla dalga geçiyordu. Hışımla ayağa fırladı ve büyücüden uzaklaşmaya başladı. Bu oyuna daha fazla devam edemezdi, zira oyuncak kendisiydi.

''Hadi ama, Tanrı benim yanımda olsaydı bu durumda bile olmazdım ! Şu halime bak, O'nun sevmediği ve devamlı değiştirip durarak eğlendiği aptal bir oyuncağı gibiyim !''

Öfkeyle sarf ettiği sözlerinin ardından başının döndüğünü hissetti, öfkeden kontrolünü kaybetmişti. Kütüğün üstüne yeniden oturdu ve kendisini düşünmeye sevk etti. Gözlerinin yeşilini ona şefkatle bakan büyücüye musallat etti, ve yine düşündü... Şefkat vardı o gözlerde. Acıma arıyordu yine, herkesin baktığı gibi, lakin acıma yoktu. İlk defa birisi ondan nefret etmiyor ya da acımıyordu, Arthur haricinde. Böyle birisinin uzattığı eli itmemeliydi. Çünkü buna fırsat vermeyecek kadar yalnızdı. Biraz soluklanıp, yutkundu güçlükle. Ağzından çıkanlar, biraz olsun kontrolü eline alabildiğinin göstergesiydi.

''Malcolm, bana başkaları gibi acıma yahut nefretle bakmıyorsun. Sırf bu yüzden, Tanrı'ya seslenebilirim seninle. Benim Tanrı'dan öte, kendime inancım yok. Bunu fark ettim.''
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Malcolm Mourier
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1112
Kayıt tarihi : 06/09/10

MesajKonu: Geri: Ölüme Hasret   Paz Şub. 10, 2013 3:16 pm

Kendisine gelmeyi başaran cadının, lanet olarak nitelendirilebilecek virüsten arınarak özüne dönmesiyle birlikte duygu cümbüşü yaşamasını büyük bir sükunet içinde izledi. Bu, kendisine insanların ruhuyla beslenirken ki halini hatırlatmıştı yeniden. Kontrolünü bulmuş olması, büyük bir şanstı onun için. Kızın ne olursa olsun, daha fazla bu ızdırabı gözler üstündeyken yaşamasına izin veremeyeceği konusunda kesin bir karara varınca, kızın yaptığı gibi oturduğu yerden kalktı ve ona doğru ilerledi. Aralarındaki mesafeyi azalttı ve kızı kollarından hafifçe tuttu.

"Ölümden yeniden doğmuş biri olarak söylüyorum ki, Tanrı var ve kimse ama kimsenin yardımını geri çevirmez. Sadece o kadar çok istek var ki, cevap vermesi sürüyor. Üsteik hepimiz onun değer verdiği bir kuluyuz; lakin hepimiz için farklı türde sınavlar var."

Benim necromancer'lıkla olan savaşım gibi. Bu örneği zihnin sınırları içinde tutmakta özen gösterdi. Öncelikle necromancer olarak doğduğunu Pieretta dışında kimse bilmiyordu. Bilmeyecekti de. Kız ağlamaktan kızaran gözlerindeki tüm masumiyetle kendi gözlerine bakarken, büyücü bu masumiyeti en son ne zaman gördüğünü hatırlayamadı. Kızı biraz daha rahat bırakarak kolları üzerindeki ellerini geri çekti. Yüzüne zoraki bir gülümseme yerleştirerek dudaklarını tekrar araladı.

"Öncelikle sakin ve sabırlı olmayı öğrenmelisin. Bu, iradeni kontrol altına almanı sağlayacaktır."


Dedikten sonra kızın tekrardan dolan gözlerine de yorumunu eklemeyi unutmadı.

"Ama bundan önce, az önce de dediğim gibi gücü hissetmelisin."

Bunun için elinden geleni yapacaktı. Cadının gözünün önünde bu duruma düşmesine izin veremezdi ve bundaki en büyük etmen yine yaratık olduğu zamanlardı.

"Ama, bilmiyorsun. Anlayamazsın. Olmuyor. Çok, çok güçlü..."
"Sakin olmalısın."
"Beni bitiriyor. Yıpratıyor ve gücümü tüketiyor. Beni içten içe yaralıyor...."
"Dediğim gibi sakin olursan..."
"Bedenen de ruhen de güçlü değilim. Artık her şey için çok geç!"

Kızı kendine çekti ve dudaklarına ufak bir öpücük kondurdu. Bunu, neden yaptığını bilmiyordu. Sadece kızın bu yalnız hissettiğini biliyordu ve yanında olduğunu kanıtlamak istemişti belki de. Pişmandı. Kızın yüzüne ifadesiz çehresiyle baktıktan sonra, dudaklarından fısıltı tonunda birkaç kelime döküldü.

"Ben, özür dilerim..."

Başını öne eğdi ve yaptığının bir aptallık olduğunun bilincinde bir biçimde kızın bir şey demesine izin vermeden, lanetler okuyarak kızın yanından ayrıldı...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Malcolm Mourier
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1112
Kayıt tarihi : 06/09/10

MesajKonu: Geri: Ölüme Hasret   Paz Şub. 10, 2013 3:17 pm

~ Role Play Sonu
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Ölüme Hasret
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Wigtown Wanderers'a Hoşgeldiniz... :: Silvanost :: Orman-
Buraya geçin: