Wigtown Wanderers'a Hoşgeldiniz...
Wigtown Wanderers'a Hoş Geldiniz!

Forumumuzda vakit geçirip, role play yapmak lütfen için üye olun.



 
AnasayfaSSSKayıt OlGiriş yap
Taşındık arkadaşlar! www.magusinvicta.com

Paylaş | 
 

 Safir

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Eritheia Fae Hyxest
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1551
Kayıt tarihi : 21/06/10
Lakap : Venus.

MesajKonu: Safir   Çarş. Ocak 02, 2013 6:03 pm



E R I T H E I A F A E H Y X E S T ............&............ J A S O N T Y L E R L L O Y D


Sen ve ben bir araya geldiğimizde gökyakut taşları gibiyiz. Sert, dayanıklı, göz alıcı...
Mavi ve berrağız.
Sığ bir denizden derin okyanuslara açılanlarız.


Sen benimle kıymetlisin,
Ve ben de seninle.



_________________

“I love the ground under his feet, and the air over his head, and everything he touches,
and every word he says. I love all his looks, and his actions, and him entirely and altogether.”


₰ my love, my Christ:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Jason Tyler Lloyd
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 2261
Kayıt tarihi : 04/02/11

MesajKonu: Geri: Safir   Perş. Ocak 03, 2013 11:11 pm

‘‘ Beni yakından tanıyan sayılı insan üzerine yemin ederim ki, kaybettiğim değerlilerim üzerinde yalanlarımın kol gezmesine izin veririm, eğer yazdığım kelimelerde en ufak samiyetsizlik varsa. Kusursuz teninin ahenkle dans etmeye başladığı her saniye, dudaklarının senfoniyle ona eşlik ettiği her an yaptığım şeyleri sorgulatıyor. Senin kirpiklerin arzuyla titrerken, buğulu ve aydınlık gözlerin benim vücudumun üzerinde kaybolurken, yaratmış olduğun derinlikte kaybolmamam imkansız. Sen Eritheia Fae, benim davranışlarımı bugüne kadar sorgulatan tek kadın, tek büyü. İçimde kopup giden fırtınaların, kafamın içinde dönüp dolaşan çelişkilerimin tek sebebi. Bunu okuyamayacak olmanın tek nedeni; gözlerine içtenlikle baktığımda bunların hepsini yaşayacak olman. Fakat tek şartım var: Benim poyrazım, bizim rotamızı belirleyecek. ’’

Jason’ın dudakları bütün ağzını kaplayan bir sinir harbine dönüştü. Yastığı üzerine gömülmüş kafasını hışımla kaldırarak çekmecelerinin arasından bulduğu kağıt parçasına göz gezdirdi. Masasının ucunda bulunan tüyü aldığında titrek elleri karalamaya başladı. ‘‘ Şimdi duyguların, görüntün biçim değiştirip farklı bir anlatıma büründü, beni dizginleyebilecek misin? ’’ Yavaşça tüyü aldığı yere bıraktı, hislerinin kuvvetiyle inip çıkan göğsü karşısında bulunan aynayı doldururken fırtınanın ilk esintilerine benzeyen soluk alıp verişi odayı kaplamıştı. Odasına gelen patronusun söylediği aynı cümle içindeki iki ismin bütün dikenlerini ortaya çıkarmasına inanamıyordu. ‘‘ Jason Tyler Lloyd, sen yenilgiyi tattın mı ? ’’ Sanki aynasına sert yumruklar atıyordu. Ruhu içinde çırpınırken şaşkınlığını gizleyemiyordu. Yoldan geçen sıradan bir büyücünün, fazla samimi olmadığı bir büyücünün, yalnızca bir han sahibinin, bu denli önemli bir haberi kendisine yolladığında ilk onu temizlemek istemesi nefretinin sadece ufak bir göstergesi olabilirdi. Asasını penceresinin yanından alarak sert bilek hareketleri yaptı, dudağından çıkan kelime sessiz bir yer ve uygun bir saat belirtirken inatçı keçisi gözden kayboldu. Pencereyi ardına kadar aralayıp vücuduna gelen bütün rüzgarı iliklerine kadar hissetti, belini dikleştirmeye çalıştı ama başarılı olamadı. Üzerinde tonlarca yük varmış gibi hissettiği nadir günlerdendi, Fae’nin ağzından dökülecek kelimeler aklına geldiğinde o yükün ağırlığı arttı. ‘‘ Yalnızlığa çekildiğim günlerde arkamda hissettiğim tek güç Fae. Sen geldiğinden beri kazanlarda bedensel hazlar kaynamıyor, pişmanlığın mağaralarında çile dolduruluyordu. Bu yaptığını tel tel olan bütün hislerimle aklıma kazıdım. ’’ Kalbinin med cezirlerine engel olamıyordu, buluşmak istediği nehire cisimlendi.

Hafif sarsıntının ardından ceketini düzelterek bütün dikkatini ruhsuz nehire verdi. Güçlü bedeninin içinde hissettiği zayıf duyguları ortaya çıkarmamak adına omurgasını dikleştirip suratına sert mizacını yerleştirdi. Tıpkı yaşadığı yeri bıraktığında başını dik tutup yirmi adım sonra ellerini arkada bağlayıp boynunu büken biri gibi. Bakıp, hiç bir şey göremeyen bir büyücü gibi. Jason gözlerini kitlemişti, bakıyordu ama bir şey göremediği açıktı, ne sağını, ne solunu, ne önünde fısıldayan nehiri, ne de arkasında sessizce belirmiş olan Fae’yi. Burnuna onun teninin kokusu geldiğinde gözlerini kapattı, yapabileceği en sessiz şekilde içine kokuyu çekti. Özlemin ve ihanetin soğuk savaşı, bitmek bilmeyen duygu silsilesi. Jason onun davranışını yapılabilecek en büyük darbe olarak kafasına yerleştirmişti. Göz teması kurduğunda Fae’nin açıklama yapmak istediğini hissedebiliyordu, parmağını onun dudağına yavaşça bastırdı ve bir adım geri çekildi. Kendine daha fazla hakim olabileceğini düşünmüyordu.
‘‘ Onun yanında kurduğun her cümle bizden bir parça çaldı ve sana söz veriyorum bunun ağırlığını yaşaman için elimden geleni yapacağım. ’’ Sert ses tonu kulaklarını dolduran nehirin fısıltısını yok edip diğer canlıların ürkekleşmesine yol açtı. Ağzından çıkardığı her kelime karşısında duran cadının canını yakmak içindi. Onun lügatında şu dakikadan sonra yaptığı her davranış, her çıkış doğruydu. Sonunda asla pişmanlık duymayacakmış gibi cümlelerine devam etmek istiyordu ama içini kemiren çelişkisi ne olacaktı? ‘‘ Onsuz neler olacağını düşünmüyor musun? ’’ Jason Tyler Lloyd o öfkesine, saklamayı başaramadığı kibrine hep yenik düşmüştü. ‘‘ Zihnimde bu yapılanın eşleştiği tek bir kelime var: İhanet. ’’ Sabit düşünceli yapısı hiç değişmedi, yanlış olsa bile konu onun ağzından çıktıysa artık doğruydu, öyle olmalıydı. O sünepe hancının söylemediği veya göremediği şeyler olduğu aklına gelince kontrolünü kaybetmeye başladığını hissetti. Belki de ilk defa kaybetmeye yakındı.

‘‘... yanımda olduğun günlerde burnumun derinliklerine kadar doldurduğum kokunu hiç unutmadım. Benim kaderim sen misin Eritheia? ’’
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Eritheia Fae Hyxest
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1551
Kayıt tarihi : 21/06/10
Lakap : Venus.

MesajKonu: Geri: Safir   C.tesi Ocak 05, 2013 7:02 pm

Spoiler:
 
Yere dökülmüş taze çınar yapraklarından birini yakalayıp sol avucuna yerleştiren genç cadı, gün batımının nemli toprak üzerine düşen turuncu ışıklarını kesen sisin ağır ağır Silvanesti’yi esir aldığını fark etmemişti. İşaret parmağını yükseltip yaprağın kalın ve belirgin damarlarını yavaşça arşınlamaya başladı, karmaşıklığı o an için fazlasıyla tanıdıktı. Taze ve körpe, el değmemiş yeşilleri Eritheia’nın birkaç yıl öncesinde sahip olduğu kimliğe eşti; onu dokunulası yapansa zeminini süsleyen iç içe geçmiş damarlardı. Aaron’ı hayatının merkezine koymanın bu anlama geldiğini biliyordu, zira büyücünün kendisi üzerindeki tesiri öylesine muazzamdı ki tahmin edilmesi güç olan her hamlesi Eritheia’nın hayatını değiştiriyordu. Onun için Fae’nin masumiyeti, zeminine kara çakılları bırakabileceği duru bir suydu; işlenmeye açık, dingin bir dalganın uysal kıpırtısına duyulan açlıkla dolu. Onu düşünürken kendisine bir yaprağın yeşillerini giydirdiğini fark etmesiyle, çınar yaprağını sapından tutup gökyüzüne doğru kaldırması ve kalın damarların ince yüzeyin dört bir yanına nasıl yayıldığını görmesi bir oldu. En ücra noktalardaydı, ulaşılması zor her kıvrımda dahi o vardı. Yaprağı parmaklarının kıskacından kurtarıp ait olduğu yere doğru süzülmesini seyrederken istemsiz bir tepkiyle başparmağının sırtını, birkaç saat öncesinde bakır kızılı bir sıvının bulandığı dudaklarında gezdirdi. Aaron odadan ayrıldığında hancının su lekeleri ve pas izleriyle örtülmüş başucu aynasına dakikalarca bakmış, birkaç santim mesafeden süzdüğü dudaklarının üzerindeki milimetrik çatlaklara kadar kızıl rengin yayılışını seyretmişti. Mermer beyazı cildini süslemek için fazlasıyla canlı, Eritheia’nın soğuk tenini ısıtmak için ise ziyadesiyle ılıktı. Belli belirsiz güldü ve yere düşmüş yaprağın sapsarı eşleri üzerinde aksettiği muazzam tezatlığa baktı. Aaron için yapabileceği her şeyi yapmıştı, ne var ki artık onun aşık olduğu kişinin siluetine sahip bambaşka bir cadıydı. Aaron hâlâ karmakarışık, kalın damarlardı belki. Ne yazık ki Eritheia’nın ona bağışladığı aşk capcanlı bir yeşilden hastalıklı bir sarıya çalıvermişti. Tam o sırada yanı başında beliren gümüşi keçinin söylediklerini işittiğinde tepkisiz çehresini aşağı doğru eğip şimdi geldiği noktayı düşündü.

Yanılmıştı. Eritheia, hayatına Jason’ın gelişiyle güney ormanlarını andıran yeşillerden çok daha fazlası olmuştu. Dakikalar sonra karşılaşacağı felaketi adı gibi bilmesine rağmen güldü, neşeyle güldü. Zaman içerisinde Jason’a aşkla bakmayı öğrenen lapis lazuli gözlerinin diri bir okyanusun mavisi olduğunu görmüştü. Onun dokunduğu beyaz teninin alev alışı, gözeneklerine dek zerk eden kuvvetli zehir, bilerek içine düştüğü derin çukurun karanlığını tanıtmıştı. Onu öpen dudakları kızıldı, ona ağlayan gözyaşları ise gümüş. Ormanın derinliklerinden yükselen nehrin sesine ve karanlıkla birlikte çöken yabani fısıltılara karışan melodik bir şakıyış oldu gülücüğü. Eritheia, şimdilerde duru bir su değildi; zira gürül gürül çağlayan serin bir nehir kadar kudretli hissediyordu. Jason ise derinliklerine siyah çakıllarını bırakacak uysal bir kıpırtı değildi, aksine; sicim gibi üzerine yağan hoyrat ve hırçın dalgalar olabilirdi o ancak. Güldü, Jason’a her seferinde yenileceğini bilmesine rağmen onu hayatına kabul edişinden memnun bir şekilde güldü. Ağaçların gölgesinden sıyrılıp ormanın derinliklerine doğru ilerlerken onu nehre yaklaştıran her adımında, nehri döven devasa dalgaları düşleyip eninde sonunda Jason’a varacak olmanın verdiği huzurla ve güvenle kendini duyacaklarına hazırlıyordu.

Nehrin kıyısına vardığında ormana arkasını dönmüş büyücünün olağandan daha hızlı inip kalkan göğsünü gördü, akabinde yüzünü göstermesiyle çenesini sıkıca kenetlediğini fark etti. Dudaklarını aralayıp böylesi bir öfkeye mahal veremeyeceğini söyleyecekti ki, soğuk temasını hissedişi Jason esip gürlerken sabırla ve sükûnetle beklemesi gerektiğini bir kez daha öğütledi. Nasıl seveceğini dahi bilmeyen bir adama aşkı öğretmek, onun her hareketinin ne manaya geldiğini bilmeyi gerektiriyormuş gibi ilk cümlesini dökerken hafifçe başını salladı. Canımı yakacaksın, pekâlâ, alışığım. Daha çok bağıracaksın, daha çok öfkeleneceksin. Ellerini yavaşça havaya kaldırıp anladığını göstermek istercesine defalarca başını sallayan Eritheia, durumun aşina olduğundan çok daha başka bir istikamette seyrettiğini işittiği son sözcükle idrak etti. İhanet? Dakikalar boyunca harlı ateşte bırakılmış kızgın bir demir, göğüs kafesinin orta yerine bastırılıp ona aşağılık bir damgayı yadigâr bırakmış gibi acıyla bir adım geriledi. Omuzları düşmüş, hevesli elleri bedeninin iki yanında sallanıvermişti. “Kurduğum her cümlenin kefaretini ödeyebilirim.” Sonsuz bir matem gününe hapsolmuş gibiydi, zira sıkıca tuttuğu, hatta kesip kanatacağını bile bile sıkıca bileklerine sardığı hatıralarının kalın halatları şimdi boynuna doğru yükseliyordu. Jason’ın kendisine aşkla, saf bir güvenle ve merhametle bakan gözlerinin şimdi girdiği harp boğuyordu onu. Yutkundu, işittiği bu hakareti üzerine yapışmadan çekip çıkarmak ister gibi çenesini yukarı kaldırdı. “İhaneti böylesine kolay ağzına alabildiğini görmek üzücü. Bana sormaya kalkışmamanı görmek, beni hiç tanımadığını fark etmekse mide bulandırıcı.” Gözlerini kaçırmaksızın ona bakmaktan çekinmedi, zira Jason o andan itibaren ne yaparsa yapsın onu şu an incittiğinden öteye gidemezdi. Hudut güvensizlikti. Derin bir nefes alırken göğsüne bastırılan o kızgın demirin, aralarındaki hayalete inanmayı seçtiği saniyede Jason’ın gözlerine vurulduğunu düşündü. Artık kördü, Eritheia’nın ona bağlılıkla bakan gözlerini anımsayamayacak kadar, ölesiye kör olmuştu.

_________________

“I love the ground under his feet, and the air over his head, and everything he touches,
and every word he says. I love all his looks, and his actions, and him entirely and altogether.”


₰ my love, my Christ:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Jason Tyler Lloyd
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 2261
Kayıt tarihi : 04/02/11

MesajKonu: Geri: Safir   Cuma Ocak 11, 2013 7:33 pm

İçinde kopup giden fırtınalar yerini tehlikesiz sulara bıraktığında nefes alış verişi de onunla beraber normal haline döndü. Belki sadece onun varlığını yanında hissetmek, güldüğünde içinden bir parça bulmak ve ağladığında o parçaları teker teker etrafa saçmaktı Jason için dizginlenmek. O sessizdi, küçümsercesine, acı acı gülümsedi. Elini kaşlarının arasına götürerek yavaşça sinirlerine masaj yaptı bir yandan kafasını iki yana yavaşça salladı. Bundan sonraki adım öfkelenerek büsbütün küstahlaşmak olacaktı belki kim bilebilir? Düşünmekten kendini alamadığını bir kez daha vücudunun bütün uzuvlarında hissetti. Zamanında kazandığı zaferlerin bile onu yorduğunu düşünmeye başladı. Sabırla ve sızlanmadan her şeyi kabul etmek ona göre değildi, hayatını kesin çizgilerle belirleyip yoluna devam eden birinin yaşamı ne kadar kolay olabilir? Ama daha ilk anlarda kendini çok kötü hissetmişti. Onun dehşeti, korkunçluğu tüm yoğunluğuyla gözünün önüne gelince, tanışmadığı umutsuzluk ve acının altın tepside sunduğu bilinç kalbine bir darbe indirdi. Ellerini yavaşça aşağı salarak sabitledi. ‘‘ Ben senin planlarının neler olduğunu nasıl bilebilirim? Ve neden bana kimsenin söylememesi gereken şeyleri söyleyip yapmaması gereken şeyleri yapıyorsun? Böylesi bir şey benim yargıma bağlanabilir. Kimin yaşayıp kimin öleceği, kimin olup kimin olmayacağına karar vermek için atanan yargıç, benim. ’’ Derin nefes alarak söyleyip söylememesi gereken şeyleri tartmaya başladı. Gözü dönmüş biçimde takındığı tavırlar karşısındaki cadıyı biraz çekingenleştirebilirdi bile ama kesinlikle içinden olanlara karşı saklayamadığı bir kin duygusu geçti. Silvanesti’nin etrafını saran sisle birlikte yüzüne çarpan her rüzgarda bu artarak devam etti, arttı, arttı. Gözlerini kapattığında karşısındaki eşsiz varlığın yastıklara gömülmüş yüzünü gördü. Dudaklarında aynı çocuksu gülümseme ve aynı dudakların kulaklara bir lütuf gibi açığa çıkardığı tiz ses. Ayağı kalkarak korkak adımlarla beraber oldukları odanın içinde benliğini kaybedişi ve Jason’ın görmesini istemediği bir çok saklı şey ama en önemlisi arzu dolu bakışların bir an olsun onun gözlerin ayrılmaması. Çekindiğinde narin parmaklarını saf bir kız çocuğunun yaptığı gibi birbirine yapıştırması, hiç unutmadı. ‘‘ Uyan Jason, kafanda dönüp dolanan özlemler yüzüne çarpılıyor. ’’ Fae’nin ağzından çıkan cümlelerle irkildi, gözlerini açtığında kısık ve yorgun bakışları onun üzerindeydi.

Kefaret? Onların denizinde tek bir gemi, geminin içinde iki kişi vardı. Diğerleri sadece gelip giden dalgalar bazen dinlendirici sulardı. Ama biri hata yaptığında koca okyanusta ceza nasıl verilecekti? Fae konuştukça istemsiz bir şekilde Jason sinirlenmeye başladı, ürperdi. O işittiği cümleleri bütün gün düşünmüştü. Nasıl böyle bir şeyden iğrenmeyeceği düşüncesini kafasından hiç atamadı. Tereddütsüz onun için her şeyi yapabilecekken şahit oldukları buhran etkisi yarattı, elbette asla unutmayacaktı. Birbirileri aralarındaki mesafeyi kısaltmak için bir adım attı, durdu.
‘‘ Ödeyemezsin. ’’ Kudretli sesi bütün duyguları yok edebilecek kadar şiddetli çıktığında gözleri onun gözlerinden ayrılmamıştı. Kesinlikle kördü ve düşünmüyordu. Rotalarını çoktan kafasında çizmişti ve o yöne doğru durmaksızın devam ederken bir adım daha attı, fakat her adım attığında sesinin tonu bir kat daha yükseldi. Her yanı titrerken alev alev bakışlarını onun üzerinde gezdirdi. Kendine karşı dürüst değildi ve kendini mahkûm etmekte çok hızlı davranıyordu. Issız kıyıya düşmüş iki kazazede gibi yan yana, usulca dururken Fae’ye mahkûm olduğunu anladı, hızlı davranmasının sebebi buydu. Garipti, bu kadar sevilmekten ve sevmekten sıkıntı ve azap duydu. Tüm umutlarının onda odaklandığını ve her şeyin ona bağlı olduğunu hissetti. Belki onun cümlelerinin anlamını bile bilmiyordu, sadece sesinin tınısına kulak verdi, bu sefer ses tonu daha da yükseldi ‘‘ Asıl sorun onun yanında dakikalarca dururken kafanda neler geçtiğini bilmiyor olman. Bilmiyordun, aklında ben bile yoktum. ’’ Yutkundu, nefes almaya ihtiyacı vardı. O gözlerin içinde tekrar kaybolmaya başladığı an kendini hiç böyle yalnız hissetmemişti. His kavramını ona öğreten kadının bu denli ağır darbesinin altında kim ezilmezdi? Gücünün kalmadığını hissetiğinde aralarındaki mesafeyi yok etti. Kafasında kurduğu denkleme göre ses tonunun onu yıkıp geçmesi gerekiyordu, yapamadı. Bu sefer sadece fısıldayacaktı. Sağ elini kalbine doğru götürerek yavaşça dokundu. ‘‘ İkimiz buradaydık. ’’ Aynı elinin işaret parmağı kolunun tamamını rüzgar gibi sıyırarak beline kadar ince dokunuşlarla geldi, orada daireler çizerek durdu. Diğer eliyle Fae’nin elini kendi göğüsüne götürdü. ‘‘ Sen beni tekrar buraya hapsettin. ’’ Derin bir nefes alarak ne halde olduğuna baktı. Çok, çok zordu.

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Eritheia Fae Hyxest
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1551
Kayıt tarihi : 21/06/10
Lakap : Venus.

MesajKonu: Geri: Safir   Salı Ocak 15, 2013 2:14 pm

İşittiği her sözcük, ona duyduğu bağlılığın ve sadakâtin sınandığını ifşa ederken bir yandan da Jason’a direnmenin mücadelesini verdiğini idrak etti. Kendini bildi bileli, Lloyd’u hayatına aldığı günden bu yana geçirdiği her saniyede ona karşı durmayı nasıl başaracağını düşünmekle geçirmişti zamanını. Jason hayatını sığdırdığı eksenin dışındaydı önce, akabinde kıvrımlarını değdirdiği her noktayı ölesiye arzuladığını belirtmekten çekinmeyen bir yılan gibi yörüngesine yerleşmişti. Jason hayatının merkezindeydi şimdi, işinin ehli bir cambaz gibi Fae’nin gözleri önünde, onun komutasını saf dışı bırakıp sahip olduğu her şeyi ele geçirmenin tatminini yaşıyordu sanki. Gülümsemek üzere hamle eden dudaklarını ısırdığında koyu başak rengi kaşlarını yavaşça çattı. O kadar uzun zaman geçmişti ki; Sırlar Odası’nda buluştukları o günden bu yana Fae’nin surlarını acımasızca döven bu hoyrat, mizacı sert ve üslubu katı adama karşı koymak konusunda ehlileşmeyi başarmıştı. Bir an olsun bakışlarının yönünü değiştirmeksizin onu gözlediğinden duygularında fire vermemek zordu, lâkin buna da alışmıştı. Jason Tyler Lloyd gibi bir adamı sevmenin zorluğuyla mücadele ederek ömrünü tüketmekte olduğunu biliyordu, buna razıydı. İşlerin kolayca cereyan etmesinden pek de hoşlanmadığı düşünülürse başına gelen her şeyin mubah olduğunun da bilincindeydi. Kıpırtısız kalmak ister gibi, göğüs kafesinde sıkışan sakin bir nefes alırken uğruna her şeyi dize getirdiği adamın kendisine layık gördüğü sıfatı bir kez daha düşündü. Jason’ın hayatını değiştirmiş, ondan gelen tüm hüzünleri ve acıları peşine katan koyu renk gölgelerle yaşayabileceğini söylemiş, hatta onun gelini olmayı dahi bir armağan varsaymıştı. İşte o an kendisi için üzüldü Eritheia, tutacağı yası kendisine mâl etmeyi düşündü. Jason’ın el bebek gül bebek baktığı kılıçlarını sakladığı galeride, sonbahar mevsiminin ilk gününde, genç adamın Fae’ye en kıymetlisi olduğunu fısıldayışı o anı yaşar gibi can buldu zihninde. Eritheia, koşulsuz bir güven ve sadakâtle ona bağlandığını söyleyip kendisini en tepeye koyduğunu ifşa eden adamın geldiği noktaya inanamadı. Acınması gereken kişi hangisiydi?

Aralarındaki mesafeyi bir adım boyu kısaltan büyücünün yüzüne bakarken görünmeyen uzaklıklarını kestirmekte zorlandığını fark etti. Akabinde işittiği tek sözcük, Jason’ın uzun bir süre daha durulmayacağını gösterdiğinden devam edene dek, aklında ne varsa dökene dek hamle etmemeyi uygun gördü. Can kulağıyla dinlediği adamın her söylediğinin ona mantıklı geldiğini ve dudaktan çıktığı anda doğru kabul edildiğini bildiğinden, uzlaşmanın zorluğuyla bir kez daha çetin bir savaşın göbeğine düştüğünü varsayıp dişlerini sıktı. Aklında ben bile yoktum. Aklında ben bile yoktum. Jason, kendisine yaklaşıp serin parmaklarıyla tenine temas edene dek ebedi bir transtaymış gibi bu cümleyi tekrarlayan genç cadının hayatındaki en büyük mağlubiyeti gümbürtülü adımlarla yaklaşırken içinden arkasını dönüp son sürat koşmak geldi. Ne uğruna direnecekti? Ne için bu ithamın yükünü üzerinden sıyırmaya ve tekrar masumiyetine kavuşmaya çalışacaktı? Kalpleri arasında saydam bir yol çizip parmaklarını usta bir hokkabaz gibi kullanan genç adamın göğsüne baktı önce, yüreğini görebilecekmiş gibi uzunca süzdü. Bir sonraki istikameti kendisiydi, elbisesinin açıkta bıraktığı göğsünün üzerini kapatan cilde bir anlam yüklemenin ne büyük bir ironi olduğunu düşünüyordu. Belindeki ince temastan duyduğu tanıdık kokuya dek her şeyi, algılarının bağışıklığına emanet ederken başını kaldırıp aşık olduğu adama baktı. Gözlerinde tanıdık bir senaryoyu canlandırmaktan gücendiğinin keskin ışığı vardı. “Aklımdan neler geçtiğini, senin ne kadar çabuk vazgeçtiğini bildiğimden çok daha net anımsıyorum.” Dişlerini sıkıp Jason’ın durulması için kısa bir müddet bekledikten sonra bu kararının bile bir şeyleri kanıtladığını biliyordu. Eritheia, onun atacağı her adımı ve tattığı her hissiyatı tahmin edecek kadar yakından tanıyordu büyücüyü. O ise Fae’nin kusurunun onu ne kadar hırpaladığını düşünmekten inançlarını sorgulama zahmetine dahi girmiyordu. Genç adamın kalbi üzerindeki elini, onun parmaklarını kavrayarak kendine doğru çekti ve bir müddet bekledi. “Sen bana geldin, hâlâ göz kulak olmam gereken bir şeyler olduğunu hatırlattın. Ondan önce,” deyip büyücünün elini yavaşça kendi şakağına doğru yükseltti, işaret ve orta parmağı sıcak tenine temas etti. “Buradaydın. Buradaki her noktada, her kıvrımda, her günahın ve her başlangıcın altında ismi olan sendin Tyler.” Ona diğer ismiyle ikinci kez hitap edişiydi bu. İlki, ona emanet ettiği ruhu yedi ölümcül parçaya bölmek istediğini öğrendiği vakitti. Belli belirsiz tebessüm ederken büyücünün kolları arasından sıyrılıp üç eş adım uzaklaştı. “Seni oraya hapseden ben değilim. Benden kaçmak için gönüllü olan sensin.” Yeni yeni idrak ettiği ince detayla gözleri önünde kum gibi dağılan anılara bakar gibi bakıyordu Jason’a. Hiçbir şey söylemeksizin öylece beklerken onu neyin uyandıracağını, işin aslı, bunu nasıl başaracağını bir an önce bulmaya çalışıyordu.

_________________

“I love the ground under his feet, and the air over his head, and everything he touches,
and every word he says. I love all his looks, and his actions, and him entirely and altogether.”


₰ my love, my Christ:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Jason Tyler Lloyd
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 2261
Kayıt tarihi : 04/02/11

MesajKonu: Geri: Safir   Çarş. Ocak 16, 2013 4:43 pm

Suratına tokat gibi çarpan kelimenin anlamı zihninde tamamiyle yer edindiğinde sarsıldı. Vazgeçmek mi? Bilinci kendi içinde bir harp halindeyken bunu sindirmesi mümkün değildi. Onun olmadığı her dakika zamanın ilerlemekten korktuğunu, her şeyin bir adım daha zorlaştığı gözleri haykırırken Fae bunu anlamalıydı. Yaptığı hataları su yüzüne çıkaracak bir yapıya sahip değildi, düşündüğünde ondan uzaklaşmak asla kendine itiraf etmeyeceği bir hata olsa bile belki ikisi için devamlılığın acı bir göstergesi olabilirdi, Jason’ın aklından bunun haricinde hiç bir düşünce geçmedi. Rengi atmış ve adeta matemli yüzünü kaldırdı, bakışlarını onun yüz hatlarına çevirdi. Saklama ihtiyacı duymadığı ısrarlı, asabi, kaba alayının onun düşüncelerini alt üst ettiğinin farkında olmasına rağmen devam ediyordu. O göğüsünün üzerinde bütün masumiyetiyle uyurken Jason onun nefes alış verişlerini dinleyip ellerini vücudunun her noktasında ürkütmeden gezdirirdi, yavaşça verdiği tepkileri takip edip gülümserdi ama herkese göstermekten çekindiği o içten gülümsemesiyle. Kendini güçsüz hissetiği, adımlarını güç bela atabildiği zamanlarda bile yanında tek bir cadı vardı, bunların hiçbirini onun yüzüne söylemedi. Jason sadece böbürlenerek kendine güvenin tam olduğunu anlatan süslü cümleler kurup karşı saldırı halindeydi, hep saldırı. Vazgeçmek kelimesi cadının ağzından süzüldüğünde bütün askerlerinin üzerinde ilahi bir güç oluştu, kendini öfkenin sularına tekrar bıraktı ve ne hale geldiklerine baktı. Kendi hayallerine düşman fakat birbirinden kopamayan iki kişi gibi sürükleniyorlardı. Konuşmaya çalışsa belki kekeleyecekti, o yüzden sadece düşünmeye çalıştı Sanki gençliği kalmamış, heybetli, aksi ve yüzünde akıllı bir ifade olan büyücüydü, saklamaya gerek duymadığı kederli bir şaşkınlıkla süzmeye devam ederken, düşündü. ‘‘ Ben istediğim her şeyi aldım Fae, her şeyi. ’’ Serinkanlı, riyakar edasıyla bulunduğu konumu bozmadan anılarıyla savaşıyordu, Garlyn düğünleriyle alakalı her ayrıntıyı hızlı hızlı anlatımından başlayıp Fae’nin dudaklarında, dudaklarının hayat bulduğu eşsiz ana kadar.

Kendini toplamasını sağlayan şey Fae’nin ellerinin kendi ellerinden ayrılıp göğüsünde hissetiği sıcaklığın yerini soğuk rüzgara bırakması oldu. Bazen hayatını adamaya hazır olduğu kadını tanımakta zorlandığını fark etti. Düşünmeden, belki hiç aklında sorgulamadan karar verip fevri tavırların içinde kaybolabilirdi, sadece onun için. Eli onun şakağında gezdiğinde ve kulakları kendinden emin kelimeleri duyduğunda nefretle birleşen özlem duygusunu kontrol edemediğine bir kez daha şahit oldu. O an asasını eline alıp bulunduğu yeri terk etmemek için kendini zor tuttu. Vücudunun arzuladığı isteği başka bir kadının vücudunda giderebilirdi, kullanıp bir köşeye atıp diğerine geçmek bu davranışlarla şekillenen bünye için en kolay şeydi. Yapamazdı. Hareketleri ne kadar serbest, rahat ve önemini ele vermemeye çabalasa da bir adım atsa sendeleyeceğinden çok emindi. Jason’ı tanıyanların tümü biçimsin bir adam sayarlardı, fakat ustalığı konusunda hepsinin hemfikir oluşu zor bir adama yöneltilen oklardı. Kaçıp her şeyi birbirine bağlamak yerine durup kükremeyi tercih etti, dişlerini yeterince sıkmıştı.
‘‘ Senin gözlerinin içine tekrar bakabilmek için her gün savaş verdim. Bütün doğrularımı ve yanlışlarımı öğrendin, saklanmadım. ’’ Ellerini iki yana doğru açarak sitem edercesine cümlelerine devam etti. ‘‘ Ama ben karşımda, gözlerine bakınca saflığını kaybetmiş birini görüyorum. ’’ Yaşamının dönüm noktasını belirleyecek konuyu bile başkasının gönderdiği uyduruk bir büyünün biçimlendirdiği ses ile işitti kulakları, aklına geldikçe kendini kaybedecek gibi oldu. Elleriyle aralarındaki mesafeyi işaret etti. ‘‘ Sen korkularına bu kadar mı yenik düştün Eritheia? Seni düşünmeden geçen tek bir dakikamın olmadığını bile bile bu kadar mı korktun? ’’ Asla kurmayacağı o cümleyi kurdu. Sinirleri beynini o kadar zorluyordu ki, itiraf etmekten korktuğu şeyleri bir bir dökülmeye başladı. Jason Tyler Lloyd’un gardı yavaş yavaş yere düşerken rüzgar bile alışılmadık bir biçimde şiddetlendi. Ellerini aşağı indirdi ve bulunduğu yeri bozmadan Fae’nin gözlerinin içine bakmaya başladı. Ebedi güzelliğinin altında yatan kusursuz masumiyetin ve eşsiz saflığının nerede olduğunu sorgularken onun yanında yine zayıf düştüğünü fark etti. Susmuştu ama çatık kaşlarının altındaki gözleri hiç durmayacakmış gibi soru sormaya devam ediyordu. Aklından çıkmayan diğer bir şey ise onunla karşılıklı kalmayı bile özlemesiydi. Gizli randevuları, esrarlı konuşmaları, yakarmalar, yakınmalar. Evet yakınmaları bile özlemişti. ‘‘ Şimdi söyle, beni kendine hapseden kim? ’’ Keskin ses tonu bütün kelimelerin üzerine basa basa çıktı. Yüzündeki bütün mimikleri yok etti, Jason’un fethetmek istediği tek kale Eritheia’nın düşünceleri, duyguları, onun her şeyiydi.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Eritheia Fae Hyxest
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1551
Kayıt tarihi : 21/06/10
Lakap : Venus.

MesajKonu: Geri: Safir   Çarş. Ocak 16, 2013 7:11 pm

Sarf ettiği her sözcüğün, karşısında yıkılmaz bir kibir seddi misali duran adamın gövdesine çarpıp kendisine döndüğünü bilmesine rağmen geri adım atmayı katiyen reddediyordu Eritheia. Onun öfkeyle örülmüş duvarları arasında isminin yankılandığından, o bağırmaya devam ettikçe haklı sayıldığından, ilerideki dakikalarda söylemesi muhtemel her sözcüğün canını yakacağından da oldukça emindi. Jason buydu, yaralandıkça yaralıyordu. Her seferinde aynı sonu görüyordu Eritheia; onun için böylesi durumlara göğüs germenin ne denli zor olduğu konusunda kendisini telkin edip gardını düşürüyor, mahkûm edilmeye sesini çıkarmıyordu. Jason esip gürlerdi, Fae’yi zaafı ve kıymetlisi olarak kılmanın tek sorumluluğu olduğunu varsayıp üzerine düşen tüm görevi devrettiğini dahi savunabilirdi. Tüm suçlar, günahlar, arkada bırakılmış yarım hikâyeler ve yazılmamış sonlar ise Fae’ye aitti. Onun gözünde işler bu şekilde yürürken cereyan eden problemlerin önünü tıkayamadıkları kaynağından, zaman zaman birbirlerinin yokluğunda kısılıp ürkekçe yardım dilendikleri karanlığa dek her şeyin sorumluluğunu kendine yüklerdi Fae; böyle alışmıştı. Karşısındaki büyücü söylediklerini hiç oralı değilmiş gibi üzerine basarak geçti ve tekrar kendi cephesinde iri pervazlı uzun pencereler açtı. Eritheia karşısındaydı, ona sahip olduğu ve olabileceği en kıymetli varlığa dokunduğunu; ellerine, kordan sıcak tenine, yalnızca kendisine açılan derin yüreğine temas ettiğini haykırıyordu. Görmedi, görmek istemedi. Genç kız bu mücadelenin uçsuz bucaksız bir denize açılan küçücük bir kayıkta, yalnızca kendisi ve anılarıyla baş başa kalmış bir adamın çaresizliğini andırdığına kanaat getirdi. Tek cephe savaşıyordu her ikisi de, mühimmatları yanlışlarıydı.

Tam o raddede, geri dönüp tüm bunların bir hata olduğunu ve yanlış istikamette ilerlediklerini izah etmek geldi içinden. Söze karışmak üzere araladığı dudakları, işittiği aksi cümleyle aralık kaldı ve şefkatle ısıttığı sözcükler yüzüne çarpan soğuk rüzgârla temas ettiği dakikada buz kristalleri kesilip yere döküldü. Jason’ın kendisine yönelttiği suale, bugüne dek aldığı en derin kılıç yaralarını hiza bilerek pervasız sözcükler serpiştirdiği aşikârdı ve ne olursa olsun, o an çekip gidişi dahi Eritheia’yı bu kadar yaralayamazdı. Kanatları koparılmış bir serçe misali usulca inip kalkan göğsü, derin bir iç geçirişi ılık soluğuyla dudaklarından döktüğünde lapis lazuli gözleri manasız bir boşlukla öylece kilitlendi. Jason’ın koyu kum rengi kaşları çatılmış, okyanus mavisi bakışları donuk ve keskin bir öfkeyle acı acı bakar olmuştu. Küfreder, lanet eder gibiydi. Bozguna uğradığını sanan bir adamın böylesine büyük bir kinle hareket edeceğini kim tahmin edebilirdi? “Sen özgürsün.” Yakarır gibi, duru bir fısıltıyla yardım etmesini dilercesine döktüğü sözcüklerin akabinde boğazına kurulup soluğunu kesen büyük yumruyu kuvvetlice yuttu. Büyücüye doğru bir adım attığında içerisindeki her şeyi dökme sırasının kendisine geçtiğini bilmesine rağmen üstelememe kararı aldı, zira her ne olursa olsun Jason’ın düşüncesizce icra ettiği gibi, en değerli varlığını hoyratça oradan oraya savuramazdı. “Seni kaybetmemek için göze aldığım her şeyi bu sıfatla adlandırıyorsan, belki. Senin yanından uzaklaştığım gibi bir başkasına gidecek kadar aşağılık biri olduğumu düşünmeyi kendine layık görüyorsan, hatta beni buraya koyabiliyorsan, belki.” Başını hafifçe yana kırdı, gözlerindeki boşlukta can bulan hayal kırıklıklarını görebilsin diye ona doğru bir adım attı. “Belki… Beni gövdesinden çamuru sıyırır gibi silip bulabildiği en ağır hakarete maruz bırakan, ihanetle suçlayan adama, sana dair her şeye korkuyla bakıyorumdur.” Sesinde aşağılamadan veyahut öfkeden zerre iz olmaksızın, salt bir kırgınlıkla dile getirdiklerinin ardından nereden geldiğini kabul etmek istemediği parıltılar tarafından kıpırtılar kazanmış gözleri, ona bakmaya son verip nehirle buluştu. “Gidebileceğin kadar uzağa gittiğini sandığında bile sendeyim, Jason. Seni buna mahkûm etmiyorum, özgürsün.” Neden söz ettiğini anlayabilmesi adına bakışlarını tekrar büyücüye sabitlemeden önce ellerine baktı. Uzanıp onları tutarsa aralarındaki uçurumun bir hiç sayılacağını hayal etmenin çocuksu bir tatmin duygusu vermesi acınası mıydı? “Biliyorum, çünkü günün bazı vakitlerinde seni unutmayı denesem bile yapamıyorum.” Sarf ettiği her kelimenin canını içine çektiği solukla alabilirmiş gibi derin bir nefes doldururken ciğerlerine, görüşü bulanıklaşan gözlerini birkaç saniyeliğine kapadı. Jason’a dair tüm anıların karanlığın orta yerinde akıp gitmesine ve her birinin tekrar kendisini anımsatmasına aşinaydı, lâkin bu seferki bir hayli başkaydı.

Ben seninleyim. Buz kesmiş parmakların sıcacık boynuma temas ederken nabzımı yoklayan bilincin, benim sevgim. Senin güvenin, benim aşkıma denk olan; sadakâtin ise evveliyatı hiçe sayıp masumiyetle beni kucaklayan. Ruhum senin, ben seninleyim, sana emanetim.

Gözlerini aralayıp zihnine dolan her satırı aksedecek tek bir cümle kurdu. Elinden geleni yaptığını biliyordu, yeterliliği ise ölesiye tartışılırdı. “Gidebiliyorsan eğer, şimdi git Jason. Ben yapmayacağım.” Kirpiklerinin ötesinde berrak damlaların titreştiği gözleri, büyücünün çehresine dizginlemediği bir inatçılıkla sabitlenmişken ona sevgisinin masumiyetini kanıtlamanın daha başka, nasıl bir yolunu bulacağını bilemedi. Onun tek korkusu, devam ettiği takdirde bu saf aşkı kirletmekti.

_________________

“I love the ground under his feet, and the air over his head, and everything he touches,
and every word he says. I love all his looks, and his actions, and him entirely and altogether.”


₰ my love, my Christ:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Jason Tyler Lloyd
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 2261
Kayıt tarihi : 04/02/11

MesajKonu: Geri: Safir   C.tesi Ocak 19, 2013 6:59 pm

Spoiler:
 

Ağzından çıkan bütün cümlelerin ne anlama geldiği yeni yeni onun aklında oluşuyordu. Kendinde olmadan sadece içinden geldiği gibi konuştuğundan zihni bunalıklaşmıştı. Yorgundu. Sürekli aynı konuma gelmekten, sürekli aklını Fae ile ilgili düşüncelerin kemirip bitirmesinden yorgundu. Onun yaptıklarına karşılık vermek, hayatına ortak olmaya çalışmak görünenden daha zordu. Artan gurur ve ciddiyetin vermiş olduğu çelikten duygular, beraber yaşadıkları kutsal anlar bu zorluğu katlayan etkendi. Kendinden ödün vermezdi ama içinde yaşadığı ve yansıtmadığı her duygu silsilesi Jason’ı o kadar yıpratmıştı ki, bazen o kalbinin üzerinde tonlarca yük var gibi hissederdi. Bu ağırlığın üzerine kendi yaptıkları da eklenince asıl sorunun ayakta durmak değil, ayakta onunla beraber durmak olduğunu anladı. Büyüyen göz bebekleri ve durgunlaşan hareketleri Jason’ın alışık olmadığı bir durumdu. Belki de görmeyen oydu, onun için nasıl delirdiğini, vücudunun her noktasının nasıl deliler gibi haykırdığını, onu kollarının arasında hissetmediğinde ve sakinleştirici sesini duymadığı dakikalarda ne kadar batağın içinde olduğunu görmeyen oydu. Belki kaçıyordu, kendine itiraf etmekten, bu sorumluluğun altına girmekten uzak tutuyordu kendini. Jason’ın sırtındaki yükler gün geçtikçe birer birer arttı, çünkü o yoktu. Jason’ın evi Fae’nin olduğu yerdi, ama bunları onun suratına ne kadar acı çeksede hatta ve hatta gözlerinden yaş gelse bile söylemeyecekti. Yüreği kırıktı ve kendini yıkıma sürüklüyordu. Solgun dudaklarındaki gülümseme bitimsiz, çocuksu bir hüzün ve acı bir yakınmayla doluydu, samansarısı saçları yağmur damlalarının etkisiyle ıslaktı. Yüzünün sert profili mermerden yontulmuş gibiydi, ikisinin de layık olmadığı utançlar onun yüreğinde ezilmiş ve acı umutsuzluk çığlıklarıyla bütünleşmişti. Ama bu çığlık bu topraklarda, rüzgarlar bağırırken silinecekti.

Düşünceleri onun bünyesinde raks ederken bütün bu yaşananları unutmak için hamle yapmak istedi. Bütün anıları canlı tutup, karşısındaki cadının üzülmesine neden olan bütün acıları silip atmak. Sonra kendine döndü, peki o içinde yaşadığı acıları ne yapacaktı? Sular altında kalan, dar koridorlara sığdırılan geniş hayallerini nasıl sorgusuzca ona teslim edecekti? Kafasını zorlayan her şeyi yavaşça aklından silip atacağını adı gibi biliyordu çünkü bahsi geçen kadın, bahsi geçen büyünün adıydı Fae. Kesinlikle kendini hiçe sayıp, küçük duruma düşüp onun peşinden koşacağına emin oldu çünkü Jason’ı kasıp kavuran duyguların şiddeti etrafına serdiği bütün surları zayıflatıp bütün kayaları çoktan çökertmişti, o an Fae’nin o büyücüyle buluştuğunu bile unutacak gibi oldu. Başını yavaşça çevirip onun gözlerine kitlediğinde, vücudunu yavaşça süzdüğünde unutkanlığının nedenini bile sormadı kendine, sanki o her saniye tarif edilemez bir büyünün altındaydı. O sırada Fae’nin dudaklarından dökülen iki kelime onu tekrar düşüncelere sürükledi, özgürlük onun için iki kişilikti. Onun kitabındaki özgürlüğün tek tanımı Fae’nin etrafında bağımsız olmaktı, sözcüklerinin sorgulanmadığı, düşüncelerinin başkası tarafından yadırganmamasıydı ve her gidişinde tekrar pişman olmaktı; tek bir kadın için. Korkunun bütün vücudunda salgılandığını ayak parmaklarından başına kadar her yerin hissizleşmesiyle anladı. Herhangi biri olsa bir bakirenin sürpriz kaltaklığı hakkında tarifi olmayan cümleleri mümkün olabilecek en uç kırıcılıkta sesi ile birleştirirdi fakat Eritheia’nın hala içinde kaldığını bildiği o masumiyete güveniyordu, bazen sadece aklında büyütürdü.
‘‘ Sadece yaptığın şey aklıma geldikçe kaldırıp kaldıramayacağımı düşünüyorum, bu nefreti sindirmenin yolunu arıyorum. ’’ Fae’nin ağzından çıkan iki kelimeye maskesini yüzüne takarak cevap verdi, yavaşça kendisine yaklamasını takip etti ve işittiği cümleleri sakince aklından geçirdi. Onun çatallaşan sesi Jason’ın gözlerinin açılmasına ve aklının başına gelmesini sağladı. ‘‘ O tavırlarımı asla değiştiremeyeceğimi benden çok daha iyi biliyorsun Syrinx, bana zaman zaman kızdığını biliyorum. Bütün direncimi onun ellerine bıraktığımda sonsuz mutluluk belki bizim olacak ama, benim kararlarımın oluşturacağı bir dünya istiyorum. Çünkü onu mutlu eden tek şeyin benim kararlarım olsun istiyorum, onun hayallerinin sadece benim ağzımdan çıkan cümlelerle gerçek olmasını istiyorum, komik değil mi ? Duymayı beklemiyordun biliyorum haftaların ayların sorunda biz yine üzüleceğiz, ben yine üzeceğim, ama sana söz veriyorum onun gözlerinden dökülecek tek bir damla ile bütün duruşumu değiştireceğim. ’’ Tam cevap verecekken sustu, gözünde canlanan hatıra hareketlerini yavaşlattı. Yakınına gelen sevgilisinin gözlerine onların içinde kaybolmak istermişcesine baktı, elini kaldırarak yanağına yerleştirdi ve baş parmağıyla damlaları aldı, elini çektikten sonra suratını onun tenine yaklaştırarak sert ses tonuyla fısıldadı. ‘‘ Günün her anında hatıralarımda yaşayıp gözümün önünde canlanmana izin verdim. Unutmadım, çünkü biliyordum eğer denersem asla başarayamayacaktım. ’’ Derin bir nefes aldı, yakınlaştığında burnunun alışık olduğu o kokuyu içine çekti ve tutkuyla boynunun eş aralıklı noktalarında kendini kaybetti, dudaklarını orada hapsetti, kendini çekerek ellerini beline bağladı. Rahatladığını ve korkunun yerini huzura bıraktığını hissetti. Jason’ın bütün hisleri Fae’nin yanındayken hiç olmadığı kadar gerçekti, sadece ona ait olan büyünün yanında hiç olmadığı kadar güçsüzdü.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Eritheia Fae Hyxest
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1551
Kayıt tarihi : 21/06/10
Lakap : Venus.

MesajKonu: Geri: Safir   C.tesi Ocak 26, 2013 10:40 pm

Ayakları yere daha sıkı bastığında temas ettiği kayanın soğukluğu bileklerinden yukarı doğru tırmanmaya başlayıp bacaklarındaki direnci ölçmeye kalkıştı. Geldiği patika yoldaki taze kiraz çiçeklerini döven rüzgârın uğultusunu daha net işitiyordu şimdi, kaslarındaki güçsüzlüğün tüm sorumluluğunu ona yıkabileceğini düşündü ansızın. Karşısındaki büyücünün gözlerine doğrudan bakarken, kendisininkilere inmiş buğulu perdenin onun siluetini çok daha berrak gösterdiğini fark etmesi dudaklarını sıkıca birbirine bastırmasının sebebiydi. Metrelerce aşağısında, nehir kıyısındaki sert kayaları, tahta köprüyü ve aşınmış halatları döven kuvvetli dalgaların eş zamanlı sesleri öncelerde verdiği huzurdan eser bırakmaksızın ürkütücü bir gürültü hâlini alarak kulaklarında yankı bulmaya başladı. Kıyı şeridini düşündü, Jason’a öylece bakarken gözbebeklerinde gördüğü simsiyah çukurun tam zeminine çakılmak üzereyken aşağısı berrak suyun sığ maviliğine doğru uzandığına; etrafını çeviren derin okyanus rengine sığdırdığı onlarca duyguya yeni baştan tanık oldu. Akabinde kısa, koyu kum rengi kirpiklerini ve çehresine ırak bir ifade katmaktan geri durmayan gür kaşlarını seyretti. Elinden geleni yaptığını bildiğinden sevgilisinin dökeceği birkaç sağlıklı sözcüğe muhtaçmış gibi öylece bekliyor, geçen kısacık sürede hassasiyeti doruklara ulaşıp kendisine işkence eden algılarına lanet ediyordu. Dalgalar, hışırtılar, rüzgârın uğultusu, hatta ceketinin gövdesine çarparken çıkardığı tok tını… Her biri o dakikanın ölümsüzlüğünü kanıtlamak ister gibi kendilerince bir yol bulup kafatasını istila ettiğinde derin bir soluk aldı. Ona dair her şeye gecikmişti oysaki; ilk sarılışını karşılıksız bırakıp ilk öpücüğünü gereken vakitten aylar sonra vermiş, onu sevdiğini söylemek için bile doğru bir zaman tutturmayı becerememişti. Sana dair neyi doğru yapmayı becerebildim ki? Yanağının içini kuvvetlice ısırıp yutkunduğunda iç sesinin tezahürata kalkan arsız bir holigan gibi vicdanını kışkırtışını görmezden gelmeyi yeğledi. Ardından anımsadığı hatıralar ise tüm yanlış yaptığı dakikaların kısacık bir özetini geçer gibi, merhametsizce Jason’ın çehresinde can buluvermişti. Uzun parmaklar yavaşça yükselip yanağındaki ıslaklığı gözeneklerine karıştırdığında üzerindeki çamurdan arınması için gerekli olan tek şeyin bu temas olduğunu alçak gönüllülükle kabul etti. Çenesi hâlâ dikti, ondan gelen mağlubiyetin daimi olduğunu bilmesine rağmen gardını düşürmemekte inat ediyordu. Jason’ın ardını dönüp gideceğine dair kendini bildi bileli içinde beslediği o korku kırıntısı, dizlerindeki uyuşuklukla tekrar çıkageldiğinde soğuğun başına biçtiği bu hissiyatı sonlandırması için merhamet dileyen gözlerle ona baktı. Daha fazla ayakta duramam, düşmeden önce bana sarılmalısın. Lütfen, lütfen. O an işittiği iki cümle Eritheia’ya hayatını yeniden bahşederken canını bilerek yaktığını düşündüğü, bununla itham etmekten geri durmadığı adamın yalnızca kendisine gösterdiği şefkatiyle dudaklarından döktüğü itiraf zihnine dolmuştu. “Her geçen gün seni daha fazla özleyen adam nasıl seni üzmek isteyebilir?” Beline dolanan ellerin ve temaslarının getirdiği sıcaklığı misafirperverlikle kucaklayan Eritheia, kollarını büyücünün sırtından yükseltip boynuna sardığında nehrin suya hapsettiği uzun sancıları dindirmenin en kolay yolunu keşfetmişti. Dudaklarını omzuna bastırdı, gözlerini yumdu. Bacaklarındaki uyuşukluk aniden dinerken işin en başında onu kuvvetlice sarıp sevdiğini söylemenin neden imkânsız geldiğini düşündü. “… Güçlü kalmak için sinirli gözükmeye çalışıyorumdur. O zaman söylediğim kelimelerden beni sorumlu tutma.” Sebebi anımsadığında bastırdığı dudakları usulca gülümsedi.

Jason, öfkesini nasıl kontrol edeceğini bilemez, içinde tutmayı dahi asla beceremezdi. Konuştuğunda incitir, hırpalar, düşüncelerinin hızına erişemeyip konularından sapardı. Eritheia bu sebepten, gelecekleri noktayı bilmesine rağmen önce davranıp onu yatıştırmaya çalışmıyordu, zira kabuğu kaldırıp zehri akıtmazsa içerisine hapsedecek genç adamın kendini öldürmekten geri durmayacağını biliyordu. “Eğer bir gün denemene sebep olursam… Beni öldür,” dedi ince bir fısıltıyla. Gülümsemesi daha da büyüdüğünde geriye çekilip sevgilisinin yüzüne baktı; ellerinin, ensesindeki saç tellerini okşayarak başlattığı yolculuk, yüzünü kavrayıncaya dek sürmüştü. İşaret parmakları hafifçe çattığı kaşlarının gerisindeki şakaklarında, başparmakları ise muntazam çenesi ile keskin hatlı dudaklarının birleştiği cezbedici kıvrımda sabitlenmişti. Dudaklarını nemlendirip utangaç bir tebessümle başını aşağı indirdi, parmaklarını kısa sakalları üzerinde kıpırdatıp vakit kazanmaya çalışıyordu. “Çünkü inat etmeyi bıraktığımda ve seni orada göremediğimde pişmanlığımın beni mide bulandırıcı birine dönüştürmesini istemiyorum.” Bir müddet sonra gözlerini yukarı kaldırdı, gür kirpiklerinin altından büyücünün tepkisiz kalmakla tatlı bir tebessüm dökmek arasında sıkışıp kalmış dudaklarının köşesindeki kıpırtıya baktı. Daha önce defalarca geçtiği yolun doğruluğunu kontrol eder gibi, yalancı bir tereddütle Jason’ın dudaklarına giden istikameti yavaşça arşınladı. Öpücüğü aceleden yoksundu; uzun, kesintisiz ve özlem doluydu. Ruhunun kilit altında tutulduğu zindana nemli toprakta kazılmaya çalışılan tünel gibiydi veyahut huzurun gökyüzüne açılan hayali bir tekne gibi. Tek çare olması mantıksızdı, lâkin öyleydi. Birkaç saniye sonra dudaklarını gülümseyerek ayırıp alnını onunkine yaslarken soğuk parmaklarını büyücünün ensesinde birleştirdi. “Eğer öfken seni denemeye zorlarsa da… Seni öldüren ben olurum.” Tırnaklarıyla sırtına doğru inen ince bir çizginin üzerinden geçerken olaya bu şekilde bakmanın her şeyi kurtarabileceğini zannederek büyük bir yanılgıya düşüp düşmediğini sorguluyordu. “Çünkü kısa bir süre sonra durulduğunda buna kalkıştığın için seni pişman etmek üzere orada olurum ve emin ol, uğraşmak istemezsin,” dedi küstah bir tavırla. Gülümseyen dudaklarını birbirine bastırırken ihtiyaçları olan tek şeye bu kadar kolay sahip olabileceklerken nasıl yokuşa koşmayı başardıklarını düşünmüyor değildi. Onların sevgisi istisnaydı, istisna olan her şey ise akıl almaz güçlüklerle birlikte geliyordu. Uzun bir yolculuğun ardından yorgun düşmesine rağmen yuvasına dönmenin mutluluğuyla ürkekçe çarpan kalbini sığındığı adamın avuçlarına bırakan bir serçe gibi, onun yüzünü seyrederek öylece bekledi.

_________________

“I love the ground under his feet, and the air over his head, and everything he touches,
and every word he says. I love all his looks, and his actions, and him entirely and altogether.”


₰ my love, my Christ:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Jason Tyler Lloyd
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 2261
Kayıt tarihi : 04/02/11

MesajKonu: Geri: Safir   Cuma Şub. 01, 2013 6:36 pm

Renksiz sesi onun bakışlarının altında şekil bulmaya başladığında uzun süreden beri görmediği Fae’nin cümleleri ve bir şeyler söylemenin tamamen imkansız olduğunu hissettiği bu samimi konuşma, onun direncinin sınırlarını zorluyordu. O an çoğu şeyle tek başına mücadele etmenin imkansız olduğunu, sorumluluğu tek başına yüklenip, 4 gramı sırtlamanın duygu boşluğunu hissetti. Yavaşça gülümsedi, aklına Fae’nin nasıl biri olduğunu ve davranışlarının nasıl şekillendiği geldi, sırtındaki görünmez ellerin taşımaktan bazen korktuğu bazen taşımak için elinden geleni yaptığı günlerin getirdiklerine bakıyordu. Ruhsuz dudaklarını kurutmaya kararlı olan rüzgar epey açık saçlarını ordan oraya savururken sanki ikisinin anıları için savaş veriyordu. Söylediği kelimeler kulaklarının içinde hala yankılanırken ondan vazgeçmenin zor olduğunu bütün vücudu tekrarladı. Kendini detaylara kaptırmaktan kendini alamaması onun suçu değildi, sisle kaplı yollarını aydınlığa eriştirmek için yapmayacağı şey yoktu. Bazen gitmenin daha kolay olduğunu düşündü. Oralar ıssızdı, bakışlardan kaçınmak daha kolaydı üstelik elverişliydi. Kimsenin dikkatini çekmeden, çoğu kişinin umursamayacağı bir şekilde, bazılarının gözünde değersizleşmeyi göze alacak şekilde. Ellerinde kalan huzur kırıntılarını o şekilde harcamış olabilir miydi? Bitirdiği şeyler için keşke sözcüklerini sarf etmekten korkan biz, korktuğumuz her dakika için daha fazlasını kaybettik. Yeni şeylere tutundukça eskilerini bırakacağımıza ne kadar da kolay inandırdılar. Aslında doğru insanın kendisini hiçbir şekilde saçma düşüncelere sevk etmeyecek, şüphenin gölgesinin aklının odalarından bile geçmeyecek kişi olduğunu söylerler. Hepsini boşverin, Jason’un Fae’yi anlatması yeterli olacaktır. Kıyıya vuran her dalga boynuna geçirilen halatlar gibiydi, boğuldukça boğuluyordu adeta. ‘‘ Ben senin emanet etmekten korktuğun bütün küçük kavanozları sakladım, kimse elleriyle kirletmesin diye. ’’ Kendini topladığında o hala ısrarla Fae’ye sarılmaya devam ediyordu. Derin bir iç çekip vicdanını rahatlatabilirdi ama yapmadı, zihnine bütün ağırlığıyla çöken, kendisinin güvende hissetmesinden çok onun güvende hissetmesini sağlamaya çalışan duygu onu yiyip bitirecekti. O sırada tüm varlığını ele geçiren buydu; gelecek umurunda değildi, sorununu halletme çabası yoktu, kendisini bekleyen bela ve engelleri nasıl ortadan kaldıracağının yollarını aramıyordu. Bu, tamamen saf bir mutluluk anıydı. Neredeyse hiç hissetmediği duygunun vücudunu bırakmaması için dua edecekti. Tam o sırada, dudaklarında hissettiği ıslaklık her şeyi alt üst etti. Elini Fae’nin belinin çukuruna yerleştirerek kendine çekti ve anı ölümsüzleştirdi. ‘‘ Her şeyin gerçek olduğunu ellerimi beline sarıp kendime çektiğimde, o tatlı dudaklarını öptüğümde anlayacaksın. Seni seviyorum ’’ Söylediği şeylerin gerçek olmasının verdiği hazzı hissetti, ne kadar farklı bir yolla olsa da, gülümsemesine engel olamadı.

Jason, Fae’nin tanıdığı her kadından farklı olduğu üzerine milyonlarca yemin edebilirdi. O duygularının nasıl kırılgan olduğunu, üzüntüyü çok çok ayrı bir boyutta yaşadığını, suratına yansıtmadığı her şeyi içine atarak kendini nasıl harcadığını zamanla öğrendi. Suskunluğunun aslında en büyük fırtına olduğunu ve bazı şeyleri söylemekten kaçınmasının tek sebebinin, senin anlamanı istemesinden kaynaklandığını, ve üste çıkmalarını hatırladı. ‘‘ Burnumun diki için yaşadığımdan ara sıra susarım, yaptığımı ört pas etmez bir de üste çıkarım, onu da mazur görsen olur mu? ’’ Dakikalardır onu izlediğini Fae’nin yavaşça yükselen sesiyle farkına vardı, bütün vücudu yavaşça titreyerek sirkelendi, omzunda olan dudaklar ruhunu dizginliyordu. Bütün küstahlığıyla konuştu.
‘‘ İkimizinden birinin ölecek olmasında nasıl bir mantık bulduğunu bilmiyorum Eritheia, bu kadar sıkılmış olamayız. ’’ Ellerini saçlarına götürerek hafifçe kenara çekti, kendini ifade etmeye gereği duymadı, ciddi olmadığını Fae’den iyi anlayacak biri yoktu. Hafifçe öksürerek ciddi bir cevap vermeye hazırladı kendini, bir yandan kollarını biraz daha sıkarak onun gitmesine izin vermiyordu. ‘‘ İnadını bırakıp tekrardan benim olduğunda çok geç olacağından korkmuyor musun? ’’ Belki cevabı biliyordu ama bunu çoğu zaman yapardı. Onun berrak gözlerinin derinliği düşüncelerini baltalıyordu adeta. Kendini mahkum ettiği kadının sesini duymak istemesi, sorununu onun sesinden dinlemek istemesi ne kadar kötü olabilirdi? Narin ellerini kendi ellerinin arasına alarak birleştirdi, onun güvende hissetmesi her şeyin güvende olması demekti. En küçük şey onları sallamaya yeterken kusursuz olmaya çalışmak her gün kasırgaya bile bile maruz kalmak gibiydi. Alışkanlıklara devam edip görmeyi umduğu şeyi görememek korkusu onda olmamıştı, geçmişte kalan her şeyi silinmeye mahkum eden Jason, bu sefer her şeyi tekrar yazacaktı. Beraberlerken kaybedenin olmadığını, beraber ayakta durdukları sürece anlayacaklardı.

‘‘ Ben hâlâ senin büyünün etkisindeyim, kimsenin etkisini azaltamadığı o büyü adının harfleriyle süsleniyor. ’’

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Eritheia Fae Hyxest
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1551
Kayıt tarihi : 21/06/10
Lakap : Venus.

MesajKonu: Geri: Safir   Paz Şub. 03, 2013 4:08 am

Rol oyununun sonu Eritheia Fae Hyxest’in ağzından yazılmıştır.

Dudaklarım aralıktı, bu sebepten olsa gerek, rüzgârın kuruttuğu hudutların içerisine süzülüp keskin soğuğuyla ciğerlerimi donduran derin soluğu haddinden çok daha ağır hissediyordum. Soluk borumda dans edişi nahoştu, aşağıya süzülürken cildimde hissettiğim nokta nokta sıcaklığı bedenimin içerisinden nötrlemek istediğini anımsatıyordu. Sıcaklık, en başta tatlı bir dokunuş, usul bir temas ve bir sığınıştı. Her geçen saniye seyrini değiştirdi, onun parmaklarından yayılan alev bedenime dokunduğu her noktada kendine has bir büyüyü açık edip feryat figan yardım dilenişimi geciktirmedi. Sıcaklık, en sonda usulsüz bir tutkunun edep fakiri kavucuruluğuydu. Hissettiğin müddetçe yaşadığını fısıldıyor, kendisine muhtaçmış gibi muazzam bir yanılgının beşiğine düşürüyor, âdeta hayata dönme şansını kazanan maktule mazoşist bir dürtüyle katilinin peşinden gitmesi gerektiğini fısıldıyordu. Onun dokunuşu, bende buydu. Farkında olmaksızın sevgiyle beni kollarının arasına alışı tüm umutlarımı kırıyor, lâkin orada umuda ihtiyacım olmadığını hissettiriyordu. Bir mağlubiyeti ve galibiyeti doruk noktalarda ve aynı anda yaşatıyor; işin özü, tüm bunlara değer olduğuna beni ikna ediyordu. Onun için basit bir hamleydi elbet, bende ise asla kazanamayacağım bir oyuna hayatım pahasına en kıymetli bahsi sürmek gibi akıl almaz bir tehlikeyi canlandırıyordu. Usulca sığınıyordum ona, zira başımı sık sık boynuna yasladığımda ve gözlerimi kaçırdığımda sebebini soruşu, bunun farkındalığından başka bir şey değildi. Derin bir nefes daha aldığım o dakikanın tek fazileti, bana onun sesinden ismimi işitmemek için uzunca yakaracak süreyi kazandırmasıydı. Farkında değildi, onu görmek bir kenara dursun; ismimi ondan duymak dahi kırılması güç, kuvvetli bir efsun zinciriydi.

Gülümseyen dudaklarını gördüm, o ukala adamın büyük bir küstahlıkla zikrettiği sözcüklerinin ardına yalnızca ben bulabileyim diye sakladığı sevgiye eriştiğimde onunkine eş değer bir tebessüm döktüm dudaklarıma. Elimden bir şey gelmeyeceğine inandırmıştım kendimi, tek yapabildiğim ve yapmakta kararlı olduğum onu sevmekti; bunun yeterli olacağını ummak ise tek sorumluluğumdu. Kendimi dimdik ayakta, güçlü ve sarsılmaz hissetmemin nişanesi olan adam serin parmaklarını ellerime sardığında buna şahit olmanın büyük bir özlem duygusundan ibaret olduğunu gördüm. O benim dayanağımdı, yalnızlığımı alıp uzaklara götüren kadim bir elçi, yerine mutluluğumu getiren gönlü bol bir tüccardı. Sığınağım, onun sevgisince ölçeği değişen merhametim ve vicdanım, sahip olduğum ve kaybetmemek için üzerine titrediğim tek kıymet taşım… Her biri, her eş parçası. Nasıl olur da izin verirdim, yeri göğü inleten bir tayfunda, gecenin zifiri karanlığında hayatım olmuş teknenin ve dümeni devralmış, hayatımdan da kıymetli bir kaptanın meçhul bir mutluluğa açılmasına? Geri dönmesi için ağarmayan günlerce beklerken nasıl acı duymaz ve zamanla bu acıya bağışıklık kazanmazdım? İmkânsızdı. Alabora olacağını bile bile denize açılmasına izin vermek deli saçmasıyken, bunun tüm sorumluluğuyla gelen eş nefreti ve öfkeyi omuzlamak da tek gereklilikti. Kaçışımın üstüne kıymet dilenmek yüzsüzlük olurdu, bunu az çok biliyordum. Fakat… Onun huzurundan çalıyor diye lüzumsuz, hatta kıymetsiz gördüğüm ufacık pürüzlerle dahi uğraşıyorken aşkına muhtaç olduğumun nefretiyle yüzleşmeye katlanamazdım. Aşinaydım, çünkü söz konusu o olduğunda yenilgi defalarca tadılır; matah bir şeymiş gibi damla damla zevk verirdi.

Ani bir hamleyle ellerini sıkıca sarıp avuçlarımdaki parmaklarını okşarken bu temasın bana verdiği huzurun, dozajı yüksek bir uyuşturucunun tanıdığı duygu boşluğuna eş değer olduğunu bir kez daha idrak ettim. Tereddütle yukarı kalkan bakışlarım ürkeklikle temas etti gözlerine, zira dökmeye niyetli olmadığım sözcükleri aklımdan teker teker okuyabileceğini umut ediyordum. Evet, korkuyordum, bir gün inadı bırakıp tekrar Jason’ın olmaya karar verdiğimde bıraktığım yerde onu bulamamaktan; çok daha kötüsü bıraktığım gibi bulamamaktan delicesine korkuyordum. Onun aklını bulandırmak için olur olmadık hikâyelerle gelen, çeşitli senaryolar yazan ve düşüncelerinden beni kazıyabilmek için devasa ormanları heybetli ateşlere verenlere yenik düşmesinden korkuyordum. En çok da onun bana aşkla ve sadakatle bakışının değiştiği anla yüzleşecek olmak düşündürüyordu beni. Her şeyi geride bırakıp devam edebildiğini görmek belki huzur verirdi, lâkin bir başkasıyla ilerlediğini bilmek… Kuvvetlice yutkunup gözlerimi birkaç saniye için yumduğumda kafatasımın içerisini kemiren fısıltı kulak arkası edemeyeceğim kadar şiddetlendi, sağır edici bir doğruluğu mevcuttu. Asıl katlanamayacağın şey bu, Eritheia Fae Hyxest, asıl zayıf noktan bu. Yaşadığım iç münakaşaya inat eder gibi hızla yükselttim omuzlarımı, Jason’ın görmeye bir hayli alışık olduğu huzur dolu tebessüm izin dahi istemeksizin kondu dudaklarıma. Güven verir gibi gülümsüyordum ona, güvende olduğumu bilmenin kefaretini bu şekilde ödeyebileceğim hissine uzun zaman önce kapılmıştım. Dudaklarımı nemlendirip sorusunu yanıtlamak üzereyken tekrar aldığım kesik nefesin sözcükleri tutup boğazımdan geriye, gidebilecekleri kadar derinlere ittiğini zannettim.

Bilmiyorum, bana sorduğun her neyse ve cevabını nasıl vermem gerekiyorsa hiçbiri hususunda en ufak fikrim dahi yok. Tek bildiğim, ördüğüm yüksek surlardan içeriye sızmasına müsaade edebildiğim tek kişinin sen olduğu gerçeği ve özünde, bunun kabul edilemeyecek olması. Endişeleniyorum, haddinden fazla kıymet vermenin günün birinde kaybetme korkusunu bu denli tetiklediğini keşfettiğim için. Huzurumdan yoksunum, geride bıraktığım her saniye senin beynini nasıl yıkamaya çalıştıklarını ve benden arta kalanların seni nasıl hırpaladığını göremediğim için. En kötüsü, korkuyorum, tüm bunların önüne geçecek gücüm olmadığını bildiğimden ikimize de siper olacak cesareti bulamadığım için. Sen benim mutluluğumsun, lâkin mutluluk ve acının aynı kulvarda koştuğuna onlarca kez tanık olmuştum.

Gülümsemeye devam ettim. Ona anlatamadığım, yalnızca ve bir kez daha onun iyiliği için anlatmaktan kaçtığım onlarca tümcenin yüküyle olduğum yerde öylece dururken sol ellerimizi birbirine kenetledim; ileriye doğru bir adım attım. Bu adım eşliğinde Jason’ın zihninde hangi düşüncelerin peydah olacağını tahmin etmek güçleşti. Bu şekilde devam etmenin zorluğunu bilerek, isteyerek ve kabullenerek sürdürmesini dilemek de bencillikti, biliyordum. Beni geride bırakıp devam etmekte karar kılacak olursa şayet, diyecek sözüm olmadığından da bir o kadar emindim. Düşüncelerim ve aklım onunla dolup taşmışken, yalnızca huzuru için didiniyorken onun şimdilerde bunu göremiyor olması ve bana duyacağı öfke hiçbir şey ifade etmezdi. Günün birinde elbet göreceğini dilemek tek kurtarıcımdı şimdi. Geriye dönüp ona baktığımda ve sualini yanıtladığımda, her şeye rağmen onun tutacağı dileğe riayet ve sadakatle bağlı kalacağıma dair kendime küçük bir söz verdim.

“Korkuyorum.”

Tek bir dilek ise kendime ayırdım. Bir gün beni sevmekten vazgeçerse şayet, onu geri getirme uğruna harcayabilmek için.




................................- ROL OYUNU SONU -

_________________

“I love the ground under his feet, and the air over his head, and everything he touches,
and every word he says. I love all his looks, and his actions, and him entirely and altogether.”


₰ my love, my Christ:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Safir
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Wigtown Wanderers'a Hoşgeldiniz... :: Genel Olarak Wigtown :: Eritheia Fae Hyxest-
Buraya geçin: