Wigtown Wanderers'a Hoşgeldiniz...
Wigtown Wanderers'a Hoş Geldiniz!

Forumumuzda vakit geçirip, role play yapmak lütfen için üye olun.



 
AnasayfaSSSKayıt OlGiriş yap
Taşındık arkadaşlar! www.magusinvicta.com

Paylaş | 
 

 Theagan

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
Seiren Rouvas
Ses Sanatçısı
Ses Sanatçısı
avatar

Mesaj Sayısı : 193
Kayıt tarihi : 29/01/13
Lakap : Theagan, Shadowlass.

MesajKonu: Theagan   Perş. Şub. 07, 2013 5:57 pm

Şimdilik bişi yok burada.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Seiren Rouvas
Ses Sanatçısı
Ses Sanatçısı
avatar

Mesaj Sayısı : 193
Kayıt tarihi : 29/01/13
Lakap : Theagan, Shadowlass.

MesajKonu: Geri: Theagan   Perş. Şub. 07, 2013 6:11 pm

Christ.
Gözlerimin benden alınması çaresizliğimin en katı göstergesi olmasına rağmen üç yaşından beri bunun yokluğunu çok fazla hissetmiyorum, zira bakışlarıma gerilen siyah perde diğer duyu organlarımı gören insanlardan çok daha fazla kullanmama, çok daha fazla geliştirmeme ve kendimi nefes alan herkesten çok daha temiz hissetmeme sebep oluyor. Hayatta pek çok şey benim için ‘kıymetli’ olarak addedilmiş olmasına rağmen tek bir şeyin yokluğu, bir anlığına yanımdan gidişi beni tarifi henüz keşfedilmemiş bir hüsrana boğuyor. En kıymetlim, bana ait olan tek şey; Syrinx Aethra Rouvas. Güneşi gözünüzü almasından tanırsınız siz, ben güneşimi, Aethra’yı tenimde bıraktığı okşayışlarla tanımıştım sizden farklı olarak. Anılarımın gerisinde anımsadığım kuzgun karası saçlarıma dokunduğundan bu güne dek saç diplerimi çekiştiren bir özlemle hısım kılan sevecen okşayışlarla. Bir ilahi söylemek için ziyadesiyle şuh, ancak bir erkeğin bedenindeki arzuları kamçılamak içinse oldukça kıvamında olan sesimle insanlığın boyun eğdiği değerleri görmeyi reddediyorum. Kaybettiğim savaşın tek izi gözlerime çekilmiş milden ibaretken diğerlerinin ‘gurur’ dayatmasına, Oğul İsa’nın yaklaşımıyla bakıyorum, görmüyorum. Pek çok günahlara olduğu gibi bu günaha da kapatırken bedenimi ve İsa’nın dahi yaptığı hataları yapmaktan kaçınırken bir tek Tanrı’nın sevgisini arzu ettiğimi açıkça belirtiyorum, kazandıkça zalimleşen, kaybettikçe vahşileşen insanların aksine derin bir nefes alıp sükût içinde bulunan çehremin kutsiyetine dokundurmuyorum. Devamında, kör olmak, Tanrı’ya hizmet etmek fazla bir sevgi gerektiriyor diye düşünebilirsiniz, ancak ben bir Mugglemuşçasına Sırplar arasında, gösterişsiz bir evde ve büyü konusunda şu efsane Harry Potter’ın vekil ailesi gibi katı görüşlere sahip olan dayımla; onun şişko, yerinden kalkamayan ve sürekli güzel olduğunu söyleyip kör bir kıza dahi bunu onaylatma ihtiyacı hisseden eşiyle yaşıyorum. Pardon yaşıyordum, şu an ise nerede olduğumu bilmiyorum.

Birkaç Hafta Önce, Mısır. Kara Kule Yakınları.

Kül rengi kirpiklerini titreterek açtığı sırada içinde bir ilahinin kalbinin en temiz köşelerinde canlanarak umudunu uyandırdığını bilse de, tenini tırmalamakta olan güneşin merhametsiz saldırılarına karşı umudunun ayakta kalması düşünülür dahi değildi. Suratını yakan kumun varlığından rahatsız olarak doğrulduğunda bilmediği bir dilde iki adamın tartışmacı bir şekilde konuşmalarına şahit oluyor, bir tepeden esen sıcak rüzgârın uğultusuyla ümitleniyor ve birbirine vurulan demir sesleriyle ürküyordu. Kilisede alışkın olduğu sesler, ya da evindeki televizyon gürültüsünden farklı olarak bir parça umutsuzluğun kuru çığlığının, gırtlakları yırtarak ortaya dökülmesine şahit olduğunda kendisinde emanet olsa da cesaretin damarlarını kavuruşunu hissetmişti. Birisinin kabaca nasır bağlamış elleriyle bileklerinden yakalayıp kendisini doğrulttuğunda herhangi bir şekilde karşılık vermek için fazlasıyla boştu bedeni ve bilekleri bunu yapmak için koca bir fırtınanın karşısındaki küçük, ince bir dal parçasından farksızdı. Boynundan aşağı bırakılan fısıltılara, kulak zarı patlatmak için özenle atılmış ancak hiçbir özelliği olmayan kahkahalara karşı olan tiksintisinin ikinci bir deri gibi kendisini sarmaya başladığında dua sığındığı sağlam tek limanıydı; üç yaşından beri ruhunun kaybedildiğine dair bahisler ortada gezinmeye başladığı zamanlarda olduğu gibi. Birisinin bu lanet kahkahayı ve sessizliği yırtıp çirkin parmağını kendisine doğrultarak ‘Şeytan!’ demesini ve herkese doğumuyla ilgili talihsizliği abartılarla anlatmasını bekliyor olsa da kahkahalar kesilmedi ve kimse doğumu ile ilgili o korkunç hikâyeyi çarpıtarak anlatma girişiminde bulunmadı. Korkuyla titriyorken dahi, beklediği bu kâbusu yaşatmayan bileklerini bir iple sıkıca sarmış bu insanlara karşı merhamet filizlendi yüreğinde. Bazen kiliseye girmesi ile ilgili sebepleri kendisine sorarken hiç beklemediği bir şekilde, insanlara yardım etmek için değil kendisini ve babasının soyadını aklamak istediği hakikatiyle çarpışmak zorunda kalıyordu. Lakin Syrinx’in ilgisini her geçen yaz azalsa da üzerinde hissettiğinde aklanması gereken bir sorun olduğunu düşünmüyordu, annesinin doğum yaparken meydana gelen pek çok talihsizlik ruhunun olmadığını, kilise tarafından şeytanın tohumu olarak görülmeyeceğini ve diğer pek çok şeyle beraber. Kendisi için yazılmış basit, ancak son bir sahnesi olduğunu kanıksar gibiydi. Belki yarın Seiren Rouvas adında bir kızın cansız bedeni, hem Muggle hem de büyücü dünyasını sarsacaktı. Ne olursa olsun Rouvas olduğum bilinmemeli, diye düşündü ve arkasındaki adamın kendisini ittirmesiyle aheste aheste attığını adımlarını hızlandırdı.
“Rouvas piçi bu mu?” Adam bilerek kendi diliyle konuşuyor gibi gelmişti, küfür etmesine aldırmamaya çalışarak kendisine yöneltilen itham karşısında dudağına gömdü dişlerini. Yine de utancıyla arsızlaştırmak istemedi karşısındaki sapkını. Dimdikti, omuzları.
“Ailesine ulaşamadık. Ne yapalım? Salamayız artık…” Bütün gün boyunca arkasındaki adamın tarazlanmış sesini de bilmediği bir dille konuşurken işitmiş olsa da sonunu bilerek yok olmasını istercesine akıcı bir İngilizce hâkimdi ortama.
“Yak.” Emir netti, bir şeytan gibi yakılacaktı, bacaklarının çözüldüğünü hissetse de dizlerinin üzerine çöküp ölümünü emreden adamın kibrini beslemeyecekti.



“Sonrasında Claudius’a söyle bedeni yok etsin.”
~~
Lust.
Daha önce pek çok şey anlattım hakkımda, basit çocukça ve belki de evrensel mesaj niteliğindeydi bunlar. Bozuk bir mürekkepli kalemin yazdığı kaderin en ilginç kısmı için bu büyü yoksulu yerde kaç gün geçirdiğimi anımsayacak kadar iyi değil hafızam. Kendimle ilgili pek çok şey fark etmeye başladığım da doğrudur, ama en önemlisi görebiliyorum. Belki net değil her şey ancak hiç görmeyen birisi için karanlıkta yakılan o kibrit tanesinin önemini anlatabilecek kadar hissiz olduğumu da düşünmüyorum. Geçmişime baktığımda buruk bir tebessüm döküyorum hâlâ, gözlerimi açtığımda alabildiğine yeşil bir yerde olmam ‘cennet’ denilen şeyin varlığını doğrular nitelikte. Ne basitmişiz dünyada, kanadıkça kanatmış, kanattıkça vahşileşmişiz. Biz düştük diye herkesin düşmesini beklemiş, hemen ardından da kendimizi, dilimizi, gücümüzü ve yadsınamaz bir şekilde bedenimizi kullanarak yoldan çıkarmışız her kararsız insanı. Oğul İsa’nın düşmediği onlarca aldatmaca içinde debelenirken daha çok batmış, battıkça da daha çok debelenmişiz. Anlamsız bir çelişkiden ibaretken pervasızlığımızdan ödün vermemiş, yakmış, yıkmış, parçalamış ve en sonunda sanki buna hakkımız varmışçasına hükmetmişiz. Aslında biz kaybetmişiz. Her insan gibi dizlerimiz üzerine düşmüş, kanayan dizlerimizi bu halinden biz sorumlu değilmişiz gibi başkalarına temizletmeye çalışmışız yaramızı. Daha çok kanamış, bittabi en sonunda mikrop kapmışız. Anne sütünden daha akken rengimiz günahlarının karasını çalmışız suratımıza. Ben bunları görmemiştim, ancak yapan insanları doğruya yöneltecek kadar güçlü ya da düşünceli olmadığım cihetindendir ki daha kara rengim onlardan.

Bugün, Silvanesti Ormanları. Than-Thalas Nehri Yakınları.

Parmaklarını cennet saydığı yerin üzerinde bitmiş çimenlerin yeşillikleri arasında gezdirirken yeni keşfinin tadını çıkarmak için uzandı sırtının üzerine. Gökyüzüne çevirdi bakışlarını, hiç bu kadar özgür hissetmiş miydi bu güne dek? Nehir üzerindeki yansımasını izlerken bedenini beğenmiş, iki ruhlu bir canavar gibi bakışlarının üzerine çekilmiş ay taşı rengi ve sığ okyanus mavisinden ziyadesiyle ürkmüştü. Yine de şanslıydı, bir gün cehennemin harlanmış ateşlerine davet edilecek olsa da işittiği bu güzel sesler, uzlaşılmaz gökyüzü ve kendisine son kez hakikat bahşeden puslu bakışları yaşadığı anlar içerisinde Syrinx’le geçenler bir kenara ayrılırsa en iyisi sayılırdı. Syrinx… Uzun bir süre kendisiyle beraber kaldıktan sonra tekrar gitmesine anlam veremediği kardeşini, bunca güzelliğin arasında özleyebilmesi kalbindeki lekesiz tek yerin ona ait olmasından kaynaklanıyordu. Peki, ya o platin saçlı kız? Zihnini zorlayarak görülerinde kendisiyle beraber çürüyen bakışlarından birisine tıpatıp sahip olan genç cadının kim olduğunu henüz bilmediği halde, bugün burada olmasının ellerinden düşürmediği bu iki saiyi kullanabilmesinin onunla alakası olduğunu düşünüyordu. Bir an umutsuzluğa kapılmasının, hemen sonra sevinçli bir halin içinde olmasının da onunla alakası olmalıydı, ya da öyle olmasını umut ediyordu. Zira o bugüne dek hiç öfke duymamıştı, beslenmek için öldürdüğü hayvanların kanına ellerini buladığında bundan da zevk alacağını bu yaşına dek hiç düşünmemişti. Düşünceli bir şekilde kaşlarını çatarken doğruldu, taşlar üzerinde dengesini kaybetmeden sekerek nehrin durgunlaştığı yere kadar koştu tüm kuvvetiyle. Hemen sonrasında nehrin ortasında duran ve suyun dokunmadığı kayanın üzerine zıpladı. İşte, mabedine gelmişti.
“Evet, Theagan. Sahne sesinin.
Keep close, Darling got me, He moves slowly from me.(...)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Fyodor Nicolai Petrenko
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 561
Kayıt tarihi : 06/09/10

MesajKonu: Geri: Theagan   Perş. Şub. 07, 2013 9:00 pm

Uzakta kalmış hayatlara inat içini kapsayan mutluluğu tarif edemiyordu genç adam. Attığı her adımla beraber rüzgârın etkisi ile savrulan saçları büyücünün teninde geziniyordu. Yarı çıplak bir halde tıpkı Roma Tanrıları’na sunulacak bir kurbanlık gibi dolaşıyordu Silvanesti’nin gizemlerle dolu vadisinde. Git gide zayıflayan bedeni tüm kemiklerini gözle görülebilecek bir şekilde ortaya seriyordu. Kurumuş yapraklar üzerinde ilerleyen çıplak ayaklar, ardında iz bıraka bıraka yürüyordu. Fakat geçmiş hayatında kalmış izler gibi ayak izleri de ağaçlar düşen yeni yapraklar sayesinde çabucak kaybolup gidiyordu. Zaman öylesine muktedir bir merhemdi ki Tatja’dan ve Vanessa’dan geride kalan izleri, can kırıklarını, kalp ağrılarını, gözyaşlarını, gecelerini zindan eden o karanlık kabusları silip atmayı, büyücüye tertemiz bir başlangıç sunmayı başarmıştı. Takvimden düşen her yaprak yaşamış olduğu her şeyi unutmasını sağlıyordu. Fyodor kendisini yeni doğmuş bir bebek hissediyordu. Yeni doğmuş bir bebeğin dünyaya tutunmayı istemesi gibi büyücü de Silvanesti’deki yeni yaşanmına tutunmaya çalışıyordu. Her şeyi en başından, sıfır noktasından öğrenmeyi istiyordu. Sevmeyi ve sevilmeyi burada, bu karanlık diyarlarda yeniden tatmak istiyordu. En önemlisi ise bir parça mutluluk, bir parça gülümseme istiyordu.

Kirlerinden arınmak için Tanrı tarafından bu kutsal diyara bahşedilmiş nehre doğru ilerledi genç büyücü. Yalnızlıkla özdeşleşmiş hayatının parçalarını bir bir zihninde toparlamayı sürdürdü. İlk önce yetimhaneye ait günler düştü beyninde kurulu olan anılarla dolu sinema perdesine. Bayan Nadya’nın gaddar bakışları aklına geldi, gülümsedi. Yetimhanedeki tüm çocukları askeri disiplinle yöneten sevgi kavramından nasibini alamamış o ihtiyarın kin dolu bakışları arasında kaybolan çocukluğunu anımsadıkça gülümsedi. Çünkü, o şartlarda hayatta kalmayı başarabilen güçlü bir çocuk karşısında duruyordu. İhtiyar Nadya’nın elinde tıraş makinesi ile odasına sokulduğu günü hatırladı. Pis bir kahkahanın ardından anılarını kapsayan tıraş makinesinin sesi ile beraber tel tel dökülen saçlarına rağmen gözlerinden tek bir damla yaş dahi süzülmeyen o küçük çocuğu hayalinde canlandırdıkça gülümsedi. O gün yeminler etmişti, bir daha saçlarının tek bir telinin dahi kesilmeyeceğine. O gün yeminler etmişti upuzun saçlarının var olduğu müddetçe özgürlük şarkısının etkisi ile rüzgârlı havalarda dalgalanacağına. Sonrasında ise huzur içerisinde geçen Hogwarts yılları. Farklılıklarını rahat bir biçimde ortaya dökebildiği o muazzam mabet. Çekingen çekingen yanlarına sokulmaya çalıştığı, öpüşmeye korktuğu sevgilileri geldi aklına. Yine gülümsedi. Bluğ çağına henüz adım atmış Fyodor’un o utangaç hali aklına geldikçe gülümsedi. Sonrasında Serpent’le tanıştığı yıllar ve kendi ayakları üzerinde durmaya çalışan, hayatından idealleri uğruna vazgeçmeyi göze alan Fyodor figürü canlandı kafasında. Zorluklarla baş etmeyi göze almış gözü kara genç bir adam. Yüzünde yine sıcak bir tebessüm belirdi.

Huzur dolu anıların eşliğinde nehre kadar gelebilmişti büyücü. Sakin sularla buluşmaya can atan bedeni uzaklardan gelen bir sesi işitmesi ile beraber kaskatı kesildi. İlk başta korktu Fyodor ve çekingen adımlarla sesin geldiği tarafa doğru yöneldi. Giderek netleşmeye başlayan ses büyülü bir melodiyi fısıldıyordu. Gökyüzünde uçuşmaya başlayan kuşlar ahenkli bir biçimde sesin sahibesinin etrafında kanat çırpıyorlardı. Artık gözle görülebilecek bir mesafeye kadar yaklaşmıştı Fyodor. Melodinin getirdiği huzur, kuşların kanat çırpışları ve nehrinin orta yerinde büyücüden bihaber durmakta olan muhteşem bir güzellik. Ayakları altında kalmış dünya işte o an öylesine hızlı dönmeye başlamıştı ki Fyodor’un başı dönmeye başladı. Olduğu yere çöktü, öyle uzaktan uzaktan kızı dinlemeye ve seyretmeye koyuldu. Tanrım diye iç geçirdi bu nasıl bir büyü ?


En son Fyodor Nicolai Petrenko tarafından Çarş. Şub. 20, 2013 12:36 am tarihinde değiştirildi, toplamda 1 kere değiştirildi
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Seiren Rouvas
Ses Sanatçısı
Ses Sanatçısı
avatar

Mesaj Sayısı : 193
Kayıt tarihi : 29/01/13
Lakap : Theagan, Shadowlass.

MesajKonu: Geri: Theagan   Perş. Şub. 14, 2013 12:40 pm

Serin kayanın üzerinde bir ayağını ileri bırakıp diğerini kendisine çekerek kurulduğunda yaratılışından bu yana taşıdığı özgüvenle doğaya bıraktığı mırıltılar, nehri besleyen suların düşüşünün gürültüsü ve kuşların eşlik etme çabaları ile yek olmuş, içinde kudretini arttıran alevlerin birer elçisiydi. Dudaklarını okşayarak kendisinden uzaklaşan ve ortamdaki her ses ile beslenerek ahenkli bir gösteri sunan sesi parçanın sonuna kadar iyice kısıldığı anda hafifçe kırdığı dizinin üzerine buraya geldiği günden bugüne dek varlığını hissettiği ancak dokunamadığı, tarif edemeyeceği kadar hoş pastel renklerle bezenmiş, uzun bir kuyruğa, ziyadesiyle tüylü bir başa ve bembeyaz bir çehre içerisine gizlenmiş zümrüt yeşili parıltılara sahip bir kuş konmuştu. Theagan parçayı sonlandırdığında dizinin üzerindeki hafif kaşıntısının sebebi ve zarif tırnaklara sahip olan bu hayvana dokunmak, nasıl bir şey olduğuna dair bir fikre sahip olana dek onu okşamak istediyse de bir anda durgun nehrin çağlamasıyla irkildi; kuşu kaçırdı. Biraz merak biraz da buruklukla iç çekerken ay taşı bakışları umutsuzlukla kararmış, bedenini terk eden neşenin yasını tutarken kaybedilen bir savaşın daha ateşi yüreğine damlamıştı. Yüreğine bırakılan her ateş huzmesi anlık esintilerle beraber geçmişe yazılan her gününün etkisiyle biraz daha dağılarak varlığını yitirirken güzel Theagan, vahşiliğin ve parmakları üzerinde ılık bir akıntıdan ibaret olan kanın hazzıyla tanışıyordu. Bir canı almanın, katletmenin, kefareti ile doldurulmuş zihni, pervasızca düşüncelerine saldıran hunhar imgelerle savaşmak ve pek tabii kılıcı kullanmayı bilmediği gibi ağırlığına da alışkın olmadığı için savaşı da kaybetmekle yükümlü kılınıyordu. Kül rengi kirpikleri nemlendiğinde ay taşı bakışlarından birisinin üzeri sığ okyanus mavilikleriyle kaplanıyor, karanlık dünyası içinde yakılan anlık kandille puslu bir dünya vaat ediyordu ona. Peki, ya bedeli? Theagan bedelinin akan gözyaşları ve yüreğini sıkıştırdığında bedeninin kasılıp kalmasına, teninin yırtılmasına ve nefes alamayacak hale gelmesine sebep olacak raddede büyük bir acı olduğunu düşünüyordu; bir anlığına bastığı toprakları kendisiyle paylaşanları kirli, buğulu ve kırık bir camdan bakarcasına görebilmenin. Böyle bir acıyla yüz yüze geldiğinde gördüklerinin bir anlamının kalmayacağını düşünse de o kandilin varlığına dair beslediği çocuksu umut, on altı yıldır yağmur hışırtıları ve seslerle tahmin etmekle mükellef kılındığı görülerinin külfetini ezip geçiyordu. Daha fazla ıslanmak istemediği için kayanın üzerinde doğruldu, nehrin kıyısı ile kaya arasında köprü vazifesini üstlenen taşların üzerinden sekerek kıyıya ulaştı.

Yeşil çimenlerle doğanın hayallerde dahi rastlanamayacağı kadar eşsiz harikalarına uzanan patikanın başına ilk adımını bıraktığında aşina olduğu kokular burun deliklerinden içeri sızarken rüzgârın bir parça kesildiğini duyumsadı. Kaşlarını ay parçası bakışları üzerine çatarken temkinli adımlarla ilerleyerek etrafını dinleyen Theagan, bir ağaç kakanın gürültüsü, semada asil ve özgürce kanat çırpan kartalın kanat sesleri, bir sincabın fındığını kemirişinin tıkırtısı ve ayakları altında ezilen çimenlerin rüzgâra karşı gösterdiği aciz direnişin hışırtısından başka kesik bir nefes alış yakaladı. Normal bir insanın yakalayamayacağı kadar kısık ancak kendisi için ziyadesiyle fark edilesi bir sese sahip bir nefes. Bacağını saran bağcıkların arasında kınıyla birlikle hiçbir canlıya zarar vermeyi düşünmeyen bir sahibenin hayatına nüfus etmiş olan Stiletto’yu, özgür kıldı. Parmakları kemik kabza ile temas ettiğinde tehditkâr olmasını umut ettiği bir sesle sordu. “Seyrin sonlandıysa ortaya çık. Kim var orada?” Burada gözlerini açtığından beri bir insanın varlığına dair iz bulamamış, aramamış, olsa da şimdi konuşabileceği hayvanlardan farklı olarak kendisine cevap verebilecek birisi olmasını arzu ediyordu. Kör olduğuna dair bütün izleri yok etmek istercesine Tanrı’dan af dileyerek elindeki kında bulunan iki bıçaktan birisini sincabın büyük bir keyifle kemirdiği fındığına fırlattı. Bıçak, sanki rica edilmiş gibi usulca ancak rüzgârı kesercesine sert bir şekilde fındığı yakalayıp onu ağacın gövdesine sapladı. Fındık bir süre daha bıçak ve ağaç arasında asılıp kalmış olsa da akabinde ikiye ayrıldı ve yerle buluştu. Gösterinin yeterince göz boyadığını umut ederek ve içinden düşünce zihnine düştüğü andan itibaren sekteye uğratmaksızın sürdüğü af dilemeyi keserek sordu.
“Evet?”
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Fyodor Nicolai Petrenko
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 561
Kayıt tarihi : 06/09/10

MesajKonu: Geri: Theagan   Çarş. Şub. 20, 2013 12:35 am

Rüzgâr ılık ılık eserken gökyüzünde yavaş yavaş kümelenmeye başlamış kuşların çığlıkları, cadının muazzam sesi ile birleşiyordu. Tabiatın esrarengiz büyüsü karşısında Fyodor varoluş amacından bihaber salt olarak içinde bulunduğu anı yaşamayı istiyordu. Gelecek gün, gelecek hafta, gelecek yıl, gelecek asırlar boyu bu sesi dinleyebilirdi. Ağaçların gölgesine sığınmış bedeni fark edilmekten uzaktı aslında. Fakat ses kesilip nehrinden Silvanesti’ye yayılmakta olan tılsım bozulunca yerinde gitmeyen bir şeylerin olduğunu hissetti. Sonrasında ise cadının sözcükleri ortalığı inletmeye yetti. Bir suçlunun içine büründüğü psikolojik hava, büyücünün üzerine göçerken cadının bakışları süzüle süzüle kendisine yaklaşıyordu. Suskun kalmayı tercih etti, zira sözcükler belleğini terk etmeye başlamıştı. İşte o an, zamanın duraksayıp azar azar akmaya başladığı an gümüş bir bıçak hızlıca yanı başına saplandı. Dehşetle kapılmış gözlerle olanların farkına varmaya çalışıyordu. Böylesine masum görünen biri için oldukça kuvvetli refleksleri var diye düşündü ilk başta. Sonrasında ise cadının içinden oluk oluk, dalga dalga yayılma başlayan korkunun o iğrenç kokusunu hissetmeye başladı. Her şeyin yavaş yavaş yatışmaya yüz tuttuğu bir anda suskunluğunu bozmaya karar verdi. Sindiği köşesinden ayrılıp bıçağı saplanan yerden aldı ve kendini cadıya göstermeye karar verdi.

‘‘ Özür dilerim sayın bayan, umarım varlığımla sizi rahatsız etmiyorumdur. Ben, bu diyarlarda yolunu kaybetmiş başıboş bir gezginim. Dünyaya saçılmış güzellikleri arayan biri. Şansım varmış ki bugün billur sesinizle tanışma şerefine eriştim. Birkaç dakikadır seslendirmekte olduğunuz şarkıyı dinliyordum güzel bayan. Güçlü sözler, hafif bir ritim ve en önemlisi insanı ilk dinleyişte büyüleyebilecek bir ses. ‘‘

İçinden gelen bu sözleri bir çırpıda dile getirdi büyücü. Yapmacık tavırlardan uzak olarak sürdürdüğü konuşması sırasında cadının bakışlarındaki tedirginliği fark etti. Ürkek bakışların ardına gizlenmiş olan hayatı merak etmeye başladı. Zihninde oluşan sorular yavaş yavaş kendisini kemirmeye başlarken, onu; Silvanesti’nin ıssız diyarına Tanrılar tarafından gönderilmiş kadını daha yakından tanımaya karar verdi. Nereden gelmişti? Burada ne işi vardı? Ah o güzel ses, acaba yeniden şarkılar söylediğine tanık olabilecek miydi? Yoksa anısızın kaybolup gidecek miydi buralardan? Sorular beynini kurcalarken cadının merakını dindirmek adına kendinden emin bir ses tonu ile konuşmasını sürdürdü.

‘‘ İsmim Fyodor. Buralardan, bu topraklardan çok uzaklarda büyüdüm. Doğup büyüdüğüm diyarlara ait pek fazla anıya sahip değilim ne yazık ki. Siz de buralara ait gözükmüyorsunuz, yanılıyor muyum? Cüretkârlığımı bağışlayın ama isminizi lütfeder misiniz? ‘‘

İçten içe kendisi ile konuşuyordu büyücü. Kadere inanır mısınız Fyodor? Bize yılardır kötülükleri reva gören kader mi, hayır asla inanamam. İnanmaya başlasan iyi edersin. Bunca yıllar sonra neden inanayım ki? Çünkü senin kaderin tam karşında duruyor!
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Seiren Rouvas
Ses Sanatçısı
Ses Sanatçısı
avatar

Mesaj Sayısı : 193
Kayıt tarihi : 29/01/13
Lakap : Theagan, Shadowlass.

MesajKonu: Geri: Theagan   Cuma Nis. 05, 2013 11:36 am


Sesi kum taneleri gibi özgür bir şekilde ağaçlara çarparak yankılanırken zihnini dolduran düşüncelerin hiçbirinden emin değildi Theagan. Bir parça susuzluk hissediyormuşçasına kuruyan dudaklarını bir kez daha nemlendirdiğinde korkusunun üzerine maske oturtmak adına kendisini ve elbette yüz kaslarını yormaya ifadesiz kalmaya çalıştı. Bir yaprak hışırtısı… Dümdüz önüne bakan Seiren, uzun ve biçimli tırnaklarını avuç içine saplarken kendisine yaklaşmakta olan kişinin bir tehlikeden oldukça uzak olmasını diliyordu ancak dilekleri, bu güne dek Tanrı tarafından uygun görülmediği için gerçekleşmemiş dileklerdi çoğu zaman. Peki, ya şimdi? Korkunun esareti altında güçsüz bir şekilde çırpınırken çaresizliğine dem vuran Theagan, şimdi dileğini Tanrı’nın gerçekleşmesini beklemeyecek ve kendisi tehlikeyi yok edecekti. Büyük bir kararlılıkla ‘Evet,’ diyerek düşüncelerini onayladıktan sonra uzun bir nefesle göğsünü şişirip hafifçe asasına uzandı ve sonra bir ses duydu. Kendisine perde arkasında eşlik eden onlarca erkek gibi ardı arkası kesilmeyecekmiş gibi görünen iltifatlarla bezenmiş, biraz buruk ve çok daha fazla merak uyandırıcı bu sesin sahibine karşı bir adım atarak gülümsedi. Seslerin onu daha fazla ele vermesini arzu ediyordu o an için, akabinde ise ince parmaklarına Hudut’u bırakması direktifinde bulunarak başını gökyüzüne kaldırdı ve bir süre sonra mil çekilmiş gözlerini kapadı. Sesi, sahip olduğu ve belki de sahip olabileceği en büyük niteliğiydi zira güzel bir yüzü olduğunu ya da insanı çeken sözleri olduğunu düşünmüyordu. Muggle’larla yaşadığı sırada edindiği arkadaşların her biri yüzünün bakılmaya değer olmadığını pek çok kez vurgulamış, ürkek ve sıkılgan tavırları yüzünden onu kiliseden başka bir yerin kabul etmeyeceğini yüksek sesle ifşa etmişlerdi. Bu cihettendir ki, kilise ve sesi hayatı olmuştu. Bir perde arkasından söylediği şarkı ve ilahilerin topladığı alkış sesleriyle ruhunu beslemiş ölmeden ve tamamen kendisini tüketmeden on dokuz yaşına kadar gelmişti. Elbette bunda Rouvas ailesinin de oldukça büyük payı vardı, Syrinx’i anımsayarak dudaklarının kenarında kibarlık olsun diye barındırdığı gülümsemeyi yüzüne yaydığında büyücü tereddüt edercesine konuşmaya devam etmişti. Seiren ise bariz bir küstahlık sergileyerek sözlerinden çok çocuğun sesi ve ses tonundaki gizlere odaklanmıştı.
~~

“Nicolai…”
Her harfini ısıra ısıra söylediğim bu ismin telaffuz ederken ki sesim o an için hayretler uyandırıcı raddede şuh çıkmışsa da dikkatimi çeken bundan ziyade parmaklarımın altında hissettiğim beden ve belime dolanmış olan kollardan ibaretti. Kulağıma doğru bırakılan Rusça fısıltıların anlamını bildiğime emin değildim ancak sesi tanıyor ve yüreğime bıraktığı sahte güvenlik hissinden haz alıyordum. Dahası çok daha fazlası…
~~

Geleceğinden bir parça sanki kendisine sunulurcasına tenine bırakıldığında sakin kalmaktan uzaktı Seiren, dahası büyücünün sesi ile hissettiği rahatlama duygusu yerini bir parça endişeye başlamıştı. Çekinircesine adını tekrar sormak istese de sesi artık rüzgâr tarafından yutulmuş gibiydi. İstemsiz bir şekilde ona doğru bir adım daha attıktan sonra ellerini birbirine kenetleyerek sanki zihnini daha rahat odaklayabilmek istiyormuşçasına ay parçası bakışlarını yerdeki taşlara sabitledi, görmüyordu ancak bu kusuru bariz bir şekilde yorumlara açık bırakmak da doğru değildi. İyi bir figüranlık yapabileceğini kanıksadı saçlarını dağıtan rüzgâr ile birlikte ve bakışlarını hafifçe yerden sıyırırken tam karşıya bakarak yavaşça rüzgârın sesi ve büyücünün sesi ile saptadığı yere doğru yavaş yavaş kaldırdı ay parçalarını. “Seni tanıyorum Nicolai,” diye mırıldandı ve hemen arkasından umursamaz bir şekilde “Adım Seiren,” dedi, Theagan, diye düzeltti zihninde. Cümleleri birbirinden oldukça uzak köşelere dağılmışken konuşmasının sürekliğini sağlaması ve sekteye uğratmaksızın rolüne odaklanabilmesi güçtü. Ancak kararlılık güçlü bir zincir gibi diline de ruhuna da geçirildiğinde başka bir şansı yoktu.
“Buranın neresi olduğu hakkında hiçbir fikrim yok Nicolai, sadece en son bir grup bedevi tarafından kaçırıldığımı, canlı canlı bir ateşe atıldığımı hatırlıyorum. Devamında gözlerimi burada açtım, “ Ama görmüyorum…
“Ve bir de Claudius ismi ile bir iki parça eski dine ait ayin sözlerini anımsıyorum, elbette bu kısım fazla ayrıntı oldu. Sen gezgin olduğuna göre nerede olduğumuzu açıklayabilirsin ya da…” Nefes al…
“Ya da burası ‘Cennet’ de ve benim bölgemi terk et.” Bıçak kadar keskin, güzel…
“Konuş.”
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Fyodor Nicolai Petrenko
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 561
Kayıt tarihi : 06/09/10

MesajKonu: Geri: Theagan   Paz Nis. 21, 2013 6:26 pm

Tüm renkler birer birer kayboluyordu. Siyah beyaz bir karenin içine hapsolmuş iki karakter vardı sadece. Kendilerine biçilmiş rolleri yapmacıklıktan uzak doğal bir şekilde oynuyorlardı. Ne bir ses vardı, ne de bir görsel efekt. Eski filmlerinin içlerinden fırlamış jön adamlardan biri olmak istiyordu o an. İçindeki tüm duyguyu konuşmadan, renklerden arınmış saf haliyle anlatmak istiyordu. Tüm isyanını, tüm gerçekleri ve kendinden kaçmak için çıktığı bu yolda nasıl usul usul kendine geri dönmek zorunda kaldığını anlatmak istiyordu. Kirli otoritelerin kokuşmuş fikirlerinden uzaklaşmak, takım elbiseli adamların boyunduruğu altında yaşamamak ve onların kurduğu tiranlığına isyan etmek için çıktığı bu yolculuk bir başka otoriteye tabi olmaya dönüşüyordu. Fakat bunları anlatamazdı.

Cadının lanetlenmiş görme duyusundan yoksun gözleri tek bir noktaya sabitlenmişti. Cadı konuştukça; Fyodor bir an için masallarda var olabilecek bir diyarda olduklarını düşündü. Tıpkı Alice’nin maceralarında olduğu gibi. Sanki Seiren bir tavşan deliğinin içine düşmüş ve kendini bir anda burada bulmuştu. Bedeviler, ayinler, ateşten bir çember... Tüm bunlar masallara özgü imgelerdi. Lakin cadının tüm anlattıklarına bir bir inandı Fyodor. Sıra dışı bir güzelliğin altına gizlenmiş sıra dışı bir hikâye var olmalı diye düşündü. Bu masalın içinde kendine gezgin rolünü seçmişti büyücü. Yola çıkmaya üşenen birine göre kötü bir seçimdi fakat kendisi ile ilgili gerçekleri saklamak zorundaydı. En azından bir süreliğine.

‘‘ Burası antik dönem insanların barındığı nadide bir yer. Doğaya dokunulmadan yapılmış tapınakların gizlendiği pek çok insan tarafından bilinmeyen bir bölge. Aslında burası, Cennet denilen şeyin –eğer varsa- sanırım burası dünya üzerine küçük bir yansıması. ’’

Silvanesti’nin kısa bir tarifi gizliydi sözlerinde. Fakat bu tanımlama eksikti. Bu cennetin içinde hapsolmuş bedenler vardı ve gerçek hayatlarından uzaklaşmak zorunda oldukları için cennetin içinde bile cehennemi tadıyorlardı.

Rüzgarın sertleşmesi ile beraber içine savrulan şüphe tohumlarından kurtulmaya çalıştı ilk önce. Kendisini bir masalın içinde olduğunu inandırmaya çalıştı çaresizce. Zihninde Serpent’in sert yüz ifadesi canlandı. Giderek kırmızıya dönüşen gözleri Fyodor’a nefretle bakıyordu. Mabedimizde bulunan bir yabancıya bu kadar kolay nasıl güvenebilirsin seni aptal? Yılan adeta ensesinde tıslıyordu. İşte o an Seiren’i daha yakından tanımak zorunda olduğunu fark etti. Bir tarafı hala tamamen ona inanmak isterken, diğer tarafı onun kaderini Serpent’in ellerine bırakmak istiyordu. Kararsızlıklar içinde boğuşurken çarpık cümleler dilinden dökülmeye başladı.

‘‘ Seiren anlattıkların; yani bedeviler, ateşler ve tüm bunlardan tek başına kaçman inanılması zor şeyler. Ve her şeyden öte de beni tanıyor olman. Sana inanmak istiyorum ama…’’

Cümlesini tamamlayamadı. Sadece sustu. Dilenkar gözlerle baktı ona. Lütfen diye iç geçirdi lütfen beni bu masala inandır
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Seiren Rouvas
Ses Sanatçısı
Ses Sanatçısı
avatar

Mesaj Sayısı : 193
Kayıt tarihi : 29/01/13
Lakap : Theagan, Shadowlass.

MesajKonu: [color=#2b3038]    Ptsi Mayıs 27, 2013 12:11 pm

True. Priestess.
Hakikat, İsa’nın hikâyesinde çarmıhtan önce boynuna geçirilerek yapılan bir dizi hakaret gibi gelir insana kimi zaman. Asla arzularla örtüşmezken bazen mantığın ötesinde ve zihnin karanlık dehlizlerinde varlığını ilan etmiş bir yabancıdan farksızdır. Hakikat sözle vurgulanmaz, hakikat dile getirilemez. Zira hakikat, bütün ‘olmaz’ diye sıralanmış şeylerin dibine inmeyi göze alan bir insanın gücünün tükendiği yerdedir. Hakikat yoktur; ortaya serilen sadece çelimsizleşmiş ve tükenmiş bir insanın önüne çıkabilecek mantıksızlığa, kendisine mağlubiyeti yakıştıramamasından peyda olana sarılma ihtiyacıyla gelen kabullenişler bütünüdür. Herhangi bir şey önünde boyun eğmek şöyle dursun, söylenilen her sözü irdeleyen ve inanmak için değil aksine inanmamak için çaba sarf eden birisine hakikati, anılarımın doğrularını anlatabileceğimi sanmıyordum. Ben bir azize, ben bir sonsuzdum. Gözyaşı değildi gözlerimden sıyrılan damlalar, tutku ve ölüm kadar kızıl bir kandı sözde hüzünlendiğimde suratımı nemlendiren vücut sıvım. Bir parçam eksikti ve parçam benim doğrularımı kanıtsız idrak etmekte güçlük çekiyordu.

Bir adımını sürüklercesine geriye atan Seiren, başını kaldırarak görmediği görülerinde avuçladığı uzun saçlarla donatılmış biçimli yüzün sahibine çevirdi ay taşı bakışlarını. Doğrularını kendisi dahi henüz hazmetmişken yeni tanıştığı bir yabancıya sonunu ve sonsuzunu anlatmak, başından geçenleri sek bir dille ifade edebilmek kilisede kazandırılan meziyetlerin yardımıyla baş edebileceği bir hadise değildi. Bir süre hiçbir şey önünde eğilmeyen başı manidar bir sessizliğin prangalarına tutulmuşken zihni Silvanesti denilen ormandan çok uzakta, kendisini diri diri yakarak bundan haz duyma endişesi içerisinde hareket eden insanların yanındaydı sanki. Anlatmayı istediğini net bir dille ifade edebileceğini hatta soğukkanlı halini koruyabileceğini dahi düşünmeyen Seiren, aralanan gülkurusu dudaklarından sızıp dişlerine vuran rüzgârla ürperdi bir tek onca vakit arasında. O her şeyi gizlerken kendisinden hakikatin gizlenmesini arzulaması ironiye dem vurmuşken yapılanları daha doğru analiz etme çabasıyla kıvranan Theagan, bakışlarına çekilmiş milden bir nebze yoksun olmayı istedi yürekten. Kalbini kıskaçlar altına alan teessürün düşüncelerini hezeyana sürüklemesine mani olmak kabul edilir bir eylem olsa da, genç rahibenin ellerinde olan bir durum değildi. Dudaklarında bir parça sevinç yoksulu tebessüm belirirken sessizliği kamçılarcasına derin bir nefes daha aldı, başını sıcağını hissettiği semaya kaldırıp aciz ruhunu da arşa vurdu kibrin yaklaşamayacağı bir edayla. “Tek başıma kaçmadım ki,” diye mırıldandı, bir çocuğun masumiyetini üzerine çekmiş ince sesiyle. Ona güvenmekten başka çaresinin olmadığını bilmesinden çok, onu Tanrı’nın kendisine verdiği bir armağan olarak görmenin hazzına erişmek, bir parça baş rahibenin hislerine ortak olabilmek istiyordu aslında. “Bir kız, net bir Fransız aksanı, Salazar’ın işareti, ve elbette daha önce yok edildiğine dair bir parça yazılardan ibaret olan bir ailenin soyadına sahip oldum oradan kaçarken,” dudağını ısırdı, kendisine canını bağışlayan kızın adını sır olarak tutması gerektiğine dair bir dürtüye sahipken sözlerin sel olup dudaklarını aşması kendisine yaraşır bir hareket olarak addedilemezdi. “Gözlerimi açtığımda buradaydım yani aslında burada olmak isteklerim doğrultusunda gerçekleşmedi, zorunda bırakıldım. Beni kurtaran kızın burada güvenli olacağıma dair bir şeyler söylediğini duydum sonrasında ise çok tuhaf yaratıkların yardımı ile iyileştim, anılarımı seninle paylaşabilirdim ancak burada asalar sopadan farksız.” Konuşmasının başında yüksek olarak beliren sesi nihayete doğru iyice kısalmış, söz asaya geldiğinde ise duygusuzluktan sıyrılarak bir parça hüzünle hissettiği tarifsiz yoksunluğu vurgular bir hal almıştı. Derin bir nefes alarak çenesini ve küçük burnunu havaya kaldıran Seiren, şüpheci bir tavırla asiliğini de asaletini de ortaya koydu.
“Seni nasıl inandırabilirim ki? İnanmak ve inanmamak senin elinde, elle tutulur tek bir kanıta sahip değilim, buradan çıkmanın yolunu bilmediğim için asamı da kullanamam. Dahası inandırmak zorunda da değilim, her şey sende gizli Nicolai. Sence ne kadar dürüstüm?”
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Fyodor Nicolai Petrenko
SFL
SFL
avatar

Mesaj Sayısı : 561
Kayıt tarihi : 06/09/10

MesajKonu: Geri: Theagan   Paz Haz. 09, 2013 1:22 am

Hayatı hep bir kukla gösterisine benzetirim ben. Birbirinden renkli kuklalar dünya denilen sahnenin orta yerinde çeşitli rollere bürünmüşlerdir hep. Senaryo kaderde yazılandan ibarettir, ötesine çıkamaz insan. Kuklaların ipleri Tanrı’nın elindedir. Belki de bu yüzden insan böylesi bir güce inanmayı seçer. Zira ip kesildiği an kukla candan düşer ve dört bir taraf boşluk ile dolar. İnanç böylesine sembolik bir kavramdır aslında. Kendi ipinin kesilmesi için duyulan korkunun bir tezahürüdür. Ve insan denen mahlukat böylesi bir tiyatronun içinde sanki tüm kaderi kendisi yazıyormuşçasına debelenmeye, sorgulamaya ve sorulara cevaplar bulmaya çalışır. Çünkü her bir insan kuklasızlığından habersizce yaşamını sürdürmektedir.

Fyodor da hem cinslerinin izinden giderek Seiren’in cümlelerini sorgulamaya devam ediyordu. Soluksuz geçen birkaç dakikanın ardından inanmaya çalıştığı sözler bir mantık dizinine kavuşmaya başlamıştı. Hala kafasındaki sorulara net cevaplar bulamamıştı fakat geride kalan her şeyin güven meselesi olduğuna kanaat getirdi. Temel sorun belliydi: Bu kıza ne kadar güvenebilirdi? İşte bu noktada aklının değil yüreğinin sesini dinlemeye başladı. Yüreği bir çocuk saflığında cadıya inanmayı istiyordu. Sorgulamadan ve tam bir biat içinde.

Gökyüzündeki bembeyaz bulutlar rüzgarın şarkısı ile beraber raks etmeye başlamıştı. Silvanesti’nin esrarengiz bahçelerinde yükselen çiçek kokuları ile kendisini rüzgarın kucağına bırakmış, tüm diyarı dolaşıyordu. Fyodor tüm bu değişikliklerin Seiren’den kaynakladığını hissedebiliyordu. O bu lanetli topraklara mutluluk saçması için gönderilmiş bir Tanrı elçisiydi. '


''Sana inanıyorum Seiren! İnanmayı istiyor ve inanmayı seçiyorum. Tüm sorulara cevaplar bulamasam da sana inanmayı seçiyorum. Belki de ruhum böyle huzur bulur, bilemiyorum.''

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Theagan
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Wigtown Wanderers'a Hoşgeldiniz... :: Silvanost :: Than-Thalas Nehri-
Buraya geçin: