Wigtown Wanderers'a Hoşgeldiniz...
Wigtown Wanderers'a Hoş Geldiniz!

Forumumuzda vakit geçirip, role play yapmak lütfen için üye olun.



 
AnasayfaSSSKayıt OlGiriş yap
Taşındık arkadaşlar! www.magusinvicta.com

Paylaş | 
 

 Mehrecan

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Eritheia Fae Hyxest
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1551
Kayıt tarihi : 21/06/10
Lakap : Venus.

MesajKonu: Mehrecan   Çarş. Şub. 06, 2013 9:50 pm



E R I T H E I A F A E H Y X E S T ............&............ J A S O N T Y L E R L L O Y D


Her şeyden öte, her şeyden önde,
Hâlâ anımsadığım bir koku var duyumda; aşk gibi, sen gibi.

Hâlâ unutmadığım bir temas, unutmadığım bir tat var damağımda.
Gece yarısı, bomboş bir yolda, Mehrecan vakti...



_________________

“I love the ground under his feet, and the air over his head, and everything he touches,
and every word he says. I love all his looks, and his actions, and him entirely and altogether.”


₰ my love, my Christ:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Jason Tyler Lloyd
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 2261
Kayıt tarihi : 04/02/11

MesajKonu: Geri: Mehrecan   Perş. Şub. 07, 2013 5:07 pm

Kendimi bir an bile düşünmüyordum, kollarımı iki yana açmış ve telafisi asla gelmeyecek bir rüzgara kendimi bırakmıştım. O rüzgar suratıma çarptıkça acılarımın hafifleyeceğine kendimi inandırmanın gafletindeydim. Rüzgarin çizdiği sınırlarına bu kadar kolay mahkum olmamdan olsa gerek gözlerimi kapatmış ve zihnimi sıfırlamıştım. Vücudumun her bir noktasında raks edişi muazzamdı ama ben nefretin, sorumluluğun ve sonuna kadar çabalamanın acısına alışan o isimdim, Jason Tyler Lloyd. Samimiyetsiz, yağmur dolu bir Salı gününün ortaya çıkardığı ve herkesi birer birer kaybetmenin duygu boşluğunu yaşayan o isimi taşımak zordu. Her hikayenin sonunda ortaya çıkan ifrit, herkesin yanına yaklaşmaktan korktuğu o adama bürünmek için çok çaba harcadım. Kendimden çok ödün verdim, anladım ki kendimi harcadığım her dakika başkalarından çaldım ve bundan pişman olmadım. Yok ettiğim kişilere baktığımda suratımda anlamsız bir gülümsenin oluşmasına engel olamadım, olmak isterdim. Kan kusmaya o kadar alışmıştım ki değişmeye çalıştığımda insanların yüzüme inançsız bakışları beni bir adım daha geriye atarken, geçmişin asla peşini bırakmadığını en önden izleyen bir seyirci olduğum suratıma tokat gibi çarptı. O çarptıkça ben ona daha fazla yüklendim, ben yüklendikçe o benden kaçtı. Farkında olmadan kendimi yiyip bitirdiğimde elimde avucumda hiçbir şey yoktu. O an yalnızlığa bir şans vermek için geç kalmadığımı anladım. Basit hamlelerle devam edecek olmam canımı yakıyor ve bunu kimseye göstermemeye çalışıyordum. Yüzümün her çizgisinde, her kıvrımında yorgunluğun kalıntıları duruyordu ama bunu görmesi gereken tek kişi, görmekten kaçtı ve ben sonsuz derinliğimi kendim yaratmam gerektiğini anladım. Kaderimi tek başıma düzenleyecektim. Adımı duymaktan kaçar hale geldiğim zamanlar, dakikalar geldi. Ben timsah katrelerini boşalttım. Etrafıma baktığımda bunu yaparken bile yalnız olduğumu gördüm. Artık kimsenin beni düşünmemesi için dualar ediyordum, tanrıya inanmayan ben onunla boy ölçüşmem gerektiğini hissettiğimde, çok geç olmuştu.

Aklımın odalarında büyük bir dilek ağacı diktim, kimse bilmiyordu. Yorgun düştüğümde ve herkesin benden kaçtığı o günlerde bile o dilek ağacından vazgeçmedim. Garlyn Lloyd için o ağacın dalına küçük bir yazı yazdım, hırsının asla ona zarar getirmemesini diledim. Nefret ettiğim Freja’nın hikayesini kimse bilmiyordu, benim vücudum acının alevleriyle kavrulurken beni dinleyen tek kadına sonradan nefret duydum. Çünkü yanımda kimsenin olmaması gerekiyordu, beni dinlerken ona ettiğim sert küfürleri umursamadı, sessizce yanımdan giderken, ondan nefret ettim, herkese takındığım tavrı ona da takındım, onun için ağacıma bir yazı yazdım, senin altın saçlarının saklamaya çalıştığı deniz mavisi gözlerinin hiç dolmamasını diledim, söylesem kimsenin inanmayacağını adım gibi biliyordum ama beni biliyorsun, kararımdan dönmenin vermiş olduğu acıyı ağzımın her duvarında tattım, bizim kaderimizde sadece nefret var. Kafamı kaldırdığımda ağacın yarısının Eritheia ile dolu olduğunu gördüm. Yalnızlığın getirdiği rahatlıkla titrek ellerim ve kısık gözlerim oraya çok yazı yazdı. Bu sefer oraya yazı yazmak için uzanmadım, dilek ağacımın en büyük dalını ortasından kırdım, tekrar kırdım ve tekrar kırdım. Avucum içinde yok olan parçacıkla derin çizikler açtı, kanadı, ben kendime sinirlendim. Gece yarısı, bomboş bir yolda, bir mehrecan vakti bütün umutlarımı ona adadığım için kendime kızdım. Yalnızlığın dost edindiği adamdım ben, kendimi birinin kollarına bırakmak, benliğimi bırakmaktan farksızdı. Değişime gittiğim her an için küfür ettim, küfürlerim arttıkça rüzgarın şiddeti arttı, beni yolundan süpürmek istermişcesine eserken kırdığım her dalın anısına tek bir yazı yazdım. Ben korkularının karşısında dikilmeye devam edeceğim. Onun sorumluluğundan kaçıp kendime bakıyordum artık. Benden daha fazlasını istemeyeceğini ummaktan başka çarem yoktu.

Ruhumu ayaklarımın altında aldığım an, geri döndüğümde göğüsüme takılan madalyaydı. Çok defa sordum kendime, gerçeklere nasıl bu kadar kör olup amaçsızca devam ettim? Ona söyleyemediğim ve söylemekten kaçındığım her cümle için kendime bir yazı yazdım, kimsenin göremeyeceği bir yazı. Kalbimi dondurdum, ama dondurmadan önce kırdığım dalların kalıntılarını kalbimin en derinliklerine gönderdim. Kimsenin yaşadıklarımından haber almaması üzerine yemin ettim. Dışarı çıkardığım bütün fırtınaları içime topladım, en azından tek bir kişi zarar görecek ve fırtınalar tek bir gemiyi yıkacaktı. Kafamdaki tek düşünce onun bana aşkla gülümsediği günlerin tazeliğini ne zaman kaybettiği oldu. Benim gidişim kasırgaların bile yanında tüy etkisi yaratacağı bir fırtınada olabilirdi. Delicesine korktuğumu ona defalarca anlattım, durumun çaresizliği iki kişinin kafasında dank edince cevabı çok düşünmedim. Avuçlarımın içine baktım, dün boştu, bugün boş ve yarın boş olacak. Bundan sonra gözlerimi kapadım, kulaklarım artık sağırdı, dilsizdim.

Yetimhaneye adım attığımda cisimlenmenin mide bulantısını üzerimden atmam uzun sürmedi. Yıkık dökük tahta parçalarına her basışımda farklı bir ses, farklı bir acı çıkıyordu. Serpent Felis Leo’nun anıları gözümde canlandı. Onun için dilek ağacımda bir yer yoktu. Gücün simgesi için bir dilekte bulunmadım, onun kalkanı bendim. Ben onun sol kolunda olduğum sürece o sağ kolundaki kılıcını ustalıkla sallayacaktı. Felis için sadece bir umut bıraktım, platin saçlarının asla toprağa değmemesi için. Yetimhanenin her bir köşesinde kurumuş göz yaşları aklıma geldiğinde kırılmış camlara baktım. Yaşanan zulumler aklımda buhran etkisi yarattığında kırılmamış tek cama dirseğimle bütün gücümle vurdum, sıyrıktan akan bir iki damla kanı parmaklarım ucuna ruhsuzca aldım ve cam kırıklarına sürdüm. Yoluma devam ettiğimde omuzları açık ince, tel tel elbisenin içinde düşüncelere dalmış Erithea’yı gördüm. Burnuma gelen tanıdık kokuyu duraksamadan çektim derinliklerine, vücudumun yanmasına izin verdim. Arkasından yavaşça gelerek soğuk tenine dokundum. Rüzgar tam arkasından geliyordu, yalnızdı ve üşümüştü. Yüzümde hissizlikten başka hiç bir ifade yoktu. Korkmaması için elimden geldiğinde rol yaptım, amacım sadece onu üşüten rüzgarla savaşmak, ısıtmak ve güven içinde hissetmesini sağlamaktı. Tam karşısında duran toz içinde kalmış boy aynasına baktığını fark ettim. Saçları dağılmış, suratı asık ve umutsuzdu. Onun iyiliği için yapmaktan kaçınmayacağım tek bir şey bile yoktu. Gülümsemesi için kulağına melodiler fısıldadım. Dudaklarımı araladım.


‘‘ Buraya en son geldiğimde gözlerinden yaşlarını silmiştim. Ne oldu? ’’

Ve bugün dilek ağacıma kendim için son kez bir yazı astım. Nokta konmuş dizelere bir nokta da ben koyarken, onu her şeye rağmen üzmeyecektim.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Eritheia Fae Hyxest
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1551
Kayıt tarihi : 21/06/10
Lakap : Venus.

MesajKonu: Geri: Mehrecan   C.tesi Şub. 09, 2013 6:26 pm

Rutubetten hastalıklı bir sarıya çalınmış duvarların arasında yankılanan adım sesleri, kulağa merak uyandırıcı gelmesine rağmen ürkütücüydü. Usulca ilerliyordum, ayağımı bastığım parkeden yükselen kuru gürültü cılız bir çıtırtının ötesine geçip her saniye zihnimde peyda olan yeni bir düşünceye ket vuruyor gibiydi. Düşünmemeliydim, zira kendimi endişelerin eşiğine bırakırsam çaresizliğin peşi sıra geleceğini bir hayli uzun zaman önce tecrübe etmiştim. Ne var ki, şimdi oradaydım, çaresizliğin dibine vurmuş, yardıma muhtaçlığı ve sevgiye açlığı kana kana içen, zehirli bir nehrin gürül gürül çağlayan kaynağında konuşlanmıştım. Asla inkâr etmediklerimi reddeder olmuş, kanıksadığım varlığı yanımdan silinecek gibi olduğunda ona ne denli ihtiyaç duyduğumu idrak etmiştim. Elimden bir şey gelmiyordu, çaresizdim; vasıfsızdım. Bir adım daha atıp yetimhanede ziyaret etmeden ayrılmadığım o odanın kapısına eriştiğimde ilk kez, içeriyi bıraktığım gibi bulmak şaşırtmıştı. Ruhumun arzuladığı değişikliği nemli yosunların ve koyu renk lekelerin örttüğü duvarlarda, çatlamış meşe parkelerde, etrafa saçılmış kirli cam kırıklarında ve tüm bu pisliğin içerisinde pencereden süzülen ince bir ışığı yüzüme yansıtan aynanın berraklığında aradım. Bulamayışım yanıltmadı.

Oda sessizdi. Oda, yalnızlığım için biçilmiş kaftandı. Bedenimi içerisine alıp tekrar kapanacak duvarlar, onu çağırmaya kalkışırsam avazım çıktığı kadar etrafa saçtığım sesimi soğuracak gibi görünüyorlardı. Belki de bu yüzden minnettardım, sığındığım yer burasıydı; zira ona seslenmeye hakkım olmadığını biliyordum. Paramparça cam kırıklarını yere saçmış eksik pervazlardan süzülen soğuk rüzgâr, koridoru doldurup odadaki sessizliği tiz bir ıslıkla yırtıverdi. Önce ensemde, akabinde omurgamın belirli aralıklarla tenimi tutan her bir noktasında hissettiğim soğuk bana hayatta olduğumu anımsattı. Garipti, Jason beni hayatta tutan parçayla birlikte ayrıldığından beri ilk kez hissizliğin hassasiyet sınırını zorluyordum. İşte o dakika tekrar işlemeye başlayan her mekanizma beynimin içerisine kendisi uğruna çalışan binlerce çark kuruverdi, ona dair her sezgi doruk noktalarda şekillendi. Varlığına aç olduğum adamın yokluğunun bu denli yakıcı olabileceğini hiç düşünmemiştim, zira bu hayallerimin dahi ötesindeydi. Birbirine geçirdiğim parmaklarım kaskatı kesilene dek sıktım ellerimi, aklımda dönüp duran sual dudaklarımdan ironinin doruk noktalarına ulaşmış bir kıkırtının süzülmesine sebep oldu. Varlığının ne demek olduğunu biliyor muydum ki? Kendimi bildim bileli ona duyduğum özlemle mücadele etmeye çalışıyor, onun bedenim üzerindeki tesirine alışmayı başardığım günden bu yana ise ilk dokunuşunun tarifi imkânsız tadına derin bir sadakât besliyordum. Gözlerim yavaşça kapanırken çetin bir rüzgârın esir aldığı kalabalık caddede, deniz kıyısında onun siluetini metrelerce öteden belli belirsiz seçtiğim anı anımsadım. Dudaklarım bir nebze daha güldü. Aramızda birkaç adım kaldığında dışarı vuramadığım huzurun onun yüzünden yansıyıp gözlerime değdiğini gördüm, beni hızla kucaklayan kollarının sıcaklığı ile gelen güven duygusu ise bu devasa huzuru dahi çiğnemeyi başardı. Sahne ilerleyince görmeyi reddeder gibi araladım göz kapaklarımı, zira ona ilk sarılışımızda gözlerimi sımsıkı yumduğumu asla söylememiştim. Bu ölümsüzleştirmenin tek formülüydü.

Omzumdaki hassas teması hissettiğimde rüzgârın dokunuşuyla onun okşayışı arasındaki keskin fark, kulağıma çalınan ezgilerin güzelliğini katbekat pekiştirmeyi başardı. Yanıtlamaktan kaçtığım bir diğer suali daha işittiğimde yorgun düşmüş bedenim derin bir iç çekişle mümkün olabilecek tek cevabı vermeye hazırlanmıştı. Ellerimi yükseltip onun uzun parmaklarını sardım ve kollarını belime doladığımda aynadaki yansımasına takınabildiğim en içten tebessümle bakmaya başladım. İstersem kahkahalar atabilir, hiçbir şey olmamış gibi yetimhanenin ürkütücü sessizliğini mutluluk nidalarıyla gölgelere karıştırabilirdim; yapabileceğimi bilirdi. Bedenim onun sıcaklığıyla yavaşça ısınmaya başladığında minnettarlıkla bileklerini okşadım, parmak uçlarımda atan nabzı şefkatinin kaynağı yüreğine açılan görünmez bir kapı gibiydi. Bunun ne anlama geldiğini ilk soruşunda ve kollarında gezinen parmaklarıma yadırgayan gözlerle bakışında hiçbir şey olmamış gibi gülüp onu önemsiz bir sevgi gösterisi olduğuna inandırmaya çalışmıştım. Benim için kıymetini, manasını anlatmaya çalışmanın yersiz olduğundan emindim. Birisi için gözyaşı dökmeyi acizliğin sembolü olarak nitelendiren ve böylesi bir durum içerisinde bulunmaktansa o acıya denk bir kefaret ödemeyi yeğleyen ben, uğruna ağladığım tek adama sevgi dolu gözlerle bakarken utançtan yoksundum. Yüzümü onunkine yaklaştırıp yanıma ne denli yakıştığına dair ukala bir cümle dillendirerek sıyrılabileceğim konusunda aklımı çelmeye çalışan iç sesimi alçak gönüllülükle kucakladım.

“Seni asla dosdoğru sevmeyi beceremeyeceğim.”

Hayatımda ilk kez sorduğu sorunun cevabını tüm doğruluğuyla vermenin rahatlığını yaşıyordum, lâkin bu hamlenin, beni kurtarması için yardım dilenmeye benzediğinden de bir o kadar emindim. Bambaşka bir pencereden baktığımda ruhsuz, duygusuz ve kalbiyle görmeyi asla beceremeyen çekilmez bir cadının sahte çaresizliğini seyrediyor gibiydim ve kendime böylesine acımasız davranmaktan da bir hayli hoşnuttum. Ona yaşattıklarımın acısını kendimden çıkarmak mantıklıydı, çünkü o, bana bunu yapamayacak kadar merhametliydi. Sevmekten korkan bir adamı buna alıştırıp onu asla doğru bir güzergâhta sevilmemeye mahkûm etmek vicdansızlıktı, biliyordum. Hep en derinini gördüğüm, hep en içten arzularımla dokunduğum, adını aşkla seslendirdiğim adamın yansımasına bakarken bunca doğrunun içerisinden bir yanlış doğurabilecek tek kişinin Eritheia Fae Hyxest olması gururumu okşayıverdi. Gözlerimi kaçırdım.

“Keşke elimden bir şey gelseydi. Sana daha fazla aşık olmak mümkün değil gibi.”

Yetersiz hissettiğim ve öyle olduğumu bildiğim için af dileyebilir miydim? Çünkü ona sığınmışken öncesinin veyahut ötesinin kimliği kor alevlerin arasına bırakılan bir buz kütlesi misali eriyip gitmiş gibiydi.

_________________

“I love the ground under his feet, and the air over his head, and everything he touches,
and every word he says. I love all his looks, and his actions, and him entirely and altogether.”


₰ my love, my Christ:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Jason Tyler Lloyd
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 2261
Kayıt tarihi : 04/02/11

MesajKonu: Geri: Mehrecan   Salı Şub. 12, 2013 3:12 am

Sert esen rüzgar iliklerime kadar işlerken göğsümün ev sahipliği ettiği teni her şeyi unutturmaya yetti. O kollarımdayken duymadığınız hikayeler, kulaklarınızın işitmediği sevgi cümleleri kurabilirdim. Her saniye kafamın içinde dönüp dolanan kadın için kelimeler dökmek benim adıma anlamsızlaştı. Düşündüğümde her hareketimin yanlış olduğunu biliyordum, kulağımda söylediği cümleler defalarca yankılanırken ben sadece oturup doğru cümleleri seçmeye çalıştım. O konuştukça ben sustum, konuşmasını istedim. Kesintisiz sesini duymanın sarhoşluğu içine girdiğimde onu üzmemek için ağzımdan kelimeleri serbest bıraktım. Çatallaşan sesinin masumluğu ve saflığı durgunlaşmama o an yetti. Kendimi ondan ne zaman uzak tutmaya çalışsam inkar edemediğim kafesin içine girip debelenmeye başlıyordum. Onun sesinin değişiminde bile ruh halinin ne hale geldiğini anlayabilen ben, çoğu konuda ona yardımcı olamamanın yükü altında ezilip kaldım, veya öyle sandım. Kısık kısık gülmelerinden başlayıp yüzünü korkmadan buruşturup sinirli ifadesini takınana dek bütün yollarını biliyordum ve ben hayatımda hiç tatmadığım çaresizliğe yenik düşmüştüm. Bütün verdiğim savaşın bunun üzerine olması zaman zaman beni güldürürken yapım gereği devam ettirmeyi sürdürmem onun gözünde neydi bilmiyorum ama, ben her gün hata yapıp yapmadığımı kendime sordum. Bana yardımcı olan deniz yüzüme bakmadı, kaptanı olduğum gemi yavaş yavaş batarken ben kimine göre izledim, kimine göre kurtarmaya çalıştım.

Onun buğulu sesini duyduğumda gözlerim sorgulu bakışlarla açıldı, çehresine yerleştirdiği ifade ve sesine verdiği şekil bir işaretti, anlamamı, yol vermemi istediğini çok iyi biliyordum. Beline sardığım ellerimi yavaşça çekerken vücudumu onun karşısına getirdim. Dolu gözlerinin içine bakarken elimle çenesini hafifçe kaldırdım, ciddiyetimi anlaması için kırpmadan baktım. Onun sınırlarının içinde ben, bendim. Hayatıma almadığım ve girmesine izin vermediğim her birey için bir dakika bile pişman olmayacağımı çok iyi biliyordum çünkü söz konusu olan Fae, söz konusu olan onun açığa çıkarmaktan korktuğu, saklamaya yemin ettiği duygularıydı. Çektiği her acı için kendini kapadığını ve içine akıttığı göz yaşlarını öğrenmem çok uzun sürmedi, onun yanındayken korkularını her an hissettim, bana doğruları söyleyen ona sarılmadan önce gülümseyen gözleri, sarıldığımda sıkıca bedenimi saran kollarıydı. Yüzüme belli belirsiz bir gülümse kondurduğumda aklımda sadece saçlarına gömüldüğüm, belini sardığım gün vardı. Günlerce düşünmemi sağlayan şey sağlam karakterinin getirdiği inançtı. Gerçekten inandığında işi sonuna kadar götüreceğinden emin olan ben, içinde bulunduğumuz durumu düşününce kendimi üzüntünün kazanlarına atmaktan alıkoyamadım. Tekrar tekrar kafamda dönen yok olma düşüncelerini bu sefer yaşadığım hüsranda bir kenara bırakmıştım çünkü en son gittiğimde göz kulak olmam gereken kadını, yalnızlığının karanlığında bırakmanın acısını çok ağır ödedim. Sesini duymadığım tek gün meraktan çıldırmama yeterdi Eritheia, senin gözlerinin içine baktığımda neler hissettiğini görüyorum, sesinin titremesinden neler anlatmak istediğini anlıyorum, ama artık yakınlaşmaya çalıştığımda söylediğin cümleler kulağımda çınlıyor ve ben yaptığım hareketleri sorguluyorum. Bütün duvarlar bana kendini geri çek diye bağırırken, ben ne yapıyorum?


‘‘ Ağzımızdan çıkan kelimeler bizi ne zaman birbirimizden uzak tutmayı başarabildi, biz o kelimelerin sonuçlarını bile umursamazken neden ‘‘ biz ’’ değiliz? ’’

Bütün gerçekliğiyle ağzımdan çıkan kelimeler iç sesimin sadece belli bir bölümüydü. Kendimi frenlemezsem noktayı koymadan önce kıracağımı ve üzeceğimi biliyordum, düşündüğümde benim burda olmamın tek sebebi oydu, sonsuz güvenimin eşsiz simgesiydi. Bazı günler kendimi harcadım, bugüne kadar onu korkularından arındıramamış ve inancını tam anlamıyla kalbinin en kilitli köşesine oturtamamışsam burda hâlâ onun için bulunmak doğru muydu? Sadece kendime sorduğum başka bir soru beynimi kemirmeye başladığında dikkatimi tekrar ona çevirdim. Sıkıca ellerini kavradım, varlığımın bazı şeylere yeteceğini düşünüyordum, belki artık tek dayanağım buydu. Eritheia kısa zamanda beni kimsenin tanımadığı kadar iyi analiz etti, bu yüzden ettiği her cümleden sonra çektiğim surların sayısını arttıracağımı iyi bilirdi. Bana dosdoğru sevmekle ilgili kelimeleri fısıldadığında çoğu yeri yangına vermiştim. Biz seninle neyi doğru yapabildik? Zaman zaman onun adım atması ve göstermesi gereken duyguları bekledim ve kimseye emanet etmediğim dümeni ona bırakmaya karar verdim. Bugüne kadar seyirden şaşmamak için her yolu denediğim dümeni ellerinde tutarken, onun çabasının bizi götüreceğini kendime tekrarladım.

Ağzından dökülen ikinci cümle için küçük bir gülümseme koydum dudaklarımın arasına. Ben dakikalar önce kendime onun çabasını tekrarlarken, yetersizlikle alakalı cümleler işitmek nasıl bir ironiydi? Kendime baktığımda bu büyünün beni nasıl değiştirdiğine tekrar tanık oldum. Günün bazı saatleri sadece ona odaklı geçerken bize yardım edecek tek şeyin korkmayı bıraktığımız gün olduğunu anladım ve bugünü sadece onun gözlerinin içinde tekrar kaybolmaya ve kollarımın arasında hissetmeye adadım. Sevginin her harfini ona saklamışken talihsizlik silsilesinin her zaman yanımızda olmasına okkalı bir küfür savurdum, onun nemli dudakları titrerken çekingen gözlerine tekrar takıldım. Bir gün uğraştığım her şeyi bir kenara bırakmaktan korktuğumu ona hiç söylememiştim. Bizim her gecemiz fırtınalıydı ama yağmur sonsuza kadar sürebilir miydi? Yorgunlukta bitirdiğim her gün senin için tekrardan başladım Fae, bana güç veren sendin. Adımızın yazdığı dizelere nokta koyarken, benim üzerimi çizdin. Fark etmedin.


‘‘ Korktuğun en küçük şeye kadar yanında olacağıma ve yok edeceğime söz verdim, çoğunu başardım- ’’ aklıma takılan ufak ayrıntıyı söylemeden geçemezdim, onun gözlerinin içine bakarken yalan kelimesi yok ederdim. ‘‘ Ve eğer gidersem, korkularını alıp gideceğim Eritheia. ’’

Bugüne onun adını verdim.
Ben her şeye rağmen, bir gece, her kelimesi iki gram olan cümleyi söyleyeceğimi adım gibi biliyordum, belki son defa ve beklentisiz olacağını bildiğim kadar.
Seni seviyorum, Eritheia.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Eritheia Fae Hyxest
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1551
Kayıt tarihi : 21/06/10
Lakap : Venus.

MesajKonu: Geri: Mehrecan   Paz Şub. 24, 2013 12:56 pm

Bazı şeyler kırılırdı. Bazı şeyler, üzerine titriyor olmanıza bakmaksızın sizin çizdiğiniz güzergâhta seyretmekten şaşar ve başına buyruk bir umarsızlıkla gözlerinizin önünde parçalara bölünürdü. Erişilemeyecek, dokunulamayacak, hatta kati surette dahi size kendini adayamayacak o mutluluk, bir anda milyonlarca eş parçaya ayrılabilirdi günün birinde. Kendimi buna alıştırmıştım, zira sahip olduğum her tebessüm için şükretmeyi bilen ben, acılarımın bunların etrafındaki kalınca çeperler hâline getirmiştim. Her birini bu şekilde sakınabiliyor, zarar gelmelerine mani olabiliyordum. O mutluluk elbet gelirdi, elbet bir gün içine düştüğüm bu bataklığın kıyısında debelenmeyi bırakır ve karaya erişirdim. Oradaki güzelliklerin, olayın tüm ürkütücülüğüne rağmen kulağıma neşeli melodiler şakıyan kuşların ve parlak gökyüzünün vaat ettiklerini düşlemeyi asla bırakmamıştım. Sahne değişirdi ara sıra, saklanmayı bir kenara bıraktığım andan üzerimdeki çelik zırhı çıkarıp fırlattığım ve gövdemi alabileceğim her hasara açtığım dakikaya kadar değiştiremediğim tek bir şey vardı. Yanımda, elimi sıkı sıkı kavramış adamın siluetini hafızamdan silemiyordum. İnancı kuvvetli bir insan olduğumdan emindim. Belki de bu yüzden, beklediğim mutluluk yolun yarısında tıpkı korktuğum biçimde gerçekleşecek büyük bir felaketle karşılaşıp paramparça olsa dahi yeni baştan yola koyulmasını bekleyecek sabrı kendimde bulabilirdim.

Bu kez farklıydı.

Bu kez, gelmesi için gözlerimi dört açıp beklediğim süre zarfında huzurlu uykular getireceğini söyleyip beni heyulaların kucağına bırakan geceye inanmıştım. Eninde sonunda, öyle ya da böyle, beni bu keşmekeşten kurtarmak için geleceğini hayal etmekten hiçbir zaman vazgeçmemiştim. Ne kadar da aptaldım… O bataklıktan kurtuluşumun karaya erişerek olacağını zannetmiştim, şimdi ise dibine gömülürken gırtlağımdan içeri dolan çamurun anbean beni boğduğunu, seslenişlerimi soğurduğunu hissediyordum. Heyecanla beklediğim mutluluk etrafı ulu ağaçlarla çevrilmiş upuzun, sessiz bir patikadan gelmeliydi; paramparça olarak ulaşmasına dahi razıydım. Benim mutluluğum ve sahip olduğum her şey ise uçsuz bucaksız bir ummanın orta yerinde, yüzlerce yıllık bir gemiyle, ilk günkü bütünlüğüyle derinlere doğru batıyordu. Belki kurtarılamayışımın sebebi yanlış yerde beklememdi, belki de umutsuzluğumu bu kadar bileyen, ufacık parçalarına ulaşmayı bile kâfi bulurken tamamının dibe gömülüşünü seyretmek zorunda kalmaktı. Artık geri dönüşü yoktu.

Bunu adı gibi bilen adamın dudaklarından dökülen ilk cümlenin bedenimde yol açtığı reaksiyon şaşırtıcı derecede zayıftı. Sorduğu bir diğer soru da en büyük felaketlerden en ufak olaylara dek her şeyi, ince eleyip sık dokuyan bir makine misali analiz eden beynimde günlerce yer etmeyi başarmıştı. Cevabını bilmediğim, daha doğrusu bilip de asla söylemeyeceğim sorular sormak Jason’ın en iyi olduğu husustu. Dudaklarımda ironi kokan bir tebessüm yer edinirken onun karşıma geçip klasik bir dokunuşla çenemi kaldırışını, dosdoğru bakışlarını gözlerime doğrultuşunu seyrettim. Bu bakışının altında gizlenen duygu atlasını çıkarmak için birkaç saniye yeterliydi. Akabinde ikinci cümlesini işittim. Kısa duraksayışına gizlediği tereddüdü, gözlerinin mavisine yansıyan kesik duygu boşluğunu, sözcüklerinin altına saklamayı son günlerde pek de iyi beceremediği umudu kırılmış ve yorgun adamın derin fısıltısını… Her şeyi seçebiliyordum. Ne var ki, hemen peşinden zihninde dillendirdiği o tanıdık cümlenin her geçen saniye daha da büyüdüğünü ve haddinden fazla bir yer işgal ettiğini de fark etmiştim. Dudaklarım aralandı, derin bir nefesi içime çektikten sonra dişlerimi birbirine kenetledim ve aklımdan ilk geçenleri söylememesi için bir çeşit ket vurdum. Gözlerimi kırpmadan, yanıncaya dek ona baktığımda artık bir şeyleri tükettiğimi hissediyordum.

“Kendimi bildim bileli onlarla yaşıyorum. Hepsini götürüp gitmendense olanlarla birlikte bende kalmanı tercih ederim.”

Tek bir nefeste, sesimi yükselterek döktüğüm cümlenin akabinde ciğerlerimde kalan soluk kırıntısını yavaşça verdim. İstediğimin ne manaya geldiğini biliyordum, tıpkı buna hakkım olmadığını bildiğim gibi karşımdaki adamı ne kadar güç bir duruma soktuğumu da defalarca tecrübe etmiştim. Gitmesini istemiyordum, çünkü onu bende barındırabilmek için önüme sunulacak ufacık bir çıkış yoluna, tehlikeli bir çareye dahi razı gelebilirdim. Elbet gitmesi gerekiyordu, çünkü uzunca bir zamandır bunu denememe rağmen arayışlarım sonuç vermemekte ısrarcıydı. Gittiği takdirde tüm acılarımı ve korkularımı bırakmasını yeğlerdim, kalmasını istediğimde yaşattıklarıma inat.

“Ama bunun seni nasıl yaraladığını ve yorduğunu görmek bana tarifi güç bir yenilgiyi tattırıyor. Artık dinlenmene izin vermeliyim, buna mecburum.”

Sesim cılızdı, ciğerlerimdeki yanma zar zor konuştuğumu fark etmemi sağlıyordu. Güldüm, gücümü tazelemesi için tebessümü daha da büyüttüm. Sol elimi kaldırıp onun çenemi tutan parmaklarına dokunduğumda bu odadan sağ salim çıkabilmemiz için yakarıyordum. Ani bir hamleyle dudaklarımı aralayıp zihnimde süzülen cümleyi şakımak istediysem de derhal, sıkıca kapattım ağzımı. İçimde tuttuğum her duygunun üzerine binen o itiraf, haddi olan iki eş gramı aşıp her geçen saniye daha da ağırlaşıyordu.

Kıyısında durduğumuz o elvedaya tutunmak istemiyorum, Jason. Ya sağ kalacağız, ya atlayacağız.

_________________

“I love the ground under his feet, and the air over his head, and everything he touches,
and every word he says. I love all his looks, and his actions, and him entirely and altogether.”


₰ my love, my Christ:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Jason Tyler Lloyd
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 2261
Kayıt tarihi : 04/02/11

MesajKonu: Geri: Mehrecan   Çarş. Şub. 27, 2013 4:42 pm

Elinden kayıp gitmesine engel olamadığında yola zaten yenik çıkarsın ve bu yenilgiler bazen sizin kontrol edemeyeceğiniz şekilde daha büyük yenilgilere dönüşür. Adını koyamadığın karanlığın içinde bulursun kendini, kurtulmaya çalıştıkça daha da dibe girersin, yapacak bir şeyin kalmaz sadece olanları izlersin, değiştirmek için günlerce kafa yorduğun olayları sadece izlersin. Korkularının aklının içinde haşin dansına engel olamazsın, diğer şeylere engel olamadığın gibi. Aynaya baktığında vasıfsızlığın üzerine yapıştığını ve asla çıkmayacağını hissedersin, yeterli olmadığını tekrarlarsın aynaya, ayna sana tekrarlar, sen aynaya tekrarlarsın. Ben burdan kurtulurdum, burdan kimsenin haberi olmadan elimi kolumu sallaya sallaya çıkar giderdim, kendi mutluluğumu yarattığım piyonlardan kurardım, istemediğim kişileri ister sevmediğim kişileri severdim, rol yapardım. Düşünmem gereken tek kişi ben değildim hiç bir zaman bu kadar umursamaz olamadım. Kurduğum cümleyi bile defalarca düşünürdüm, ağzımdan çıktıktan sonra önemi yoktu ama onun için önemli olması bütün denklemlerimi bozuyordu. O an her şeyin değiştiğini anladım, kafamda aynı şekilde dönüp dolanan cümleler benim sırtımda haddinden fazla yer tutuyordu, eminim sırtlayabilirdim, yüzsüzce devam ederdim ama biraz düşündüğümde yapmamamın daha iyi olacağını anladım. Eski nefret kusan halim ve herkese nefret duyduğum günlerin geri dönüyor olması ciğerlerimi yaktı, ben güldüm.

Bu kez kesinlikle farklıydı.

Bu kez, asla pes etmeyen bünyemin taşlar altında ezilişine şahit oldum. Yavaş yavaş hissizleşen duygularımı soğuk elvedalarla uğurladım. Son günlerde her zamankinden kötü olduğum gözlerimin önüne geldiğinde gözlerimi kapadım ama alışıktım. Bütün yüklerin üst üste binmesi ve aynı anda açığa çıkması benim için ilk defa olan bir şey değildi. Bunu söylemekten nefret ederdim ama, elimde başka seçenek kalmamıştı. En zor işin içinden bile çıkabilen, bir çıkış yolu bulmak için günlerce kafa yoran ben başka seçenek göremiyordum veya artık kendime yalanlar söylemeye başlamıştım. Bu vazgeçmenin anlamını bilmeyen bünyeyi bilimum yalanlar söyleyerek kandırabilirdim belki, belki o zaman kulaklarımın duyduğu olumsuz cümlelere ben de olumsuz bir karşılık verirdim. Yorgunluğumun verdiği ruhsal hasarı anlatamazdım, onun duygu yoğunluğu benim aklımın ucundan geçmeyecek derinlikteydi. İkimizin de yanlış yerlerde beklediğini düşüncelerimin yanından bile geçirmemiştim çünkü onun farklı bir şekilde kurtulmasını görmeyi kendime nasıl açıklardım bilmiyorum, bunun yanında kendimin bu bataklığının içinden nasıl kurtulacağı konusunda da kelimelerim yetersiz kalıyordu. Ne kadar cümleler savurup kendimi avutmaya çalışsam da değiştiremediğim davranışlarım ortadaydı.

Beni tanıdığına en ufak bir şüphemin olmadığı kadının sözlerini sessizce dinledim. Planladığım her şeyin yavaş yavaş işlemesi için doğru zamanı bekliyordum, ona verdiğimi sözü tutmalıydım. Üzülmemesi ve her şeyin üst üste gelmemesi gerekiyordu bunun için hiç acelem yoktu ben en iyi yaptığım şeyi yapıyordum, izliyordum. Rahatlaması için elimden geleni yapıyordum ama bunu belli bir seviyede tutmak mecburiyetimdi, hayatı daha düzenli bir hale gelince de kendime yalanlar söylemeye devam edecektim, inandığım yalanları ona da inandıracaktım. Sözleri bittikten sonra yavaşça gülümsedim, biraz daha rahatlaması için. Ondan koptuğumda, uzaklaştığımda içimi kaplayan bulutlar sürekli yağmur getiriyordu. Bunun olacağını adım gibi biliyordum ama, birbirimize söylediğimiz cümlelerin ağırlığı çaresizlikle çıkan kelimelerin yükü benim taşıyabileceğimden fazlaydı. Çeneme dokunan parmakları soğuk tenimi ısıtmaya bu sefer yetmedi, sol elini alarak parmaklarıma kilitledim, gözlerim gelen fırtınanın habercisiydi.


‘‘ Bundan sonra saklandığım cümleleri görmene izin vermiyorum. ’’

Tek nefeste çıkardığım cümlenin ardından gözlerimi gözlerinden çektim. Kilitlediğim parmaklarının üzerinde baş parmağımı gezdiriyordum, bunu hatırladığını biliyordum. Derin bir nefes çektikten sonra bütün ciddiyetimle söylediğim cümlenin gerekli gerçekliği hissettirdiğini nefes alış verişinden anlamıştım, her ne kadar yalan olsa da bunu bilmeyecekti. Yenilgiyi bu kadar tadacaksam savaşı kendi ellerimle bitirmem gerektiğini biliyordum ama buna cesaretim olup olmadığını günlerce tartışabilirdim. Duygularımın beni çekilmez biri yapmaması için çabalamaya başladım. Onu bir adım uzağıma dahi koymak istemiyordum, yanımda olması için her duruma katlanabilirdim, o yolu bir türlü göremedim. Elim elinden yavaşça kayıp ayrılırken onun duyup duymadığını tahmin edemeden fısıldadım. İşte böyle. İstemsizce, olabildiğince yavaş, işte böyle kayıp gitmiştik. Gözlerine bakmadan konuşmaya devam ettim.

‘‘ Uzun zamandır yokum.- ’’ Sert çıkan ses tonumu biraz dizginlemem gerektiğini fark ettim, varlığımız bile birbirimizi üzmemize yetiyordu, bir bütün değilken ve olmamızı peri masallarına bıramışken birbirimize ister istemez zarar verdiğimizi itiraf edemezdik. ‘‘ Senin isminin etkisi içimde yangınlara sebep oluyorsa ve ben seninle konuşurken her saniye korkuyorsam, yokum. Yoktum. ’’

O an içimde duyduğum özlemi tarif edebilir miyim bilmiyorum. Cümlelerim bittiğinde kaçtığım gözlerinin için tekrar kayboldum. Hareketsizce onun söyleyeceklerini beklerken dudaklarım konuşmaya devam etmek istiyordu. Duyguları saklamak çok zordu.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Eritheia Fae Hyxest
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1551
Kayıt tarihi : 21/06/10
Lakap : Venus.

MesajKonu: Geri: Mehrecan   C.tesi Mart 09, 2013 9:07 pm

Kendine has hoyratlığının gölgesinde usul bir nezaketle kaplı gülümsemesi, ağır aksamlı bir makineden dökülüyormuş gibi yavaş yavaş, pare pare dudaklarına nakşolurken el değmemiş bu anıyı zihnime kazımakla meşguldüm. Epey seyreklerdi artık, her birini oldukça net anımsamama rağmen daha fazlası için açgözlülükle beklemem bundandı. Sebepsizce, anlık bir neşeyle attığı gürültülü kahkahalarının tınısını daima sevmiştim, lâkin böylesi tebessümlerinin yankı bulan gülüşlerden daha gerçekçi olduğuna inanmadan edemiyordum. Onun gülümsemesi farklıydı, bambaşka ve yeniydi; bir kadavranın damarlarına akıtılıp ona can katan, mermer beyazı tenini pembeleştirip onu insancıllaştıran sıcacık kan gibiydi. Geleceği bilinen, aynı zamanda hiç kimse tarafından beklenmeyen, sonbahar mevsiminin orta yerinde gümbürtüyle kopan bir poyrazı yarıda kesip sessizce aydınlanan sabahları hatırlatıyordu. Göz kırpması kadar kısa bir anda, onun farkındalık yoksunluğuyla yaptığı bu hareketin sonuçlarını anlatmaya ise asla kalkışmamıştım. İnanmayacak, hatta abartılı bir hayranlık gösterisinden öteye gidemeyeceğini söyleyecekti belki. Sonra gülecekti, ben onun eşliğinde iliklerime dek umutsuzluğa gömülürken karanlık bir ormanın köhne noktalarında kaybolmuş, evinin yolunu bir daha asla bulamayacak küçük bir çocuk gibi kimsesiz hissedecektim. O gülecek, gözleri bir kez daha gülecekti.

Sonra ellerimi tuttu. Sanki yeteri kadar büyük bir günah işlememiş gibi bir de temas etmekten geri durmuyor, zihnimi ebediyete batan bir geminin içerisine, kendi kanlı elleriyle hapis bırakıyordu. Kısacık bir an için yüzünü seyretmeyi bir kenara bırakıp birleştirdiği ellerimize baktım, bitkin kıpırtılarla parmaklarımı okşayan adamın çizgi çizgi teninde, sert parmak boğumlarında gizli hikâyelerin üstüne balçıktan bir hüsran çekişlerimizi görmezden gelmeye çalışıyordum. Biz iki aşık olmayı denemekle o denli meşgul olmuştuk ki, asla iki mutlu insan olmayı düşünmemiştik. Birbirimizin varlığında huzur bulup yokluğunda yitik hisseden insanlardan, kör gözlerle ve lal olmuş dillerle aşka dair savunmaya geçen mantık fakiri umut hırsızlarına dönüşmüştük. Böylesine acımasız bir pencereden baktığımda her şeyi bir kenara bırakmanın çok daha kolay geldiğini idrak ettiğimde gülümsemek üzere olan dudaklarımın donduğunu onun gözlerini yakalamış bakışlarımdaki yorgunluk sayesinde fark edebildim. Bana bakıyordu, izliyordu. Gözlerine her temas ettiğimde göğüs kafesime çöken ağırlığı misafirperverlikle kucakladım bu kez. Okyanus olmuş düşüncelerinin dibine batan kıymetli taşlarla dolu bir sandığa dönüştü varlığı. Bedenim lodos oldu, peşinden akıp gitmek için can atmasına rağmen koyu renk kirpiklerini her kırpışı orada kalmam için yakarıyor gibi geliyordu. Jason, sonsuza uzanan topraksız ve kilsiz engin bir denizdi şimdi, bense gökten düşüp yere çakılmaya mahkûm gürültülü yağmurlardan ibarettim. Yardıma muhtaçlığım ve gözyaşlarım asla dillendirilmeyen, fakat özünde feryat figan haykıran değerli parçalarımdandı. Aşağı düşerken tutunacak hiçbir şey bulamaz; kaçmaya, saklanmaya çalışsam bile eninde sonunda, fakat daima ona varırdım. Koskoca bir ummanın, dur durak bilmeksizin, geceli gündüzlü yüzeyini döven sicim gibi yağmurdan asla haberi olmazdı. Damlalar kendilerini başına buyruk bilirken çetin bir fırtınayla dalgalara esir olmuş hoyrat deniz, onu zerreciklere böler ve yutardı. Bağırış çağırışlarla ona varışımın her seferinde un ufak olması gibiydi gelişen her şey. Jason ve ben böyleydik.

Gerekli gördüklerim yüzünden ket vurduğum düşüncelerim, dizginlediğim düşkünlüklerim, bastırdığım özlemlerim var. Her biri ilk geldiklerinde revnaklı birer baloncuktan ibaretti, iri ve parlaktılar. Şimdiyse içimde sabaha karşı çöken ağır bir kasvet, keskin bir halsizlik ve yaşanamayacak olanlara dair kırgınlık bıraktılar, kayboldular. Nasıl oluyor da bir cümle, tek başına, biz olduğumuzu bilmemize rağmen biz değilmişiz gibi hissettiriyor? Bu kadar tanıdık ve bu kadar yabancı. Birkaç kelime, tek başına koskoca bir mevsimi özletiyor. Ne garip.

“Daima varsın.” Benden izinsiz reddediverdi dilim. Öylece ona bakarak geçirdiğim uzun sürenin elimde avucumda bir şeyler bırakmış olmasını dilemiştim, zira şimdi ölesiye çaresizdim. Ondan uzakta olduğum müddetçe yalancı bir huzura erişmekle kendini dizginleyen ruhumun sesini işittiğim an akıl almaz bir hızla şaha kalkışını açıklamayı deneyebilirdim örneğin. İkimiz hakkında konuşurken sustuğumuz, uzun ve ürkütücü dakikaların ardından yine riyakârlıkla savurduğumuz ucuz neşeyle süslü gülüşlerden bahsedebilirdim. Onu her düşündüğümde içine düştüğüm boşluk, her anımsadığımda hissettiğim soğuk, gördüğümde ise kendi kendine miladına dönen beynimin duyduğu ahmak uyuşukluk… Her biri bahsedilmeye layıktı. Bahsedecek gücüm yoktu.

“Eğer kendini ve beni buna inandırmaya çalışmanın işe yarayacağını düşünüyorsan, sana mani olmayacağım. Eğer iyi olduğunu söyledikçe ve her şeyi geride bıraktığını tekrarladıkça işlerin böyle seyredeceğine inanıyorsan,” deyip hararetle dizdiğim sözcüklere kısa bir ara verdim. Ben dalıp gitmişken ayrılmış parmaklarımızın tozlu zeminin ev sahipliği yaptığı kadrajda, boşlukta öylece sallanışına kısacık bir göz atıp bedenini takip ederek tekrar ona odaklandım. Birkaç santim ötemdeydi. Binlerce kilometre uzağımdaydı. “Seni her duyduğumda geri gelecek, hatta gördüğümde… Gördüğümde olacakları tahmin bile edemezsin.” Susmam gerekiyordu, kendimi susturmalıydım. Yanağımın içini kuvvetlice ısırıp güçlü bir cadının iç savunmasızlığını perdeleyebilmek için yapacağı gibi, usulca iç geçirerek gövdeme soluk aldırdım ve vakit öldürdüm. “Ama eğer bunun çıkar yol olduğuna inanıyorsan, yemin ediyorum, senin için denerim.” Ona doğru bir adım attığımda aramızdaki mesafeyi tamamen kapatmanın, onun geriye oynadığı taşın üzerine yürümek anlamına geldiğini biliyordum. Başımı hafifçe eğip yüzlerimizi yaklaştırdım, burnuna varla yok arasında temas eden alnımdan, aralık dudaklarından vuran nefesini duyan tenime kadar her noktanın yaşadığını idrak ettiğim o saniyeye erişmiştim. Gözlerimi yumdum. “Yaptığım her şey senin için.” Tahmin edebileceklerinden hayal edemeyeceklerine, şimdi gördüklerinden asla fark edemeyeceklerine dek… Üzülmemen için sakladığım sırlar da dahil, yaptığım her şey senin için.

_________________

“I love the ground under his feet, and the air over his head, and everything he touches,
and every word he says. I love all his looks, and his actions, and him entirely and altogether.”


₰ my love, my Christ:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Jason Tyler Lloyd
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 2261
Kayıt tarihi : 04/02/11

MesajKonu: Geri: Mehrecan   Salı Mart 12, 2013 9:02 pm

Tanımlayamadığım zerafetinin yarattığı etki bende bambaşkaydı. Yavaş adımları, buhranlı gözleri, konuşmayı reddeden dudakları... Her birinin anlamı farklıydı, her biri içimizde saklıydı. Soluk günümü neşelendiren veya onu yıkıp geçmeye yeten de tek bir isimdi. Sesini duyduğumda milyonlarca yük altında yoluna devam etmeye çalışan kadının tınıları kafamın içinde dönüp dururdu. Gelip anlatmasını bile severdim, onu rahatlatmak için cümlelerimin üzerinde küçük oyunlar yapıp gülümsemesini sağlardım. Solgun yanakları renkliydi, küçük bir kız çocuğunun bildik renginden daha ışıklı, daha canlı ve daha etkileyiciydi. Dudakları alev gibi yanardı, göz kapakları usulca aralanırdı sanki o yükü her açılıp kapanışında kaldırmaktan yorulmuş gibi. Bir çift kurnaz, delici bakış hiç de çocuksu olmayan bir edayla göz kırpardı bana, yavaşça gülümserdi ve ben onda kaybolurdum. Ağzının kıyıları kıvrılırdı, toparlanmaya çalışmak ister gibi. Dakikalarca izlediğimin farkında mıydı bilmiyorum ama hiç bıkmadan ve sıkılmadan izledim. Gözlerini yavaşça kaçırışını, köşeye sıkıştığında veya konu hakkında konuşmak istemediğinde saf haline bürünüp sahte bir gülümsemeyle geçiştirişini izledim, onu izledikçe gülümsedim. Belki gülümsememin içten oluşunun sebebi buydu. İçimde bunları açıklayacak cesaret kalmadı. Süt beyazı tenini süsleyen bütün yüz hatları benim savaştığım cepheler haline dönüşmüştü, cephanem içimde zarar verilmesini kesin surette reddettiğim hatıralarım, inancım, güvenimle taçlanan sevgimdi. O küçük kız çocuğunun bütün sırlarının bende saklı olması, kimsenin erişemeyecek olması göğsümü ileriye çıkartmama yetiyordu çünkü elimde onun karşısına çıkmak için başka sebep kalmamıştı. Beslediği güvenin kırılamayacak seviyesi benim haşin savaşlarımın, dizginleyemediğim duygularımın, itiraf edemediğim cümlelerimin tek dayanağıydı.

Ellerini bırakmama rağmen vücudunu bana yaklaştırması gardımı düşürmeye yetti. Nefesim onun büyülü kokusuyla birleşti. Geri aldığım hamlemin üzerine bana yakınlaşması beni düşünce kazanlarının içine attı. Ilık sonbahar mevsiminin ortasında zor olduğunu bile bile adım attığımız yolu, zor olduğu için bıraktık. Sevgimizin birbirimize yeteceğinden şüphem yoktu, kesinlikle mutluluktan daha fazlasına götürebilirdim bunu. Çünkü emindim, onun yanında kendi davranışlarımı kaybedip hiç gülmediğim kadar gülüyordum ve onun benim eriştiğim mutluluğun kat kat ötesindeki cennete çıkarabilirdim. Beyaz kıyafetinin içerisinde oranın tek hakimi olurdu, herkesin kıskanacağı güzellikte, olmak istediği noktada, erişmek istediği huzurda olurdu. Kollarımın altında hissetiği güvenin yerini başka bir şey asla tutamazdı. Mantığımı kaybetmiş biriydim artık. Elimizde kalan küçük baloncukları birleştirmeyeceğimiz düşüncesi uykularımı bölüyordu, biz farklı yerlerden bakıyorduk ama gördüğümüz nokta aynıydı. Bunu görebilmek için kendimizi şartlamıştık belki, mutluluğu uzak köşeye koyup önümüzde aşmamız gereken engellere odaklanmıştık. Mutlu olmamız için gereken fedakarlıklardan kaçtık. Zekânın hilekâr sivriliklerine ve aklın soyutlama yetisine hayranlık duyardım ama elimin kolumun bağlı olması beni frenliyordu, adım attığımda duymaktan korktuğum cümleler vardı, itiraf etmem gerekirse ‘‘tekrar’’ duymaktan korktuğum cümleler vardı. Varlığı safirdi. Asaletini gözüme sokmayan büyülü taşım, önemli şeyleri kulağıma fısıldayan kıymetlimdi. Ve safir, onu taşıyana huzur verirdi. Sert bir fırtınada, gözün gözü göremeyeceği sisin içerisinde o taşı düşürdüm, her gün okyanusumda onu aradığımı kimse bilmiyordu, aylardır gemim orada takılı kalmıştı ve her gece, yemin ediyorum her gece usanmadan ve yorulmadan aradım. Birleştiğim parçalar karşımda duruyordu, söylediği cümleler bıçaktan keskindi.

Uzakta olduğumuz her dakika kendimi avutmak için söylediğim yalanlarım oldu. Güveni kendine silah olarak seçmiş ben yalanları kullanarak nasıl bu kadar küçük düştüm? Kendime sorduğum sorunun cevabı batışımızın sadece küçük bir örneği olabilirdi. Ellerini sıkıca tuttuğumda, bırakmamak amacıyla sıktığımda başlangıcın ne kadar temiz, basit olduğunu hatırladım. Bu sefer farklı oldu, bu sefer yan yana olduğum an ona dokunmaktan olabildiğince kaçındım. Kelimelerimiz yerine özlemlerimiz konuştu. Esir olduğumuz, söylemediğimiz cümleler yerine kırık dökük hatıralarımız karşı karşıya geldi, gülümsemelerimiz eşliğinde onu hissettim. Söylemekten kaçtığı her cümleyi kulaklarımın duvarlarında duydum. Korkak dokunuşlarımız, parçaladığımız kalplerimizin savunmasıydı. Kimsenin umursamayacağı küçük bir soru bile dizginlemek zorunda olduğumuz duyguları açığa çıkaracak gibiydi, biz cesaret edemedik, biz korktuk. Göz göze geldiğimizde hapsolduğum karanlığın içinden nasıl çıkacağımızı kendime sordum, sürekli başa saran ve birbirine girmiş yaşananların sonumuzu nasıl etkileyeceğini bilmiyordum. Onsuz olamazdım ama çizdiğimiz sınırlar birbirimizi kabul etmemekte ısrarcıydı.

Bana bakan gözlerinin içinde cevaplarımı bekleyen sorular vardı, derin bir iç çektim.
‘‘ Senin gözlerine bakarken yapacağım her şeyden, istemesem bile yapmaya karar verdiğim her şeyden vazgeçiyorum. ’’ Sağ elimi yavaşça kaldırarak baş parmağımı yanağına yerleştirdim, diğer parmaklarımı boynuna götürerek yavaşça kendime çektim ve alınlarımızı birleştirdim, başımı hafifçe eğerek devam ettim. ‘‘ Buna ne kadar dayanabilirim bilmiyorum. Elimde çıkar yol olmadığından bunları söylüyorum, iyi olduğunu bilmem gerekiyor Fae. Sırtımı döndüğümde nasıl ilerleyeceğini bilmem gerekiyor. ’’ Geride bırakamayacağımı o kadar iyi biliyordu ki. Titreyen vücudu ve gözlerine bir perde gibi inmiş göz kapakları onu sarmamı istiyormuş gibi duruyordu karşımda, elimden başka bir şey gelmiyordu. ‘‘ Çünkü yüzümü sana çevirip baktığımda, kendimi kaybediyorum. Yanımdan bir adım bile uzaklaşmana tahammülüm yok. Seni gördüğümde bakışların bütün duygularımı alt üst etmene yetiyor ve ben kendimi çabalarken buluyorum. ’’ Devam edecekken durdurdum kendimi, dönülmesi zor bir gerçeği kabul etmeyeceğimi o zaman anladım. Mümkün olmayacak ölçüde bir olayı, görmemezlikten gelmeyecektim. ‘‘ Çabalamaya karar verdiğim zaman ise kurduğun cümleler kulaklarımda yankılanıyor, ben geri çekilmek zorunda kalıyorum. ’’ Usanmayacağım bir yoldun benim için, günbegün devam eden, asla dinmeyen bir yağmur gibi.

‘‘ Yokluğunu tarif etmeye zorlama beni. Sana verebileceğim güvenim, açıklamaktan korkmadığım hatıralarım ve gizlemek zorunda olduğum sevgim var. Gözlerinde yanımdayken hiç unutmadığım mutluluğun, saklamak için delicesine mücadele ettiğin özlemlerin, tekrar kırmaktan korktuğun kalbin var. Hepsini biliyorum. Saatlerce konuştuğumuz anlar ve ikimizin aklından çıkaramadığımız cümlelerimiz var. Şimdi bunları koyduğun kavanozların her birinin içine kendi acılarımı, sabahladığım geceleri ve sana duyduğum aşkı koyuyorum. Kırmak istersen ikimizi de kıracaksın, saklamak istersen beni de saklayacaksın. Yaşanamayacak olan bütün kırgınlıklar ikimizin elinde, sen benim karşımdasın, ben senin gözlerinin içine bakıyorum. Çok uzun sürdü sensizlik, her gecenin sabahı bulutlar yağmur getirdi. ’’



En son Jason Tyler Lloyd tarafından Perş. Mart 14, 2013 8:25 pm tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Eritheia Fae Hyxest
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1551
Kayıt tarihi : 21/06/10
Lakap : Venus.

MesajKonu: Geri: Mehrecan   Çarş. Mart 13, 2013 11:30 pm

İlk temas daima kalıcı ve yakıcıydı. Bedenimin her noktasına yayılıp asla silinmeyecekmiş gibi tenime tutunan, yalnızca o değdiğinde ifşa olan efsuni bir kokuydu ilk temas. Berrak bir suyun dibindeki yosunlu, çirkin taşlar kadar ağır; balçık denizinin ortasına gömülmüş inci tanesi kadar duru ve saftı. Yapabileceklerini öngören düşüncelerim, bedenimin ataklığı aksine durulmayı sık sık öğütlemiş ve bu anın vereceği kalıcı hasarı olabildiğince küçültmeyi denemişti. Hiçbir zaman başarılı olamayacağını biliyordum. Söz konusu o olduğunda beni asla utandırmayan mantığımın işlevselliğini kaybettiğine defalarca şahit olmuştum, zira bu sebepten olsa gerek kurtulmamız veyahut dibe batmamız gerekirken hâlâ yalpalıyor ve sürükleniyorduk. Onun asla vazgeçmeyecek kadar kuvvetli bir inanca sahip oluşu beni âşık edendi, bunu daimi kılansa bir o kadar güçlü olduğunu ummaktan geri durmadığım bağlılığıydı. Bazı zamanlar tüm bunlara sahip olmamasını diliyor, beni geride öfkeli ve yaralanmış, hasarlı biri olarak bırakıp devam etmesini umuyordum. Böylesi kolay olurdu. Böyle olduğu takdirde ondan vazgeçebilirdim. Nasıl olup da beni ona düğümlü bırakan inadının hiç var olmamasını dilediğimi asla açıklayamamıştım, ne var ki bunu da içerisinde kaybolduğum sonsuz boşluğun karanlığına bağlayarak bilinmezciliği oynuyordum. İşte aynı aksama sahip bu makinenin işleyemediği tek çelik, ilk temastı. Paslanmayan, çizilmeyen, erimeyen ve hasar vermekten geri durmayan. Kıymetli milat çeliğinden keskin bir kılıç gibiydi ona değmek. O anı geciktirdikçe gelmeyeceğine inanmak benim gafletim, karşılaştığımda hasar almayacağımı umut etmek saflığımdı. Daima alırdım.

Bunun beni ne denli hırpalayacağını bilmek onunla arama koyduğum birkaç adımın açtığı kısa aralığı daha da büyütüyor gibiydi. Geride duruyor, kazara dokunmamıza müsaade dahi etmeyerek tenimin dışında katrandan bir kabuk oluşturuyor ve kendi işlevsiz zırhımı yaratıyordum sanki. Bedenimi komuta edebilişime minnettarken en çok korktuğum parçamı, bakışlarımı çok daha büyük bir hâkimiyetle zindanına hapsetmeyi başarmıştım. Gözlerim dahi temas etmemeliydi ona, ettiği takdirde başa çıkamazdım. Gözlerimi onun varlığını görmeye alıştıramaz, zihnimde gülümserken resmettiğim soyut sureti silinmeyen mürekkepten, kapkara bir kömüre dek bin bir çeşit parçayla yeni baştan çizemezdim. Başımı kaldırdığımda, tam karşımda onu bana bakarken ve gülümserken bulmanın tadını daha önce almıştım. Bir daha asla karşıma çıkmayacak, her duyulduğunda bambaşka bir mutluluğu getiren, yeri dolmayan eşsiz bir tattı bu. Alıştığım takdirde daha fazlasına muhtaç hissedeceğimi bile bile yenilgiye doğru zırhsız ve silahsız at süren aklını kaybetmiş bir şövalyeyi oynayamazdım. Onun bu hâlimi nasıl adlandırdığını, neler hissettiğini hiç düşünmemiştim, zira üzerinde konuşulacak pek bir şey olduğuna da inanmıyordum. Lâkin birkaç adım ötemde yorgunlukları, kırgınlıkları ve aldığı hasarlarıyla çelikten bir yelek oyup sırtına geçirmiş kuvvetli adamın ilk temasının da kendisi gibi oluşu şaşırtmamıştı beni. Onun bana bakmadığı kısacık bir an yakalamak tüm bu mutluluğu milyonlarca eş parçaya bölüp en sona kalmış, en hasarlı olan zerreciğine tamah etmeye benzese dahi yaptığım da tam olarak buydu. Hasarlı olan, onarılamayan bendim. Önce karşımdakini, sonra kendimi korumaya çalışmamdı onun direncini asıl sınayan. Esas terslik burada değil miydi?

Elini yükseltip yüzüme değdi. Uzun parmakları boynuma erişirken yanağıma dokunan adamın tanıdıklığı, parmağının üzerindeki kırçıllı izlerden ve birbirinin eşi inişli çıkışlı gözeneklerden sızıyor gibiydi. Sevgisi, özlemi, kendi nehirlerinde kana kana akmasına rağmen aşka duyduğu açlığı… Sığmıyordu tenine, gürül gürül çağlayıp derisinin çatlaklarından yükseğe taşıyordu. Ben ise yolun en başından bunların olacağını ön görmeme rağmen mani olamamanın zayıflığıyla yine, kanatları kırılıp çalılardan yatağına bırakılmış bir serçe olmuştum yanında. Yardımına muhtaç, varlığına aç. Bana temas ettiği her nokta onu kabul etmeye gönüllü, misafir etmeye dünden razı oluveriyordu. O bunun farkında olmamasına rağmen ondan taşanlar bende birikiyor, tenim ondan arta kalanları göz açıp kapayıncaya kadar derliyor, topluyordu. Onun getirdiklerini kendime benimsetmiştim ve kendiminkileri de esas sahip olduklarıma öteki. Bundan olsa gerek kıymeti gözümü kamaştırırken tek bir adım dahi atamıyor, alçakgönüllü tebessümü ruhumu şenlendiren adama bakmaya korkuyordum.

İlk temasının etkisinden sıyrılamayacağımı kabullenmiş, gözlerime mil çekip yüreğimin açlığını susturmuş, adım hesabı yaparak hüznüm fire vermesin diye çocuksu bir denklemenin peşine düşmüştüm. Her cephede kendimce kazanandım. Günün bitiminde, ayrıldığımızda, soğuk olmasına rağmen yakıcı bir meltem yüzümü eşelerken baktığım deryada asla galip çıkamayacağım o muharebenin baştan hayal kırıklıkları ve matemlerle dolu olduğunu gördüm. Karşımda beni en içten tebessüm ettirenler vardı; kulağıma dolan ritmik bir dalga sesi, uzun ve uğultulu vapur düdüğüyle havayı yırtıyor ve beynime doluyordu. Hava serindi, bedenim sıcaktı. O meltem her estiğinde ben boynumdaki omurga kemiklerinin belirgin tümseklerinden başlayıp rotasını çizen, sırtımda ebedi bir sefere açılan o korkunun esiri oluyordum. Yolun sonunda esas korkmam gerekenin düşüncelerim olduğunu idrak etmiştim, zira dizginlemek için çabaladıklarımın aksine anbean beni öldüren onlar olmuştu. Etrafımdaki her şey, gözlerimin temas ettiği her şey beni o mutluluk kapısına taşıyabilmek için yeterli huzuru veriyordu, fazlasını istememiştim. İkimizin mabedi hâline getirmeye seve seve razı olacağım deryayı terk ederken derin bir soluk daha almış, düşüncelerimin sil baştan başlattığı savaşa kendimi hazırlamaya çalışmış, gözlerimi kısa bir an için yummuştum. Karanlık perdede tekrar dans eden, aydınlık bir siluet görülmüştü.

“Seni mutluluğu kovalayan bir adam hâline getirmek en büyük korkumdu. Seni bunun için didinirken görmemek tek isteğimdi.” Gerçekleşmesini istediklerimin aksine, tam tersi istikamette dur durak bilmeksizin koşuyor oluşum dudaklarımı hüzünlü bir idrak hissiyle gülümsetiverdi. Gözlerimi araladığımda ilk odak noktam alelade bir suskunlukla birbirine bastırdığı keskin kıvrımlı dudakları olmuştu ve birkaç santim ötemde öylece bekleyişi güç bela derlediğim cümlelerime kendi yordamıyla ket vuruyor gibiydi. Sağ elimi yükseltip başparmağımı dudaklarına dokundurdum, yavaş kıpırtısı tenimin hassasiyet noktalarını arşınlıyordu. Geçen birkaç aciz saniye, onu öpmenin bedenime zerk edeceği zehrin ne hoş hissettireceğini düşünmeme sebep oldu. “Söz konusu ben olduğumda yalnızca burası mühim. Bana dair her şeyi belirleyen bunlar.” Yutkundum, akabinde uyuşmaya yüz tutmuş sol elimin parmaklarını gerginlik dolu bir ağırlıkla yükseltip kalbime tekabül eden bir noktaya dokundurdum. “Söz konusu sensen, sarf ettiğim sözlerden yaptıklarıma dek, aklına gelen her şeyin kaynağı burası. Zarar görmemen için üzerine titreyen, ve başarılı olamayan…” Kirpiklerimi hızla kırpıştırıp ona bu denli yakın oluşumun son seferiymiş gibi bedenlerimizi, aramızdaki mesafeyi, dingin temas noktalarımızı arşınlattım gözlerime. Ellerimi yükseltip onun yüzüne dokunduğumda işaret parmaklarım kendi rotalarını çizip sevdiğim adamın uykularını kaçıran elim düşüncelerin peydah olduğu noktayı, beynine siper olan şakaklarını bulmuştu. Sesim kırık dökük çıkacaktı konuştuğumda, adım gibi biliyordum; mühim değildi, en zayıf anımı bir tek o bilirdi. “Fakat bahsi geçen biz olduğumuzda hüküm veren tam da burası. Senin için, benim için, sahip olup sahip çıkmayı başaramadığımız her şey için.” Çok geçmeden büyük bir günah işlemiş gibi, üzerindeki tüm yükle olduğu yere çakılacakmış gibi olan bedenim, omuzlarını düşürmüş ve başını eğmişti. Söylediklerimi acısıyla geri toparlayabilecekmiş gibi alt dudağımı dişledim, yüzüne temas eden parmaklarımı kaydırıp sıcak boynuna düşürdüm. “Seni mutluluğu kovalayan bir adam hâline getirmek en büyük korkumdu, çünkü çabalamaya bu kadar alıştığında mutluluğun gelişini de gidişini de seçemiyorsun. Çaresizliğim yüzünden ruhunu tüketmekten korkuyordum, çünkü beni böylesine çaresiz bırakan bir tek sen varsın.” Derin iç çekişlerle ezilen ruhlar, sarf edildiğine pişman olunmuş sözler, temas ettiği gibi ardında yakıcı bir hasret bırakan tenler ve asla buluşmaması gereken gözler, bizim ibaret olduğumuzdu. Her birinin peşini kovalardım, bir tek düşüncelerim onun kölesi olmuştu.

_________________

“I love the ground under his feet, and the air over his head, and everything he touches,
and every word he says. I love all his looks, and his actions, and him entirely and altogether.”


₰ my love, my Christ:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Jason Tyler Lloyd
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 2261
Kayıt tarihi : 04/02/11

MesajKonu: Geri: Mehrecan   Perş. Mart 14, 2013 10:25 pm

Düşünceleri hep bazı şeyleri garantiye almak içindi. Bu yüzden onu suçlamıyordum, yaşanmışlıkların getirdiği hüzün ve acının açık bıraktığı yaralar vücudumuzun her bir köşesinde bütün ihtişamıyla zor günleri hatırlatırken ondan başka bir şey beklemem doğru muydu bilmiyorum ama beni en iyi tanıyan oydu, nasıl düşüneceğimi neden böyle düşüneceğimi attığım adımın saatlerce düşünülerek karar verildiğini ondan başkası bilemezdi. Artık işin sonuna başarılı olacağımdan şüpheliydim. Elimde tuttuğum kırıntıların her ilerleyişimde yavaş yavaş yere düşmesine engel olamıyordum buna rağmen de ilerlemekten geri durmuyordum. Ne yapacağım konusunda en ufak bir fikrim olmamasının yanında aklımın derinliklerinde yer alan kıymetlimin ne durumda olduğunu da düşünemez olmuştum. İnancımın sebebi varlığı, verdiğim güvenin nedeni ise layik oluşuydu. Kafamda bu düğümü çözmek için deli düşünceler dönüyordu ama bizim kararımızı verdiğimiz o günü düşündükçe onun için yıktığım çıkmaz sokakları birer birer terk ediyordum. Bunun karşısına rakip olarak çıkardığım gün ise meraklı bakışlarının etrafı süzdüğü, tatlı dudaklarının konuşmak için çırpındığı ve mutlu olmak için hayaller kurduğumuz gündü. Nasıl oldu da kurduğum planların hepsi birer birer çöktü? Biz mutlu olmak için birbirimize söz veren iki saf insan, bazen gereğinden fazla umursamaz olduk, istemeden birbirimizi yaraladık. Ayrı olduğumuz günlerden kalan milyonlarca düşünceye rağmen ben devam ettim, kimine göre yüzsüz kimine göre fazla takıntılıydım; kimse ne hissettiğimi anlayabilecek kadar ciddiye almadı düşünceleri ve ben sinirimi ortaya çıkardım. Kalbimin kör noktalarını aleve verip çoğunu hayatımdan sildim.

Birbirimize karşı koymanın bu kadar zor olduğunu onu gördüğümde tekrar anlamıştım. Belki kırgınlıklarımızı defalarca masaların üzerine atıp şiddetli tartışmalara girmiştik, bu tartışmaların içinde hayatlarımızın gidişatını unutup sadece kendi aşkımıza odaklanmıştık. Bu yüzden zorladığımız sınırlarımız oldu. Ben kendime her gün batan gemimizi anlatmaya çalışırken her tartışmamızın ardından yine aynı noktaya gelip durduk. Ne zaman sonu olacağından gerçekten emin değildim. Sanırım bunun cevabı birbirimizi kaybetmeye göze olan kişinin takındığı tavırdan sonra gerçekleşecekti ve o zaman ben sakladığım sandığımın içindeki bütün anıları, son günlerde korkarak duyduğumuz ve delicesine kaybetmekten çekindiğimiz aşkı, kurtulmak için çabaladığımız dakikaları denizin içine atacaktım. O zaman o benden vazgeçebilecekti. Ben onu bütün acılarından kurtarmak için bir adım atmış olacaktım nasıl olsa bugüne kadar attığım adımların doğru düzgün bir getirisi olmamıştı, belki bu sefer onun mutluluktan, gözyaşlarından ve tebessümlerimden kurduğu okyanusunun dalgalarını hafifletebilirdim. Eritheia için bunu göze alırdım. Artık uzerime giydiğim zırhı çıkarıp ikimizin tam arasına koyma vaktiydi, alabileceğim bütün hasarı zaten almıştım, bunu düzeltebilecek tek kişi de onu düzeltmek yerine daha da derinlere eşicekse umurumda değildi. Kendimi bildim bileli acılarım sayesinde ayakta duruyordum ama o karşımdayken her şeyin farklı olmasını dilemiştim. Ben suratıma kibirin, öfkenin ve sabırsızlığın resmini çiziyordum.

Yavaş yavaş dudaklarıma dokunması her şeyi bir adım daha zorlaştırdı. Onun karşısında zor ayakta dururken güçlü görünmeye çalışıyordum, dudaklarım açılırsa paragraflar dökülecekti. Bana çok yakın olması ve benim onun dudaklarına yabancı gibi uzakta durmam da içimi kemiriyordu. Konuştukça bütün yaşadıklarımız gözlerimin önünden geçiyordu, dudaklarımın uçları kıvrılırken karşımda titrek ellerinin yavaşça inip kalkmasını, kalbinden şakaklarına kadar sükunetle gelmesini takip ettim. Kulağımda kıyılarımıza vuran dalgaların sesleri vardı. Ben yine endişelenmeye başlamıştım, hislerim ona karşı ister istemez kuvvetleniyordu. Ne doğru düzgün uzaklaşabilmeyi ne de yakınlaşabilmeyi becerebildik. Boynuma gelen ince ve uzun parmakları doğru kızın yanında olduğumu bir kez daha tanıttı bütün vücüduma ama zaman çok yanlıştı, biz yanlış taşların üzerindeydik.

‘‘ Mutlaka günün birinde kalbimizin üzerinde yer edinen ağırlığı bırakacağız, elbette geri dönüp baktığımızda güleceğiz ama şimdi bunları düşünecek kadar bile mantığım yerinde değil. Varlığından kör olmuş gözlerim bundan daha uç bir noktayı görebilir mi bilmiyorum, duygularımız daha ne kadar yıpranabilir nereye kadar gidebiliriz bilmiyorum fakat şimdi sana anlatmak istediğim başka bir şey var. Hepsini bir dakikalığına boşverip en içten gülümsediğin anı hatırla.
Çünkü sen benim değilken bile mükemmel gülümsüyorsun. ’’


Düşüncelerimi tamamiyle açtığım, kesintisiz güven duyduğum ve yanı başımda istediğim kadının karşısında göğsümü dikleştirdim. Kurduğu cümleler aklımdan geçerken yanlış ve doğru kavramlarının arasındaki ince çizgide durmaya çalışıyordum. Büyük bir arenanın ortasında ben tek başımaydım, düşüncelerimle onun düşünceleri karşımda tek ve sert bir yumruk vurdu, kesinlikle yenilmiştim.
‘‘ Senin çaresizliğin ve korkuların karşısında yenildim. ’’ Sert çıkan ses tonumu alçaltma gereği duymadım. Bedenimin tamamını saran alev dizginleyemediğim korkularımın etkisiyle beraber öfkenin çukurlarında beni bitirmeye başladı. ‘‘ Ama ben bu yenilgiyi kabul etmiyorum. ’’ Kesinlikle etmeyecektim. Gerekirse ortadan kaybolurdum, kimse en ufak bir haber alamazdı ve zihinlerde yavaş yavaş silinirdim. Oluşturduğum kibirim çekilmez davranışlarımın madalyasıydı bu yüzden asla pişman olmadım. Ya o benim kollarımın arasında olacaktı, ya da ben hayatımın önemli bir kısmını yaşanmamışlar çöplüğüne atacaktım, asla askerlerim beyaz bayraklarını çekmeyecekti. ‘‘ Doğru yerde beklemektense yanlış yolda yürümeyi tercih etmemizden çekiniyordum. ’’ Çatık kaşlarım ve kısık gözlerimle beraber açığa çıkan düşüncelerim yıkıp geçmek istercesine ağzımdan çıktı. Durmak istersem bazı şeyleri söylemekten kaçacağımdan emindim, bu yüzden devam ettim. ‘‘ Kovaladığım her şey bizim mutluluğumuz içindi. Bütün bencilliğimi senin için çıkarıp attım, hissetirmekten kaçtığım güvenimş bir tek sana verdim. ’’ Kesinlikle bir sitem değildi, bu dakikadan sonra üzerine konuşulacak bir şey olduğundan emin değildim. Sadece bilmesini istediğim daha doğrusu bildiği ama kulaklarının işitmediği şeyleri işitmesini istedim. Üç eş adım atarak ondan uzaklaştım, arkamı dönerek yerde duran cam kırıklarının üzerinden ilerledim. Yüzümü ona dönersem artık suratımın gizleyemediği acıyı görmesinden korkuyordum. Buruşmuş yüz hatlarım yetmiyormuş gibi sinirden titreyen dudaklarım hiç durmadı. Gözlerim taşımaktan yorulduğu yükleri bırakmak istiyordu ama onun yanında buna cesaret edemezdim. ‘‘ Hissettiklerim, parçalanmış köprümüzü onaramıyor. ’’ Sanırım artık onarmak için yeterli hatıram kalmadı, biz kalmadık.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Eritheia Fae Hyxest
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 1551
Kayıt tarihi : 21/06/10
Lakap : Venus.

MesajKonu: Geri: Mehrecan   C.tesi Mart 16, 2013 5:53 pm

Dünyayı onun gözlerinden görmenin nasıl bir his olduğuna dair merakım dindirilemeyecek kadar kuvvetliydi. O, gökten yere kazara düşüp tekrar yukarı nasıl yükseleceğini bilememiş, nemli toprağın üstündeki kaygan bedenlere tutunarak soluk almaya çalışmış ve bunu başarıyla icra etmiş, tanrının bir tohumu gibiydi. Gözümdeki varlığını ve bedenimdeki mahiyetini her hareketiyle kuvvetlendirmeyi başarıyordu. Onu böylesine vazgeçilmez kılan, aynı esnada farkındalığı bertaraf etmeyi bilmesi, beni öylece büyüleyebilmesiydi. Bende ne manaya geldiğini asla tasvir edemeyeceğim adam, rengi kırılmış bir gök gibi bakan gözlerinin derininde gülümserdi. İşin aslı, buna inanmak uzun bir omurganın üzerinde ayakta durmaya çalışan zayıf bedenimi destekliyordu. Her davranışı, tüm doğruları ve müptelası olduğu hataları onu bende yüceltirdi. Bir ilaha duyulan hayranlık gibiydi onu sevmek, çaresizlikte sığınılan mabet onun bedeniydi. Adımlarımı kölesi kılıp olduğum yere çivilenmeme sebep olan tek bir hissiyat vardı şimdi. Onun bendeki daimi kutsallığı iz geçirmezdi. Damarlarında kalmış son direnç kırıntısını kullanır gibi, öfkesini körükleyen bir kırgınlıkla uzaklaştı. Sözleri keskindi, her bir kelimesi bedenimi eşeleyen uğursuz hançerler hâlini almıştı. Kulağımda nahoş bir uğultu gibi duyulan ses tonunun bu denli derinden gelişi şaşırtıcıydı özünde, zira aşağı eğdiğim bakışlarımı yüzüne doğrultup hasarın tümünü alarak yere yığılacak cesaretim dahi yokmuş gibiydi. Adımlarındaki kıpırtıyı gördüğüm an kapının deliğinden içeriyi gözetleyip tartışmanın en hararetli noktalarına tanık olan, ince fısıltılarla umut dilenen bir çocuğa dönüşüvermiştim. Arkanı dönme. Bana arkanı dönme. Duaların ve içten dileklerin hiçbir zaman iş görmediğini bildiğimden, bana sırtını dönen adamın yavaş adımlarına tanık olmamak adına gözlerimi yumdum. O konuştukça parçalanıyor, hamle etmeye dair arzumu ve onu sonrasında sevebilmek için hazır tuttuğum takatimi yitiriyordum. İşin başında ikimize de söylemek ve işitmek adına verilmiş bir sözcük sandığı vardı sanki. Ben, yol boyunca daima söylemiş, hazinemi etrafa savurmuş ve işitmek için olanını yanıma dahi almaya lüzum görmeyip başladığım noktada sahipsiz bırakmıştım. Şimdi sıra ondaydı, akıllıca davranmıştı. Ben konuştukça ve o duyduklarını biriktirdikçe büyüyen hazinesi, şimdi vücudunun etrafına ördüğü hüzünden duvarların gerisinden üstüme doğru hücum ediyordu. Kendime söyleyecek hiçbir şey bırakmadığım gibi, etrafımda işittiklerimi içine sıkıştıracağım ufacık bir kutu dahi bulamamıştım. Akıllıca davranmıştı. Ağızdan çıkan her söz, kaybedilen kan gibi.

Sustuğunda, odayı saran sessizliğin iyiden iyiye yerleşebilmesi için kılımı dahi kıpırdatmaksızın öylece beklemiştim. Yüzümü kaldırıp bakmaya cesaret edebilir miydim, emin olamıyordum, lâkin buna rağmen söz dinlemez arsız bir dürtüyle düşüncelerimin kontrolünü ele geçiriyordu bedenim. Ona doğrulttuğum gözlerim hiç alışık olmadığı bir manzaraya bakıyordu şimdi, garipti. Birkaç santim ötemde dururken, kollarımı uzattığımda çabucak sarılabilirmişim gibi görünüyordu; sarılamazdım. Ensesine dökülen kumral saç tellerinin arasına uzun bir öpücük bırakabilir, gülümseyen dudaklarını geriden seyredebilirdim sanki. Yapamazdım. Sana dokunmak; bütün insanları dokunulmaz kılıyordu… Benden uzaklaşmasını yediremediği aşikâr adımlarım peşi sıra takip etti onu, kollarım uzanıp sırtına dokundu. Çenemi omzuna yasladığımda kendimi iflah olmaz, söz dinlemez bir bağımlı gibi hissediyordum. Söylediği her şeye ve aldığım binlerce yaraya rağmen soluklanarak, alışık olduğu neşeli sesimi yakalayabilme umuduyla ince bir gülücük döktüm. Ve nelere baskın gelmezdi ki seni düşünmenin tadı. “Sanki suya temas etmekten kaçarmışız gibi.” Küstah bir kız çocuğunun aymaz gözleri, sözcükleriyle gülümsetmek istediği adamın yüzüne odaklanmıştı aşağıdan; onun olan bitene böyle bakabilmesini diliyordum. Kollarımı aşağı kaydırıp bedeninin iki yanına düşmüş avuç içlerini tersten kavradım, parmak uçlarımda yükseldiğimde omzunu aşmış dudaklarımda özgür kalmış bir fısıltı dillenmişti. “Köprüyü unut, Tyler, ihtiyacımız yok. Ben sana yüzerek yetişirim.” Sonra gülümsedim, sesim benden çok güldü, ruhum tüm bunlardan da büyük bir neşeyle soluklanmaya başladı. Onu bana doğru dönmeye zorlarken aklımdan ne geçtiğini bilmiyordum, lâkin büyük ihtimalle konuşmadan duramayan dudaklarımın diyecekleri vardı. “Şimdi… Bana sarılabilir misin?” Ayak direttiğinden midir, benim sabırsız hâlimden midir bilinmez, ifade geçirmez yüzünü şüpheci bir merakla bana çevirmiş adamın şaşkınlığına aldırış etmeksizin ona sıkıca sarıldığımı anımsıyorum. Birkaç saniye sonra geri çekilişimi, şımarık bir çocuktan farksız olduğumu söylediğinde yaptığım gibi, büyüyen gözlerle ona bakışımı… “Şimdi, beni öpebilir misin?” Aradaki mesafeyi kat edenin kim olduğuna dikkat etmemiştim, temas ettiğimizde yeryüzünde umursayamaya değer ne bulduğumu hatırlamıyordum.

Sonra gözlerimi açtım. Bana sırtını dönmüş bir adam gördüm.

Bir iç çekiş koptu göğüs kafesimden, derinden, bedenimi battığı çukurun dibinden kurtarabilecekmiş gibi akılsız bir cesaretten. Sonsuza uzanıyordu sanki, kuvvetliydi fakat kâr etmiyordu. Ona doğru yüzebileceğimi söyleyip yanıldığımdan ve gırtlağımdan aşağı süzülen tuzlu suya soluğumu kapatamadığımdan mı, bilinmez; nefes alırken boğuluyordum. Zihnim uyuşmuş, bedenim kıpırdamamaya ant içmişti. Oysa ben böyle olmasını hiç istememiştim. Bugünlerde ben adsız bir özlemim; yağmur yemiş bir deniz gibiyim. Nasıl bu kadar güzel hissettiren bir şey canımı bu denli yakıyordu, nasıl oluyor da binlerce doğrumuz tek bir yanlışın tenimdeki lekesini silmiyordu; aklım ermedi. Onun için yapamayacağım hiçbir şey olmadığını dillendirip kılımı dahi kıpırdatamadığımdan terk edilmeye mahkûm olmak mantığa aykırı değildi. Beladan kurtulamayan, hasarlı hayatıma onu kabul ederek önüne geçilemeyecek yaralara karşı bedenini çıplak bırakan bizzat bendim. En başından hata etmemeliydim belki, en başından böylesine umutlanıp eski ben olabileceğime inanmamalıydım. Kırık bir aynaydım ben, ve bakan yüz ne kadar güzel olursa olsun kendisini paramparça görmeye mahkûmdu. O, tanrının tüm iyiliklerden nasibini almış tohumu, bende daima kutsaldı. Ne var ki ben parçalandıkça, onu da kırıldığını zannetmeye muhtaç bırakıyordum. İşte birkaç adım ötemdeydi, parmaklarımı uzattığımda değebileceğim kadar yakınımdaydı. İşte kilometrelerce ötemdeydi, arşınladığım o koca umman ona kavuşmama yetmemişti.

Ben susmaya devam ettikçe ona arkasını dönüp gitmekten başka bir çare bırakmıyordum. Gidecekti, akabinde tek bir kırıntı dahi bırakmadan etrafımdan tüm izlerini silmeye çalışarak, muazzam bir merhametle, fakat beni kan revan içerisinde bırakarak gidecekti. Benim boyun eğen gözlerden başka silahım yoktu şimdi, onları da göremiyordu zaten. Ben hayatımda ilk kez aldığım derin solukla boğulacak, sabaha erişmeyen bir gecede sonsuz hissiyatı veren katran karası gözyaşları dökecektim, işitemeyecekti. Güzelliğini bu açıdan hiç seyretmediğim adamın verdiği fırsatı son raddesine dek değerlendirmek ister gibi, aksak profilini görüşü bozulmuş gözlerle izlerken biriktirecek bambaşka anılar kazandığımı idrak ediverdim. Benim için sakındığın her sözün, bunu yapacak gücü bulabilmek için üzerine siper olduğun her anının, cebine doldurduğun onlarca demet umudun… Hepsinin tükendiğine inandığını biliyorum. Yaptığım aptallık belki, hatta pervasızlık, ne var ki hâlâ gün gelip sana döneceğime dair şarkılar işitmekten usanmadı kulaklarım; dudaklarım sana dair gülümsemekten. Seni sevmekten usanmayan bir kalp var içimde, dillendirmemeye ant içmiş bir zihnim. Bu anını aklıma kazıdım, sevgimi saklı tutan kapının eşiğine gardiyan yapıp koydum. Dışarı sızmaması için asla tüketmeyeceğim. Sen bende daima kutsalsın. Onu biraz olsun tanıyabilmişsem yeteri kadar ilerlediğinde arkasını dönüp omzunun gerisinden ne hâlde olduğuma, gizliden gizliye kısa bir bakış atacaktı. En azından bunu umut ediyordum. Baktığında, şu an olduğum kişiyi görmemesi gerektiğinden de emindim. Gözlerim tam da o saniyede sessizlikten usanmış adımlarından birinin incecik kıpırtısını yakalayıp zihnime doldurdu. Ben gidişini göremezdim, o da benim bekleyişimi görmemeliydi. Sağ elim hafifçe kıpırdanıp sol bileğime, elbisenin içine sıkışmış ince asayı kavradı. Sözsüz bir büyü ayak bileklerimden başlayıp beni çakıldığım noktadan gümüşü toz zerrecikleri hâlinde usulca silerken gürültüsüz ve sancısız bir ayrılığın çok daha fazla acıttığını öğreniverdim. Her saniye bir parçam karışıyordu gümüşlere, ve her saniye o bir adım daha ileri atıyordu. Beni anbean silen büyü boynumu da aşıp yüzüme eriştiğinde ondaki kısacık duraksamayı seçti gözlerim, sanki bu işkenceyi daha da can yakıcı kılabilirmiş gibi. Bu yeryüzünde yalnız senin vücudunun koyduğu dokunulmazlığı, bir onu, tek uzaklık diye bilirim… Bedenim silinivermişti; ne ben onu giderken görmüştüm, ne de o beni beklerken. Zihnim sonsuza dek ona amadeydi, bedenim ise kilometrelerce ötesinde. İstediğim kadar uzaklaşabilirdim, lâkin ona, bedenini arkadan sarıp neşeli gülümsemesiyle şakıyan ve aşka inanan kıza mühürlü düşüncelerimden kaçamayacağımı biliyordum. Beni öldüren buydu.
Yüzünde, yüzyıllık bir hasreti gidermek güzeldi.




................................- ROL OYUNU SONU -

_________________

“I love the ground under his feet, and the air over his head, and everything he touches,
and every word he says. I love all his looks, and his actions, and him entirely and altogether.”


₰ my love, my Christ:
 

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Mehrecan
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Wigtown Wanderers'a Hoşgeldiniz... :: Genel Olarak Wigtown :: Eritheia Fae Hyxest-
Buraya geçin: